Tan Doğan: Yeni Bir Düşün / Felsefe Akımı - Veriselcilik XV
“Özgür”den Söz Açarken
ya da
“Kötü Oyun”
“Suçlular...”
Yeryuvarda yaşamanın güçlüğü, dış doğadan çok, iç doğamızdan kaynaklanmakta: Sonun başı: İkincil suçlu “İnsan.” Birincil suçluysa yaratılışın oluşumundaki güç ve insanın yaratılış süreci. Dönüp dolaşıp insanın “Başlangıç”ta “Kendini Seçme Özgür İstenci”ne iye olamaması sorunsalına gelinmekte hep. (Bu sorunsal yeryuvar dış doğa ve başka dirimler için bu denli güç değil gibi...) “Ussallık”taki sınırlılık ve sığlıksa, “Kendini Seçemeyiş” ve “Kendini Belirleyemeyiş”le eşdeğer.
“Kendince”
İnsanın yaratılışını, içsel doğasını, bedensel ve tinsel yapısını harmanlamasının “Kendince” olması söz konusu edilseydi, bu belirleme sürecinin nasıl gerçekleşebileceği de bir başka sorunsal olarak çıkmakta karşımıza. Usunun sığlıktan ve sınırlılıktan öte oluşumunu sağlarken, bunu hangi güçle belirleyeceği sorusu da azımsanamayacak bir olgu olarak görünmekte. Us, insanı belirleyen bir güç olduğunda, usu belirleyen gücün neliği de bir başka konu bu bağlamda. “İlk Güç” -ya da “Erk”-, olmazsa olmaz bir konumda, eşdeyişle “Saltık Özgür”lüğe iye olmalı ki -ya da özgürlüğün ta kendisi konumunda içkinleşmeli ki-, ardı -ve ardılları- tüm seçimleri yapabilecek konumda özgür istençli olabilsin.
“Özgür”
Her şeyin “Ana/İlk/Temel Nedeni” olarak “Özgür”ü bir erk -her şeyin çıkışını sağlayan yaratıcı güç- diye tanımlayabilseydik, insan usunun da tanımlanması bu denli karmaşık -ya da sığ- olmayacaktı. “Özgür”ün yarattığı -daha doğrusu “Olanak/Ortam” sunduğu/oluşturduğu- her şeyin kendini özgürce yaratması gerçekleşebilecekti. Her insan (ve de dirim -dış doğa da bunun içinde- ) “Kendi Yapısı”nı belirleyebilecek, o zaman özgürce ve sorumluca yaşamasından söz açılabilecekti. Olansa, insanın önceden belirlenmesi, “Verili Us”uyla sözde kendini gerçekleştirdiği sanısına kapılmasına neden. “Verili Beynin” -ve bedenin- ussallığı da verilidir. Bir şeyleri değiştirir gibi yaptığı ya da egemen olduğu yanılgısı, sonuçta insanın bir yazgısallığı aşamayışının en belirgin göstergesinden başka bir şey değil. “Özgür”ün sunduğu olanak ve ortamla kendini belirlemekle, bir Tanrısal söylemin olanak ve ortam sunmasıyla kendini belirler gibi yapmak aynı şey -aynı anlam ve değer- değil. Her şeyin önceden belirlenmesi, her şeyin nasıl yaşayacağının, yaşamının nasıl sonlanacağının ve sonrasında nelerin olacağının belirlenmesi demektir. Sığ ve sınırlı usla gerçekleştirilen her şey, sığlığı ve sınırlılığı kadar oalabilecektir ancak. “İlk Tohum”un “Özgür” adında bir olanağın/ortamın olmasıysa, her dirim için yaşamın ve sonrasının belirlenmesini kendisine bırakacağından, “Özgür İstençli Us”lardan söz açılabilecekti(r.) Açmaz ya da çıkmaz insan için de böyle. “Saltık Özgür İstenç”e iye olmayan insanın, tüm eylemleri ya da varoluşsal çırpınışları bilindik bir düzenin ötesine geçememektedir. Dış doğanın belirlenimi denli insanın iç doğasının belirlenimi de “Özgürlük Dışı”dır. “Özgürüz” söylemiyse, insanın oluşturduğunu sandığı ve insana böyle gelen (getirilen) bir kavram. Önceden belirlenen bir varlığın tüm eylemleri (ya da yaptıkları-yapamadıkları) kendine iye/kendinin değil, kendi dışında bir konum ki, bunu kanıksayıp-kanıksamamak ta kendinden öte bir gücün oyunu.
