Tan Doğan: Yeni Bir Düşün / Felsefe Akımı - Veriselcilik XIV
Üçüncü Bölüm
Özce “Veriselci Yeryuvar / Dünya Görüşü”
“Veriselcilik” Düşününe / Felsefesine Giden Yolda Deneme Yazıları :
“Yaşamın ve Yaşamanın Anlamı” Üzerine
ya da
“Oyun”
“Özgür”den Söz Açarken
ya da
“Kötü Oyun”
Saltık Özgür İstenç Bağlamında Felsefe
Üzerine Birkaç Söz
Sıkışmışlıkta
Üç Nokta...
Her-Hiç
“Veriselcilik” Üzerine Özlüsözler
Özce “Veriselci Yeryuvar / Dünya Görüşü”
“Yeryuvar/dünya görüşü”nü, “insan”ın bütün düşünce ve duyguları arasında tutarlılık sağlayan genel bilimsel kanı; evrenin ve yaşamın anlamını, değerini, “insan” varlığını ve davranışlarını bütünüyle kavramaya çalışan genel düşünce; yeryuvara ve “insan”ın yeryuvardaki yerine “düşün/felsefe” açısından toplu bir bakış diye tanımlamak olası. “Veriselci Yeryuvar / Dünya Görüşü”nün tanımıysa, “insan”ın, bu bağlamda “birey”in (“aydın”ın), “kendi”nden “yola çıkarak”, “insan”a, “doğa”ya, “yeryuvar”, “evren”e ve “töz”e doğru ,“anlam ve değer arayışı” bağlamında ayrıntısal ve bütünsel bir bakışla “yolculanış”ıdır.
“Veriselcilik”te, “töz”ün verdiğince alması ne denli “doğal koşul” olarak söz konusuysa, verili eksik sığ/sınırlı alanlar”ın da verdiğince alması o denli “doğal koşul”dur. Her şeyin “verilsel” olduğu “evren”de, “verilen ve alınan” eşzamanlı ve eşdeğerlidir. “Büyük yaşam”daki “küçük ölümler”, “verili eksik sığ/sınırlı alanlar”ın kendini “töz” yerine koyma çabasındandır ki, bu da bir başka “eksiklik” olarak karşımıza çıkmaktadır. Aynı doğrultuda, salt kendi doyumunu ve yaşamını düşleyen “verili eksik sığ/sınırlı alanlar” -özellikle de “insan”-, “töz”e koşut bir yaşam sürdürmenin gereği ve bilincinde olmadığı sürece ya savaşacak ya aç kalacak ya da birbirlerini öldüreceklerdir. “İnsana özgü” düşünsel, düşsel, düşülküsel düşüngüsel, dinsel, bilimsel, ekinsel benzeri “yayılımcılık” ve “sömürü”, “verili eksik sığ/sınırlı us”un“saltık eksik erk”le barışık olamamasının “eksik”liği olarak “sayrılıklar”a ve “zamansız ölümler”e neden olacaktır. “Evren”i ve “yeryuvar”ı kirletmek, “varlık alanları”nı aşındırıp yok etmek, “doğal denge”yi bozmak, “başka dirimler”i/ “türler”i ve sonunda “kendi türü”nü/“insan”ı öldürmek/yok etmek, yine “verili eksik sığ/sınırlı us”un “verili eksik sığ/sınırlı anlak”la “töz”ü anlıyamamasının/algıyamamasının vargısı olacaktır.
