Tan Doğan: Yeni Bir Düşün / Felsefe Akımı - Veriselcilik XVI

Üç Nokta...

yaşamı “anlamak” denli “insan”ı da anlamak güç. “kendine yabancı”yken her kişi, nasıl olur da bir başkasını anlar? doğayı, yeryuvarı, evreni anlamaksa “düş” bile değil. yanından-yöresinden ilişmeye çabalıyoruz “anlama” olgusunun sığ/sınırlı, dahası “verili anlak”la. hemen her şeye kendimizce bir “anlam” yüklemeye çalışsak da, “yaşamın ve yaşamanın anlamı” karşısında bir çıkışsızlığı duyumsuyoruz. “duyumsama”yla “düşünme” arasındaki sıkışlığımız, “anlam” arayışımızın gelgitinde sürüklenmekten öte bir şey de değil oysa. yaşamı ve kendimizi “seçemeyiş”imiz, “anlam” sorunsalı bağlamında temel sorun gibi görünmekte. bizi biz kılan, eşdeyişle insanı belirleyen etmenin “insan” olamayışı, “anlam” arayışındaki belirsizliğin de “ana neden”i. yaşamı seçemeyen insanın yaşam koşullarını da seçemeyişi nasıl bir saptamaysa, “bedeni” ve bedeninde yer alan “beyni”ni de seçemeyişi bir başka saptama. “yeryuvara geliş serüveni”nde insana değgin hiçbir şey yok. bundan sonrası için bir belirlenim üzre/içre “söz” üretmenin de “değer”sizliği ortada. ne var ki çeşitli “düşün”lerle, “düşüngüler”le, “düşülküler”le ya da “siyasa”larla, “sanat”la, “yazın”la ve de “din”le ve “bilim”le, “verili us” doğrultusunda avunur/avundurulur denliyiz. “bireysel”, “toplumsal”, “ulusal”, “evrensel” değerler de, söz konusu “oyun”un parçacıkları olarak “sözde değer” olmanın ötesine geçememekte. “oyun içinde oyun içinde oyun içinde oyun...” her şey. “sürgit bir aldatmaca” tümü, herkesin herkesi “kandırma savaşımı”nı verdiği. “verili zaman ve uzam”da avuçlarımızda tutamadığımız bir başka “ateş topu”: yakıcı, közleyici ve sonunda küllendirici. “bile bile lades” ve “aklımda” diyecek bir konum da yok üstelik. böylesi bir “oyun”un “anlam”ının neliğini bilmekse, olası değil. “yazgı”sallığa bürünmek, “yalan oyun”u sürdürmekle eş denli. insanın kendini yaratması/belirlemesi, yaşamı ve yeryuvarı ya da başka -evrenlerden bir evreni- yeryuvarlardan birini seçmesi söz konusu olamazken, bir şeylere kendisinin iye olduğunu dillemesiyse “ağlancalı gülünçlük.” anlamsızlığa bir anlam yüklemek “özgür istenc”in bir uzantısı sanılsa da, en azından bunun ayırdında olur gibi yapmak “derinlinliksiz bir bilinç” olsa gerek. bilir gibiyiz “hiçten hiçe uzanan bir yolculuk”ki “oyuncu”luğumuzu. her türlü arayış, çaba, çırpınış bir “hiç”lik; böylesi bir konuma karşı çıkışsa, “hiçliğin hiçliği.” insana özgü bir şeyin olmayışının ayırdındalığına ulaşmaksa bir başka “direniş.” yine de bu sözde olgu üzerine düşünür gibi yapmaksa, kaçınılmaz “sığ/sınırlı us”la. her şeyi hiçbir şey olarak onamak/evetlemek de bir doyuma ulaştırmıyor insanı. “yeryüzü uğraşları”yla yetinmek ve bunu sürdürmekse bir başka “yalan”ın bir başka oyunculuğu değil de, ne? insanın insana yaptığı kıyınç, açlık, savaşlar, yoksulluk ve yoksunluklar, “yetersiz us”un “çıkarcı” düşüncelerinin sonucu. donanımsız bir usla, ancak güzellik, doğruluk, iyilik ya da kardeşlik, dostluk, barış demek, satranç tahtasının bir taşı olmanın “umut/suz oyunu.” usun mutluluğa izlencelenmiş/programlanmış olması, mutsuzluklar oluşturup, ardından üstesinden gelme yaşantılarının göstergeleri. yıkıp-yapma ve bunu yeryuvarın başlangıcından sözde bir sonsuzluğa dek sürdürme, “zaman ve uzam avuntusu”nun parçaları/parçacıkları. ne bir değişim