“Kötü Oyun”
Öyle ya da böyle, oyunun kuralları iyi-kötü konulmuş, oyuncuların da iyi-kötü oynamaları sağlanmış/sağlanmakta. (“Öyle bir rol vermişler ki, / Okudum, okudum, anlamadım.” / Nietzsche) “Özgür”ün ötesinde gerçekleşen bu “Oyun”, sığ/sınırlı usla bile değerlendirildiğinde, “Kötü Oyun” olarak adlandırılabilir. “İyi” -ya da etik/ahlaksal- bir durum yok. Oyunculardan bazılarının, oyunun kuranın sözcülüğüne soyunarak -sözde- “İyi”yi savunmalarıysa, yine oyuncunun oyunu içinde. “İyi- Kötü Çatışması” -ya da başkaca değerlerin savaşımı-, sözde iyilikle sözde kötülüğün çatışması gibi görünse de, “Ana/İlk/Temel Kötü”nün kurgusu. Bu kurguda düşüngüler, düşünler, siyasalar; güzelduyusal, bilimsel benzeri çırpınışlarsa, kurgunun ya da oyunun inandırıcılığı için tasarlanmış -gerçekte bir yere gitmeyen ve varmayan- irili-ufaklı adımlar.
“Verili Us”un “Verili Söylem”i
“Eytişimsel Süreç” salt bir zaman dilimidir, eşdeyişle ereğe yönelik bir “Süreç” değil, “Süre”dir. Bir olgunun ya da kavramın “Süreç”liği, “Erek”kselliği içeren amaçlarla donatılacağından, “Saltık Özgür İstenç”i içermelidir ki, usallığını seçemeyen bir tür/bir dirim için böylesi bir yol alış söz konusu olamaz. (Herakleitos'tan Hegel'e, oradan da Marx'a yönelik -Tao'da da görülen- bir düşün ve de düşüngüde dillenen “Karşıtların Birliği”, eşdeyişle “Eytişim”, “Güzel-Çirkin”, “Doğru-Yanlış”, “İyi-Kötü” benzeri karşıtların -“Sav - Karşı Sav = Bileşim”- sonucunda yeni karşıtların devinimi ve yeni dönüşümleri ile sürenliği içerir gibi gösterse de- yeni bir söylemini var kılamaz.) “Verili Us”un “Verili Söylem”i bir oluşum, varoluş ya da yaratış değildir. “Akış” ya da “Değişim ve Dönüşüm” için “Özgür”e -“Özgür”ün ortamına ve olanaklılığına- gereksinim kaçınılmazdır -ya da “Saltık Koşul”dur. “İnsan”ın kendini “İnsan” kılması için gerekli koşulların olmadığı bir zaman ve uzamda “Eytişimsel Süreç” de “Kötü Oyun”un bir “Aldatmaca”sı olmaktan öteye geçemez.