Oysa, “saltık eksik erk” olarak “töz”ü anlayan/algılayan ve “töz”le “kardeşçe bir yaşam”ı benimseyen “veriselci yeryuvar/dünya görüşü”ne iye olan bir “insanlık”, salt kendini “mutlu” kılmakla kalmayacak, “evrensel mutluluk” adına “tüm eksik verili alanlar”la “barışıklık” içinde yaşayacaktır. “İnsan”ın “kendi”ni (“Başkalarını bilen kimse bilgili, kendini bilen kimse usludur/akıllıdır.” / Lao Tzu -Laozi, Lao Zi, Laoz, Lao Tse, Lao Tu, Lao Tsu, Lao Zi, Laotze, Laosi, Laocius) “ben”ince (“ego”sunca) “yüce”ltmesi, “yere-göğe sığdıramama”sı, “yeryuvar”a, “doğa”ya ve “evren”e “egemen olma erkliği”ni şişirmesi, “verili eksik sığ/sınırlı us”unun “ayırdı”ndalıktan uzak duruşunun kaynaklanmaktadır. (“İnsanın en büyük düşmanı kendisidir.” / Cicero) “İnsan”, “doğa”yla, “yeryuvar”la, “evren”le “insan”dır. “Verili eksik sığ/sınırlı alanlar”ı “anlama”ya çalışmaması, ne söz konusu “alanlar”a ne de “insan”a bir “yarar” sağlamayacaktır. “Us”u “yüceltme” ne denli “yanlış” bir tutum ve tavırsa, “hafife alma/değerini verememe” de o denli “yanlış” bir tutum ve tavırdır. “Us”a düşen görev, önce “saltık erk” olmadığının, “eksik” olduğunun, dahası “saltık eksik verili sığ/sınırlı” olduğunun ayırdındalığına varmak, “tüm saltık verili eksik sığ/sınırlı alanlar”la “ussal barışcıl ilinti/ilişki” içinde olmasının gereğini görebilmektir. Bu bağlamda “saltık eksik verili sığ/sınırlı” olduğunu “anlayan, yaşama anlam ve değer yükleyen” her “birey”in “anlam” ve “değer” yolculuğu da “verisel” ve “verimli” olacaktır hem “kendi” hem de “tüm saltık verili eksik sığ/sınırlı alanlar” adına. Başka “düşün/düşünce akımları” arayışına ve “yeryuvar görüşü”ne gereksinim duymadan, “verisel alanlar”la el ele, “yaşam yolculuğu”nu sürdürecek, erinç ve mut içinde “insan” olmanın sevincini sevgiyle yaşayabilecektir...
“Zaman ve uzam” içinde “saltık eksik verili sığ/sınırlı” olarak yaşam sürmenin “bilincinde olmak”, “insan” için azımsanamayacak bir “anlam” ve “değer”dir. Bir dirimin ölümünün bir başka dirimde yaşam olduğu ve bunun devinimsel, değişimseli dönüşümsel ve eytişimsel bir “süreklilik” olduğunu “anlamak” ve “algılamak” da yine “insan”a düşen bir “ussallık”tır. “Yaşama ve yaşamaya değer vermek”, “yaşama ve yaşamayı anlamak”la olabilir ancak. “Birey”in “doğuruldum-yaşadım-öleceğim” sacayağında “yüzeysel/derinliksiz bir yaşam” sürmemesi, “anlam” ve “değer” olguları üzerinde “düşünme”siyle olabilir. Her “birey”, “büyük evren”de yer alan “küçük evren” olduğunu anladığında, “kendi”ne “bakış”ı denli, “her şeye bakış”ı da değişecektir. Eldeki “veriler”i aşmak, “verisel yapıyı anlamak”la gerçekleşebilir ancak. “Birey”in“saltık eksik verili sığ/sınırlı” olmasının ayırdındalığı, “gerçeğini anlama”sı adına “anlam”lı ve “değer”li olduğu denli, başka “verisel alanlara yolculuğa çıkma”sı için de “anlam”lı ve “değerli”dir. Bu bağlamda “kendiyle buluşma”, “doğayla kucaklaşma”, “yaşama sarılma”, “evreni anlamaya çalışma” uğraşları, “bireyi 'birey' kılan özellikler” olarak usunda ve tininde yer edecek, bunda daha da “derinleşmek” için gereken çabayı “kendinden esirgeme”yecektir.