ne bir dönüşüm ne de bir devrim var insan usunu “anlamak” ve “yaşamanın anlamı” sorunsalını çözümlemek için. verili yaşamlar ve bedenler (beyin, yürek içre) üzerinden gidilen bir yolculanışta “sıfır im”ine varmak ve “insan”ı yaratmak da olası değil. bizim bizi anlatmamızsa bir başka “ağlancalı gülünçlük.” dahası, insanın kendini tüm türlerin üzerinde görmesi, “yüce”leştirmesi, cüceliğine cücelik katmatmaktan başka bir şey de değil. kendini yaratamamış bir türün, tüm türleri “öteki”leştirmesi, kendi denetimi altına aldığını düşünmesiyse “sanrı” ve “sayrılık”lı bir konum. eksik bir varlık(!) oluşunu, yetersizliğini, sığ/sınırlı bir yapıya iye liğini “ben”iyle sergileyen bir tür olarak “insan”, kendi yaratmadığı düşün ve duygu oluşumuyla da küçüldükçe küçüldüğünün ayırdada olamamakta ne yazık ki. “saltık bir yaşam”ı ve kendini yaratamamanın kaçış yollarında yittiğinin de bilincinde değil üstelik. salt “yaşamak için yaşamak”tan başka bir çıkış imi bulamamanın çözümsüzlüğünü “yeryuvar oyunlarına sığınmak”la gidermeye çalıştıkça, daha aç, daha savaşır, daha yok eder bir konuma gelmekte, “kirleterek kirlenme” bilinçsizliğiyle “son”unu yakınlaştırmaktadır. bilimin, sanatın ya da dinin bir çözüm olmadığıysa, bu “anlamsızlık yolculuğu”nda açık-seçik ortada gibi. bilimsellik, iyilikseverlik, elerkilik benzeri tavırlarsa, “beni avutma oyunları” için bir başka “sözde çıkar” girişimleri. dirimsel gereksinimler, yaşamsal çalışmalar, iyelenme çabaları çeşitli “iş alanları”yla kendini sergilerken, oluşturulamayan tablonun arkasına da bir “körlük-sağırlık” söz konusu.“benin çırpınışları” ya çıldırtmakta “insan”ı ya da boyun eğdirmekte “yaşam” karşısında herkes “kendine biçilen” giysiyi girmek zorunda böylesi bir “zorbalık” karşısında. bedeni, beyni, usu, özce “kendini seçemeyiş”in, sonradan bir seçişe dönüşmesiyse bir başka “yalan.” seçilen bir şey yok; salt yaşanan/yaşandırılan bir yeryuvarda “soluk” almak gibi bir şey söz konusu. herkesin soluk alışıysa, verili soluk kadar. yaşamı seçemeyiş denli yaşamı yadsımak ya da yaşamaktan caymak da, “verili us”un vargısından başka bir şey değil. “insana özgü” bir şeyin olmadığını anlar gibi yapmak ve verili tabloda bir yer edinip soluk almak: hepsi bu -alınan soluğun bile “insan”a iye olmadığı bile bile. evrenlerden bir evrenin bir yeryuvarında olmanın bir “anlam”ı da yok oysa. yeryuvarın ve “insan”ın bir amaçlılık düzeneğini, dahası bir erekliliği yerine getirmesi de söz konusu değilken, bir “anlam” arayışında bulunmak da bir başka “yersiz çırpınış” gibi görünmekte. bilim, sanat, din, siyasa, düşün, söz konusu çırpınışların evetleyicileri olarak yolunu sürerken, kirliliğin ve kötülüğün on ikisinde temiz ve iyi bir şeyin kalması da olası değil bu “oyun”da gelinene dönülecek gibi sonunda: “hiçlikten hiçliğe.” herkes oyununu oynarken, bir bakacak ki “hiç.” yaşamanın bir “artı”sı mı? o da bir “eksi”nin avuntusu değil mi? elden gelmeyen bir şeyin, elde olan bir verisi de olamaz. artı eksiyi götürse de, salt sıfır değil. artıyı da eksiyi de sıfırı da yaratan bir “saltık us” ve “özgür istenç” olmadığından/olamadığından, salt bir hiçlik -ki bu bile kuşkulu- “insan”a kalan. “yaşa git” demek de neyin nesi? ötesi mi? o da “yok.” her şey bir “bilinemezcilik”te sıkışıp durur gibi, özce bir üç nokta... (neyin “üç nokta”sı olduğu bilinemeyen...)

31/03/2026
2