“Yalan Yaratılar”
“İlk Güç”le ya da “Erk”le “Özgür”ün aynı olmadığı ya da birbirlerinin karşıtı olduğu, “Verili Us”la da olsa, -Descartes'ın bir kavramınca - “Açık-Seçik/”Apaçık” ortadayken ve “İnsan, Özgür İstenç İyesi Bir Varlıktır” demenin “Saçmalı”ğının -göreli ya da sığ/sınırlı usla mantıksallığının- savunurluğundan “Doğru ve İyi” kavramları doğrultusunda diretmek olası değilken, “İnsan Yaratıları” diye dillenen “Sanat”, “Bilim”, “Yazın”, “Düşün”, “Düşüngü” benzeri sözde “İnsansal Yaratılar”da diretmek de bir o denli olası değildir. Düşsel ve düşünsel insan yapısı “Özgür”ün sağladığı ortamda/olanaklarda yeşerseydi, tüm “İnsansal Yaratılar” ya da yapıtlar olasıydı. Oysa ne bir “Salt Us”la yaratı söz konusu ne de bir yapıt. Eşdeyişle, “Tutsak Us”un yaratısı da tutsaktır “Özgürce” olmadığı (bu bağlamda olamadığı) sürece...
Aynı konumda olan “Bilim” ve “Düşüngüler” de “Verili Us”la gerçekleştiğinden, başka “Tutsaklık Alanları”dır. “Verili Evren” (yeryuvar ve de doğa) üzerine yapılan çalışmalar “Saltık Özgür İstenç”le zaman ve uzam bağlamında gerçekleşmediğinden, bilimsel vargılar da “Özgür”den olmaktadır. İnsanın, toplulukların, toplumların, ulusların oluşması da birer “Özgür Oluşum” olamadıklarından, düşüngülerin hiçliğince siyasaların da hiçliği söz konusudur. “Erk” bir “Hiç” olduğuğu için, “Özgür”den öte tüm yaratılar da “Hiç” ya da “Yalan”dır.
“Öğretiler” birer öğretidir; o kadar. Verilmiş ya da dayatılmış olan her “Bilgi Alanı” (“Sanat”, “Bilim”, “Yazın”, “Düşün”, “Düşüngü” vb.) başlı başına bir sanının ya da yanılgının sözde göstergeleri olmaktadır. Bir tansıklık olur da, her şey yeniden “Özgür” bağlamında yapılanırsa, “İnsan” kendini seçen bir varlık konumuna gelirse, ancak tüm bilgi alanlarını varoluşturabilir ve “Verili Bilgiler” yerine “Yaratılılır Bilgiler” oluşturabilir. Öyle görünüyor ki, “Her Şeyin Sil Baştanlığı”nın oluşumu güç. Yinelemelerle süren yüz yıllara ya yenileri eklemlenecek ya da her şeyin er-geç sonu gelecek. Bir yepyeni başlangıçsa düş ya da düşülkü bile değil gibi...
“Oyun İçinde Oyun”
“Açlık” için tasarlanmış bir dirimin “Tokluk”, “Savaş” için tasarlanmış bir usun “Barış”, “Tutsaklık” için tasarlanmış bir yapının “Özgürlük” arayışındaki çırpınışları da “Oyun İçinde Oyun”lar dizelgesi. Öyle tasarlanabilirdik ki -ya da yaratılabilirdik ki-, tüm bunları algılamaz ve anlamaz olabilirdik. Çıkışsızlığı anlamak ve buna bir “Anlam” yükleyememek de, oyunun bir bölümcesi. Bölümler, bölümlerin bölümleri ve bölümceler... Sonluluk ve sonsuzluğun da yittiği zaman ve uzam da bölümceler içindeki yerlerinde sözde soluklanmakta. “Bilmek” değil, “Bilir Gibi Yapmak” tüm yaptığımız -gerçekte yaptığımız bir şeyin olmadığını bile bile...
“Öylesine Yaşamak”
“Öylesine Yaşamak” -içdürtüsel ya da içgüdüsel- tüm dirimlere düşen... Bunu onamalar ya da buna karşı çıkışlar da “Yalan”, gerçeğini yaratamamış her dirimin “Yalan” olduğu denli -“Yalan” da “Yalan”, bunu demek de... “Kötü”nün içinde yer alan “Yalan”ın -ya da “Yalnış”ın- , “Kötü”lükten öte bir yerde “Gerçek” -ya da “Doğru”- olarak yer alması da olası değil. “Oyun” bunca “Kötü”yken, “Özgür”den söz açmaksa, bu kadar ancak...