“Birey”in “saltık eksik verili sığ/sınırlı” olduğunu bilmesi, onun için bir “engel” değil, “açılım”dır. “Usunu başkaca değerlendirmek”, “yaşamını ve yaşamı başkaca anlamlandırmak”, “doğayı, yeryuvarı, evreni başkaca güzel kılmak” için bir “olanak”tır bu “açılım.” “Veriselci Ağaç”ın “insan dalı”nda yer alan “bedeni, beyni, organları, teni; düşünceleri, duyguları, düşüngüleri, düşülküleri -yokülküleri/ütopyaları- (Platon'un “Devlet”, Fârâbî'nin “Erdemli Kent”, Thomas More'un “Ütopya”, Thomas Campanella'nın “Güneş Ülkesi”, Huxley'in “Cesur Yeni Dünya”, George Orwell'ın “1984” ve “Hayvan Çiftliği”, Francis Bacon'ın “Yeni Atlantis”, Yevgeni İvanoviç Zamyatin'in “Biz”, Ayn Rand'ın “Ben”, Ursula K. LeGuin'in “Mülksüzler”, Ray Bradbury'nin “Fahrenheit 451”, Margaret Atwood'un “Damızlık Kızın Öyküsü”, Jack London'un “Demir Ökçe” adlı ürünleri/yapıtları, “ütopya” dendikte usa gelen ilk birkaç ürün olarak anımsamak olası), dili; sanatı ve sanat dalları” adına “yeni açılımlar” için de “kendine izin verme”si, “olanak sağlama”sı adına da oldukça önemlidir bu “açılım.” “Birey”in “geçmiş”ini doğru olarak bilmesi, “bugün”ünü anlamınca ve değerince yaşaması, “yarın”ını sağlam temellere dayandırması için de “saltık eksik verili sığ/sınırlı us”unun ayırdında olması kaçınılmaz görünmekte. “Uzam”da “zaman”ının önemini anlayıp algılaması, “uzam” ve “zaman”ın “verisel konum”unda “var olmak”tan “varoluş”a “dönüşme” çabası içinde olan “birey”in “işlevleri”den olmalıdır. Bu işlevleridir “birey”in “engeller”i aşıp, “açılım”ını “derinleştirme”sini ya da “küçük evren” olarak “büyük evren”e “yolculanma”sını sağlayacak olanlar...
“Veriselci Yeryuvar/Dünya Görüşü”nü “veriselcilik düşünü/felsefesi” bağlamında “anlama”ya çalışmak, “birey”in “kendi”siyle buluşup, “evren”e doğru yola çıkmasının “önkoşul”udur. “Sıkışmış birey”i “çıkmaz”ından ve “gizemsel arayışlar”ından çıkarıp/kurtarıp, “ussal”lığıyla “duygusal”lığının harmanında daha bir “sevgi varlığı” olmasın sağlayabilecektir, “kendine izin” verdiği sürece. (“Yarın bambaşka bir insan olacağım diyorsan, neden bugünden başlamıyorsun?” / Epiktetos) Daha “yalın” ve daha “insancıl” bir “yaşam” sürmesinde, “veriselcilik” düşününün/felsefesinin “yol göstericiliği”nde, hem “kendi”yle hem “doğa”yla hem “yeryuvar”la hem “evren”le hem de “töz”le “barışık bir yolculuk” içinde olacaktır. “Tüm saltık verili eksik sığ/sınırlı alanlar”la “birliktelik” içinde “kendini varoluşturma”yı gerçekleştirecek, “evrensel ilintisel bir yaşam”da daha “insan” olup, daha “insan” kalabilecektir.