Saltık Özgür İstenç Bağlamında Felsefe
Üzerine Birkaç Söz
Tüm “verili bilgi”den “us”la sıyrılıp, “yalın düşünme”yle “anlam”a uğraşını vermek, “felsefe yapmak” demektir. “Anlak”, böylesi bir “uğraş”la “anlam yolculuğu”na çıkabilir ancak. Bu da “saltık özgür istenc”in işlevselliğini gerekli kılar. “Bilim”in, “Din”in -inancın- (“İnsan dinin başlangıcı, insan dinin ortası ve insan dinin sonudur.” / Ludwig Andreas Feuerbach), “Düşüngü”nün -ideoloji dizgelerinin- verileriyle oluşan düşünce, “düşün” değildir.
Dirimlerden bir dirim olan “İnsan”ın yeryuvara getirilmesi, “kendini doğrudan seçme”nin “ilk engel”idir. Bu engelin üzerine “yaşananlar”, “deneyimler”, “aile, çevre, toplum”, “eğitim ve öğretim” -ilkeler, öğretiler, yaptırımlar-, “değerler dizgesi”, “ekin” benzeri verili alanlar da eklemlenince, “salt düşün”e ulaşma, “zaman”sal olarak “ötelenme”ktedir. İnsanın, “kendiyle buluşma zamanı”nın gecikmesine neden olan verili alanlardan/düzencelerden sıyrılması söz konusu olmadığı sürece, “salt düşün yolculuğu”na çıkması da olası değildir. Verili alanlardan sıyrılmayı göze alan “birey” -düşünen insan”-, “düşün”selliği içselleştirmiş insandır ki, “felsefe yapma”nın başlangıcı burada yatmaktadır. Bu yatış -yatak-, usun kendini kulanmasının “kök”üdür.
“Zaman” ve “uzam” içinde bilimsel, dinsel, düşünsel verilerle beslenen birey, “kendini seçiş”ini gerçekleştiremeyeceği denli, “kendi olma”nın başlangıcına da ulaşamayacaktır. “Bilim”, genelde evren, özelde yeryuvar verilerine dayalı bir ussal süreç, “Din”, inanç verilerine dayanan bir inansal -ve inaksal- süreç, “Düşüngü”, siyasa verilerine dayanan bir öğretisel süreç olduğundan, “salt anlak”la bir “düşün” yaratmayı gerçekleştiremezler. Bir inancı içselleştiren bir bilim insanı, bir Tanrıbilimsel inakla düşünen bir dinbilimci, bir siyasayla düşüngüsünü -ya da ir düşüngüyle siyasasını- belirleyen düşüngücü, hiçbir zaman “salt/arı us”la/“yalın us”la düşünemeyeceğinden, “saltık özgür istenc”i işlevselleştirmediğinden -işlevselleştiremediğinden-, “felsefece anlam”a da ulaşamayacaktır. Onlar, kendi verili alanlarında yürür/yol alır gibi yapabilecektir ancak. “Verili bilgi”ye dayalı yürüyüşleri yeni söylemler oluştursa bile, bir yineleme olacaktır “yalın felsefe”den uzak.
“Kuşatılmış insan”ın “özgür istenç”le düşünmesi “güç”tür. “Usu 'us' olarak almak” ve bu doğrultuda “felsefe yolculuğu”na çıkmak, “düşün” için kaçınılmaz, “olmazsa olmaz”dır. “Verili alanlar”ı araştırmak, incelemek, irdelemek, geliştirmek, “salt düşün” sayılmaz. “Yalın usla düşün”ü oluşturmak, -verili alanlarda etkinlik içinde bulunmak azımsanamasa da-, tüm alanların ötesinde bir başka ya da “insanı insan kılan” konumdur ve bu konuma ulaşmanın güçlüğü de yadsınamaz bir gerçektir.
“Usun neliği”ni kavrama da “us”la gerçekleşebilecek bir konumdur. Kuşatılmış bir usun “yalın düşün”e varma olasılığı yoktur. Tüm verili alanlardan ve dış etmenlerden bağımsız, özce “özgür” olmayan bir usun “felsefe yapma”sı da söz konusu olamaz. “Ussal olgunluk”, anlağın “bilinç varlığı” olmasının ayırdındalığında oluşabilir ancak. Özgür istençle işlevselleşen bir ustur “saltık” olanı “anlayan.” Yoksa, “anlam”, hiçbir zaman özgürleşemeyeceğinden, bir “değer” de olamayacaktır. “Anlam”ı anlamanın ve yaşama bir anlam, dahası değer yüklemenin yolu “saltık özgür istenç”le gerçekleşebilir.
“Deneyimler” ya da “yaşananlar/yaşantılar” doğrultusunda edinilen tüm bilgi alanları, “yalın düşünme eylemi”ni yolundan çevirir. “Ussal” denilen düşünceler, deneyimlerden beslendiği sürece, hiçbir zaman “kendi sözü”nü söyleyemez. Eşdeyişle, deneyimlere dayanan us, ancak deneyimlerini sözcüsüdür. Yalın düşün olmaksızın “felsefe yapma” da olmaz. Dünün birikimleri geleceğe ışık tutabilir ki, bu salt bir yaratı olmadığı denli, “saltık felsefe” de değildir. “Yalın usla düşünme”dir “düşün”ü oluşturacak. Deneyimlerin üzerine eklemlenecek her düşünce “düşün” olamayacağından, verili temeli olan bir binaya bir kat çıkmaktan öte bir “anlam”ı da içermeyecektir. “Yeni bir düşünce” üretildiğini söylemekse, “eskinin ardıllığı”dır. “Eski”yse, “en eski”ye -onun da eskisine- bir geri dönüştür ki, bunda yeni bir düşünce yoktur. Deneyimlerin süreğeni olan düşünceler, var olan su birikintisine -ya da okyanusa- bir damla su daha eklemektir, okyanus yaratmak değil. Yeni bir okyanus yaratmak, “okyanus”un somut ya da soyut -kavramsal- olarak daha önce dile getirilmiş olmasından ötürü ne bir “yaratım” ne de bir “yenilik”tir “verili bilgi alanı”na bir başka “bilgi”nin eklemlenmesinin ötesinde.
Bu bağlamda sorulması gereken bir soru? “Saltık özgür istenç”e ulaşmadan “felsefe yapmak” olası olmadığından, “saltık özgür istenc”e ulaşma olasılığı nedir? Yanıt: -Ancak- olasıdır. Ne var ki, tüm verili alanlara bakıldığında -bilim, din, düşüngü vb.- ya da dünden bugüne tüm “usa dayalı oluşumlar” irdelendiğinde, “yalın us”la felsefenin yapılmadığı görünümüyle karşı karşıya kalınmaktadır. Tüm verili alanlardan sıyrılmak koşuluyla, “usun 'us'la buluşması” ne zaman gerçekleşirse, belki o zaman “felsefe yapmak” söz konusu olabilir. Denebilir ki, “us da verili bir yapı”dır. O zaman “saltık usu içeren bir alan”a ulaşma da gerçekleşemeyecektir. “Anlak” yaratma konumunda olmayan insanın, yine yaratamadığı “usa dayalı yalın felsefe” yapması da söz konusu olamayacaktır. (Örneğin Kant'ın bunu irdelemesi, “yalın/arı us”a ulaştığı “anlam”ını taşımaz, sonuçta “Tanrıbilimsel” söyleme döndüğü açık-seçik ortadayken. Hegel'in “eyişimsel ülküsellik” -ki Tanrıbilimsel bir söylemdir- ve Marx'ın “eytişimesl özdekçilik” -ki özdeksel bir söylemdir- felsefesini Herakleitos'a dek geriye doğru