“Veriselcilik” Düşününe / Felsefesine Giden Yolda Deneme Yazıları
“Yaşamın ve Yaşamanın Anlamı” Üzerine
ya da
“Oyun”
Yeryuvara “Özgür İstenci”yle gelemeyen “İnsan”, yaşama deneyimlerine de aynı tutsaklıkla başlamakta. “Verili (!)” bedeniyle -ki beyni, usu ve anlağı da bunun içinde- soluk almayı sürdürmesi söz konusu. Yaşadığı toprakların koşulları yaşamını belirlerken, ekinsel, toplumsal, siyasal, tarihsel, tutumsal, eğitim ve öğretimsel yapıların (aile, okul, düşüngü vb.) etkisiyle duygu ve düşün konumunun oluşmasına izleyici kalmaktan öteye gidemiyor ilkin. Sonradan “Kendi Olma” ya da “Varoluş” sürecini belirlemeye kalksa da ulusal ve uluslararası kuşatılmışlığı bunu tam olarak gerçekleştirmesine olanak tanımıyor. Bilindik dizgelerin odağındaki tüm çırpınışları “Kendileşme Sanısı”nı tinine ve anlığına işlese de verili anlağıyla yol aldığının ayırdındalığından sıyrılamıyor. Biliyor: Kendini baştan seçemeyişini, sonradan da tüm yapıp etmelerinin kendinin olmadığını. Yeryuvara özgür istenciyle gelemeyişini onamakla yetinip, sonraki zaman diliminde kendi yapısını kurduğu avuntusunu da belliyor, avuntu olarak... “Verili Beden ve Beyin”, onun “Sığ ve Sınırlı Bir Dirim” olduğu gerçeğini vuruyor her an usuna. “Salt Bir Us”unun olamayışı, “Saltık Bir Kendini Seçiş”in de olamayışını beraberinde getiriyor. Baştan bir yitişin bilincinde olması -tüm avuntulara karşın- yaşadığı sürece yaralıyor tüm yaşamını. Hangi düşünsel, ekinsel, tutumsal ya da düşüngüsel alana sığınsa da hep bir açıkla (açıkta kalışla) yol alıyor yaşam yolculuğunca. Doğumu denli ölümünün de -yaşamına kıysa bile- kendinin olmadığı -yazgısal bir düşün ya da inanla (dinsel inancı da buna katmak olası)- düşüncesinden öte duramıyor. “Avuntu Zamanları” kesmiyor onu; usunu ve tinini doyurmuyor. Doğuştan gelen -kendinin olmayan- ne varsa, tümünün gerçekte bir “Hiç” olduğu düşününe ulaşması, gündelik yaşama bağlanıp, zaman ve uzamda sözde kendince yaşamasına dönüşüyor. “Bir Avuntu Oyunu”nun oyunculuğunda üzerine düşeni yerine getirmekten başka bir çıkış imi bulamadığından, -en fazla- “İyi Oyuncu” olmanın da ötesine geçemiyor. Çıkmazında debelendikçe ölüme adım adım yaklaşmasıysa bir başka “Acı Yolculuk” olarak kanatıyor yaşamını...
Bilimi, -bilimin yaşama geçmiş konumu olan- uygulayımbilimi, felsefeyi, sanatı, düşüngüleri -ve siyasaları- yarattığını sanan “İnsan”ın gerçekte yarattığı bir şey yok. Örneğin, bir “satranç tahtası”ndaki bir at, L biçiminde istediği denli yol alsa da en fazla L biçiminde nasıl yol alıyorsa, bir dirim olan “İnsan” da nasıl yol alırsa alsın, verili bedeni ve beyniyle o denli yol alıyor ancak. Yeryuvar yaratımlarının kendinden kaynaklandığını söylemesi, olanakların değerlendirilmesinden öte bir şey değil ki, bu da bir şey söylemediğinin göstergesi olmakta. Eşdeyişle, satranç tahtasını (yeryuvarı) ve atı (kendini) yaratamayan “İnsan”ın yarattığı hiçbir şey yok. Şair verili duygularla, düşünür verili usla, bilim insanı verili anlakla bir şey(ler) yarattığı sanısına kapılıyor: Hepsi bu. (Bu düşündüklerimiz ve yazdıklarımız da aynı verililiğin uzantısı değil de ne?!...)