uzatsak da, bu kez Herakleitos'un ana neden/ilk neden/arkhe dediği “ateş”in “doğa” ve “evren”le bağını kurduğumuzda, “evrenin ana nedeni”nin ne olduğu yanıtsız sorusuyla karşılaşmaktayız. Platon'un “idealar öğretisi”ni Parmenides'in “biricik/tek olan”ına yönelttiğimizde de, yine Tanrıbilimsel bir söylem çıkmakta karşımıza. Tüm bu düşünceler “yalın usla 'us'un bir yaratısı” olmadığından, bir saltıklık da söz konusu değildir. Örnekleri Newton -Newton düzeneği- ya da Planck -parçacıklar düzeneği- fiziğiyle sürdürmek olası. Ne var ki tümü, “verili bir bilim olan fiziğin” -fizik biliminin evren ya da doğa alanlarıyla ilintili olmasından-, “saltık”lık taşımamasından, “yalın us”un bir çıkarımı değildir. Bu bağlamda -farklı ya da karşıt teoremler içermeleri söz konusu olsa da- “matematik” ya da “mantık”tan “arı us”a bir yaklaşım saptanır gibi olsa da “kendini yaratmamış/seçmemiş bir us”un oluşturduğu alanlar olduklarından, -ve sürekli bir değişim gösterdiklerinden-, “saltık özgür istenç”le birer yaratım alanları oldukları imlenemez. Düşüngüler de “toplumsal yaşam biçimlerinin biçemleri” olduğundan, verili yeryuvarda verili insanların verili siyasalarıdır ki, bunda da bir “yalın us”tan kaynaklanan bir yaratı ya da vargı söz konusu değildir.)
“Sığ ve sınırlı us”la yapılanlar/oluşturulanlardır dünden bugüne uzanan tüm yapıp etmeler. “Verili us” bir “seçemeyiş” olduğundan, “verili bilgi alanları”nın da yaratılması, sonuçta bir seçemeyiş ya da var olanın değerlendirilişidir. -Bırakın “beden” ve (Horatius, “tinin derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden” dese de) “tin”i- beynini seçemeyen “İnsan”ın anlağını seçtiğinden söz açmak olası değildir -değildir ki “yalın us”tan söz açmak. (Verili bilimlerin bir uzantısı olan “uygulayımbilim”le insanın ortaya koyduğu yaşam biçimleri ya da sürüp giden “açlık”, “yoksulluk”, “savaş” ya da “insanca bir düşüngünün uygulandığı bir siyasa”nın bir türlü oluşturulamaması, “sığ ve sınırlı usun göstergeleri” değil mi? “Bilim”in olası evrenlerden bir evrende yer alan yeryuvara yönelik çalışmalarından edinilen veriler sonucu -tüm eytişimsel süreçlere karşın- “saltık bir açıklama” yapamaması, yine “sığ ve sınırlı usun göstergeleri” olarak dikilmemekte mi karşımıza? Ya da, “ana neden”e ussal bir yanıt verilemediğinde Tanrıbilimsel bir söylemle “Din”e -tüm dinlere ya da gizemli gizemsiz inanç alanlarına- başvurularak sığınmak “sığ ve sınırlı usun göstergeleri”nden biri sayılamaz mı?)
Verili usla -en azından Aristotales'çe “açık seçik”- denebilir ki, bizden, doğrudan ve saltık ve de salt “İnsan”dan kaynaklanan bildiğimiz bir şey yok. (Düşünürlerin düşünce akımlarından söz açmamaya çalışsak da iki düşünürün sözlerini analım: Sokrates'çe “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.” ve Georgias'ça “Hiçbir şey yoktur, olsa da bilemezdik, bilsek de başkalarına bildiremezdik.”)
En azından “Hiç”liği algılamak düşmekte “İnsan”a ki, “sığ ve sınırlı us”la bu ime varmak da “avuntusal bir şey” gibi... (Burada şu yanılgıya da düşmemek gerekir: Tanrıbilimsel, gizemci ya da ülküsel bir söylemi, dahası “İnanç” olgusunu öne çıkarmak, düşünler, düşüngüler, kuramlar, “izm”ler denli sığ ve sınırlı usun vargısı olduğundan, her birini öne çıkarmak birer avuntu olacağından “Hiç”tir ve gereksizdir -“Anlam” bağlamında yararsızdır da.- Şunu da belirtmek gerekir: “Bilinemzcilik” ya da “Hiççilik” de insanca/insanın kurguladığı, eşdeyişle, “Verili Usun Uzantısı Düşünler”dir ki, yalın usun vargısı olamazlar bedenini ve beynini -usunu, anlağını- yaratmayan bir dirim olan “İnsan” için.)
“Gerçek” -neyse-, onu anlama çabası “kendini yaratmamış/seçmemiş bir us”la olamaz. Bir “yalan”ın çevresinde dönüp durmak da “gerçek olan”ı anlamaya yetmez. “Saltık özgür istenç”e iye olamayan “İnsan”ın “felsefe yapması” değil, “felsefece” avunması -belki- söz konusu olabilir. Bundan uzak duramayan “us”u kınamak da bir “sonuç” -”çıkarım” ya da “vargı”- içermemediğinden bir “değer” de içermemekte “anlam dışı” bir konumda. Görünen “acınası durum” doğrudan “İnsan”dan kaynaklanmadığından da, “İnsan”a bir “suç” yüklemek söz konusu olamamakta -belki bu da bir başka avuntu. Ne var ki -ve her şeye karşın- “arayış” sürmekte “sığ ve sınırlı us”la da olsa. Peki, tüm bu yazılıp söylenenler “verili bir anlağın uzantısı olan bir us”un dilegetirdikleri değil de, ne?!... İmdi “yitik bayrak” bir başka elde artık. O yazıp söylesin bundan sonra “saltık özgür istenç”ten öte sözleri, “felsefece...”
Sıkışmışlıkta
... Usun sınırlılığından/sığlığından söz açan “insan”, kendi türünü ne denli yüceltirse o denli sıkıştırmaktaydı hem anlağını hem bedenini hem de tinini. “İç doğa”sını saltık olarak kavrayamaması ne düzeydeyse, “dış doğa”yı kavrayamaması da -neredeyse- öyleydi. Ne yalvaçlık ne bilgelik ne bilginlik ne de ozanlık çözebilmesine neden olmaya yetti yeryuvarı ve evreni. “İlk neden”e yüzyıllar boyu bir açıklama getirme girişiminde bulunsa da, her açıklama bir “girirşim”den öte geçemedi. Nice “öz”ün tohumuna, eşdeyişle “töz”üne de ulaşamadı. Yüce/kutsal betiklere sığındı kimi zaman, kimi zaman düşünü/felsefeyi kovuk bildi ya da bilimin güneşimsi ışığına açtı karartını beynini ve nice sanat dalına tutunmaya çalıştı -çokça şiir şiir... - : Olmadı. Verili usun oyunlarınca oyalandı hem havada hem karada hem suda. Kendinle savaştıkça savaştı sayısızca. Savaşım güçtü: Yetersizce anladı. Kendi dışında ne varsa yok etmeye çabaladı -“Ben”inin bir başka oyunu. Söylenceler oluşturdu, düşler, düşüngüler çıkışsızlığında. Sarmalında çoğaldı sıkışıklığı dolanan yumağını her açma uğraşında. Saklanbaç