“İnsan”ın kendini “Yüce”ltmesi denli anlamsız ne olabilir? “Yaşamın Anlamı”nı sığ ve sınırlı usuyla çözmeye kalkışan bir dirimden başka ne beklenebilir ki? Tüm söylemler, düşüngüler ya da inanç dizgeleri, “İnsanın İnsana Oyunu” ki ne bu oyunu ne de oyunculuğu yaratan “İnsan” üstelik... Rastlantısallık, özdekçilik, ülküsellik benzeri düşünlerin yetersizliği olmasa, bir çıkış imi çoktan bulmuş olacaktı “İnsan”, ne var ki “Yok.” “Bilinemezcilik” belki de en ussal ve en doğru açıklama denemesi. (Bu bağlamda, verili usla bir çıkış imi yakalamaya çabalayan -ya da yakaladığını sanan- Protagoras, Herakleitos, Georgias, Demokritos, Sokrates, Platon, Aristotales, Hume, Kant, Comte, Nietzsche, Sartre, Huxley, Hegel, Marx, Husserl, Bergson, Locke, Newton, Planck'dan ya da düşünce akımlarından, bilimsel kuramlardan, inançlardan, düşüngülerden, “izm”lerden, söz açmayacağız. Çünkü tümü “verili”dir; eşdeyişle, kendini özgür istenciyle seçemeyen “İnsan”ın, kendininmişçesine kendine ya da insanlığa dayattığı ve belletmeye çalıştığı seçilmiş usların seçemediği sanılardır.)
Bir ayraç: (Burada şu yanılgıya da düşmemek gerekir: Tanrıbilimsel, gizemci ya da ülküsel bir söylemi, dahası “İnanç” olgusunu öne çıkarmak, düşünler, düşüngüler, kuramlar, “izm”ler denli sığ ve sınırlı usun vargısı olduğundan, her birini öne çıkarmak birer avuntu olacağından “Hiç”tir ve gereksizdir (“Anlam” bağlamında yararsızdır da...). Şunu da belirtmek gerekir: “Bilinemzcilik” ya da “Hiççilik” de insanca/insanın kurguladığı, eşdeyişle, “Verili Usun Uzantısı Düşünler”dir ki, “yalın/arı insan usu”nun (Kant'a -düşününü yoksayarak/dışlayarak/hiçleyerek- bir 'merhaba!') vargısı olamazlar bedenini ve beynini -usunu, anlağını- yaratmayan bir dirim olan “İnsan” için.)
Ey oyunlar, oyuncular; satranç tahtaları, atlar, filler, kaleler, vezirler, şahlar, piyonlar (“Kukla denli, iplerimiz çekilip, oynatılıyoruz.” / Quintus Horatius Flaccus); bilimadamları, dinbilimciler, siyasacılar, yöneticiler (sözde “Erk”ler!), şairler, yazarlar, düşüngücüler, düşünürler ve insanlar!... “Oyun” başlamış bir kez ve dışında kalsak da içindeyiz işte.
“Oyun İçinde Oyun(lar)” sözünü duydunuz elbet. Ne varsa “Tutunma”nız gereken oyunculuklar, onu sürdürüyorsunuz eskiden olduğu denli, -başka binbir giysi/maske altında- şimdilerde de... En azından bunu biliyoruz -belki- artık: Hiçbir şeyi bilemeyeceğimizi yeryuvara “Özgür İstenci”yle gelemeyen “İnsan” türü olarak. Yine -yaratmadığımız, ne var ki yarattığımızı sandığımız- “Açlık”tan, “Savaş”tan, “Yokluk”tan, “Yoksunluk”tan, “Umutsuzluk”tan vb. sıyrılma çırpınışlarına devam... Devam “Yaşamın ve Yaşamanın Anlamı” arayışına... Umarsızca düşüngülere, düşünlere, siyasalara; bilime, sanata ya da “Tanrı”ya sığınmalara... İşte buyuz ve bu kadarız: Bir şeyleri ve kendimizi “Yüceltme”ye son. Oyuna devam: Bu da bitecek er-geç -bilmediğimiz /bilemediğimiz/bilemeyeceğimiz- önceki ve sonraki oyunlar denli... Sonra bir başka “Oyun” mu? -Onu da bilmiyoruz/bilemiyoruz- Kim bilir?!... Ya ne yapmalı? İşte size “İnsanca” (“Saçma” ya da “Mantıklı!”) yanıtlardan bir yanıt: “Sevdiğiniz -sevdiğinizi sandığınız- Bir Şey Yapın.”