da oynadı körebe de: Avunamadı. Gizemsellikte apaçıklık yoktu: Ayırdına vardı. “Ekmek” dedi “su” dedi ölümcül yaşamında. Her sonsuzluk söylemi yaklaştırdı “son”unu biraz daha. Yazdı-bozdu; yeniden denedi-deneyimledi “hiçbir şeye karşın hemen her şeyi. Zaman ve uzamda çığlıklandı çıldırasıya, bir o kadar da sustu. Ellerinin güçsüzlüğüne ve kısalığına yas tuttu. Yalandan güldü yalandan ağladı “gerçek” diye. İki doğa arasında gelgitlere karıştı. Ne varsa tanıdığını sandığı, en yabancısı oldu. “Sevgi”e bel bağladı özüne tanış gelen: Yandı. Ateş oldu, köz oldu, duman oldu “yazgı” diye. Kaçtıkça kovaladı bilinmez raslantısallığı soluk soluk. “Soğuk”la “sıcak” arasında ılıştı “us mağarası”nda: Yetmedi. Dilleyemedi derdini -dillercesine... “Özdeksellik” de “boş”tu “ülküsellik” de: İyice daraldı. Ne var olan vardı ne de yok olan bu “eksik akış”ta. Bir başka oyundu “Varoluş.”: Durdu. Yeni olan her şey çok eskiydi yinelendikçe. Sanılarla sanrılıklar birdi gözünde. Bir koca yanılgıydı/yalandı “bilgi” de. Hesaplaşacak gibi de değildi olası bir “Tanrı”yla: İnandı-inanmadı. Baştan “yitiş”ti yaratılışı: Ne türe vardı ne tüze. “Ödül” ve “ceza” nedir bilemezdi; cennet ve cehennem... Hiçbir şey hiçbir şeyin göstergesi de değildi onun için ona. Varmış gibi görünen yeri de yoktu “boşluk”ta. He aldığı yol sonun başlangıcının tozu-dumanıydı -bir başlangıç ve son varsa... Bir neden de bulamadı bunca “oyun”a -çok aradı... İpin ucundaki “kukla”, satranç tahtasındaki herhangi bir “taş” ya da gökyüzündeki bir “bulut” bir gibiydi onda. Ne gülücük ne gözyaşı: Bir koca suskuydu her söz her şarkı her şiir her hesap-kitap ya da kitapsızlık bilinemezliğince... Ayakları koşarcasına gerilerken ileriye, tini de daralıyordu her genişlemede “kap”ta. Tükenen “umut” tükenen bir başka “güneş”ti evreninde. Karanlıktan karanlığa dönüş, yalnızlıktan yalnızlığa gidiş, sessizlikten sessizliğe varış...: “Her şey yanlış” -buydu doğrusu belki. Yine sabah, yine akşam, yine sabah, yine akşam, yine sabah, yine akşam... ve sabahsız-akşamsız bir “rüya.”: Yok uyanış bu uykuda. Ne sabah var ne akşam: Eğri-büyrü yaşayış...
- Bir “ses” mi duydu, ne? Bir “renk” mi gördü? Bir “ışık”, bir “ateş”, bir “su”, hiçbir şeye benzemeyen... Ah! Rüya içinde rüya, oyun içinde oyun. Neye yarar kımıldaması “kukla”nın ipin ucunda? Nedir bir “taş”ın bu tahtadaki hamlesi? Niçin büyümesi bir “bulut”un gökte?... Sonu başından belli -belirsiz- bir süre/ç. Her amaç bir ereğin gölgesi. Her soluk bir “erk”in eğlencesi.
- Ey! sınırlı/sığ usun “cüce”si; bunu anla bari: Ne iç ne de dış doğa senin ne de bu “her şey oyunu”nda “hiçbir şey.”
- Bak yine sabah oldu olduramadığın “bir şey”de ve akşam ve sabah ve akşam ve...
