Tan Doğan: Yeni Bir Düşün / Felsefe Akımı - Veriselcilik XIII
(VI) Usçuluk, Olguculuk, Deneycilik, Tanrıbilimcilik,
İnsanbilimcilik-Dil İlişkisi
“Dil”in özünü, kökünü, kökenini, çıkış imini irdelemek, insanın ana-nedenini irdelemek, aramak denlidir. Varlık ve dil başlangıçtan bu yana ayrılmaz ikilidir. Söylencebilim de, din de, düşün de bu görüşe yatkındır. “Söylencebilim”de (“Söylence, usun sonu olmayıp, daha çok onun başlangıcıdır.” / Georges Gusdorf) adların egemenliği, Tanrısal özün belirleyiciliği, “düşünler”de “düşün-dil” ilintisi vurgulanır. Adlara egemen olanlar, özdeklere de egemendir söylencebilime göre. “Sözün gücü”, “Tanrı’nın gücü”ne yakındır. “Söz (logos), düzenin (kosmos) güdüşüdür” ilk düşünürlere göre.
Bir yandan Tanrı’nın insana armağanı, öte yandan, insanın bulgusu diye ortaya atılır “dil.” “Dil”i açıklarken denecilerin dayanağı “davranışbilim”, usçuların dayanağı doğru-düşün, “mantık”tır. Karşıt görüşte olan bu iki düşün, dili usa ya da öznel tasarımlara dayatsalar da, kuramsal bağlamda, bilginin ütünü içindeki yerini irdelerken ir uzlaşıma varırlar. İkisi de “dil”i, “usun göstergesi” olarak benimser.
Yukarıdaki bölümce, İlkçağ Yunan düşününe yedir. Yeni çağ düşünü, dilin ilk başlangıcına varıldığında, duyu itimlerinin duygusal göstergeleriyle oluştuğunu imler. İlkçağda vurgulanan temek görüş, “dil”i, duyular denli doğal ve zorunlu kılar.
Doğaötesi bir görüş içinde “dil”, doğal sesin yinelenmesidir. Bu bağlamda ilk özdeksel ve sözcük kapsanır, Tanrıbilimsel bir yaklaşım, “dil”in ana kaynağı arayışına yönelir.
“Dil”i öne çıkaran bir başka görüş de, “us, dildir” der. Usun varlığını “dil”e bağlamayı koşul kılar. Varlık, us olurken, “dil” de bu konumu ortaya çıkaran olur. Eşdeyişle, düşünle dil aynıdır. Bu Tanrıbilimsel yaklaşım, “dil”i, Tanrısal yaşamın simgesi ve yankısı olarak benimser. Özce “dil, Tanrı’nın insana bir bağışıdır.”
“Dil”i, “insan”ın düşünmesiyle yaratılmış bir şey olarak onamayan bir görüş, onu insanın iç doğasından fırlamış, yaşama atılmış, insan tininin bir ana-gücünün etkisiyle oluşmuş diye açımlar. “Us olmadan, bilinçli insan dili olamaz” der. “Dil”i, “tinsel bir eylem” ve “örgüsel bir ses” olarak benimser.
“Usçular, dili insan usunun ürünü, olgucular, doğa seslerinin öykünmesi, deneyciler, duyguların açılımı, tanrıbilimciler de, insanlara Tanrı’ca verilmiş bir armağan olarak imler.”
“İnsanbilimcilik” bağlamına “dil”e ilişkin görüşlerde, “insan-dil koşutluğu” vardır. “Dil”in, insanlın bir iç gereksiniminden doğduğu, insanın doğasında bulunduğu, insan usunun doğasından çıktığı, insanın özü olduğu, zorunlu olarak insanın kendisinden oluştuğu düşünleri yer alır. “İnsanbilimsel yaklaşım”, “dil”in örgenselliğini yine insana dayandırır ve insanda genel bir “dil yetisi” bulunduğunu vurgular. “İnsan”ın içinde, söyleme gereksinimini zorunlu kılan bir itici güç vardır. Konuşma ve anlamada bu itici gücün, eşdeyişle, “dil gücü”nün eylemleridir. “İnsan”, “eyitişimsel bir dil yetisi ve gücü”ne iyedir. İnsanın insanla, insanlarla konuşması, bireysellik-toplumsallık ilintisi doğrultusunda çeşitlilik gösterse de insanın doğasında bir birliktelik bulunur.
İnsan soyunun başı-sonu olmayan gidişi dil için geçerlidir. Dil, gelip-geçici olduğu denli süreklidir de. “Tarihsel yöntem”le tanımlanan dil olgusunun bir etkinlik olduğu vargısına dayanmak, doğru çıkarımdır. “Dil”, tarih içinde gelişmiş, insan tininin “us-dil eyitişimi”nden oluşmuştur, imine varılması da, “insanbilimci dil görüşü”nün bir başka varsayımıdır.
“Dil” üstüne düşünler, görüşler, vargılar, varsayımlar bize “dil” üzre, “dil” içre görüngeler sunsa da, usumuzu kemiren sorudan, sorunsaldan kaçmamız olası değildir. Eşdeyişle, “dil”in kökünü, kökenini bulma özgür-istencimizi bastırmak ne ussallığımıza ne de aktöreliğimize uygun düşer.
(VII) Sorular, Sorunlar, Sorular ve Düşün-Dil İlişkisi
İnsan olmanın yadsınmaz ve ayrılmaz parçası olan dilin kaynağı, kökeni sorulduğunda, bu sorunsala koşut olarak insanın kaynağı, kökeni usa gelir. Eşdeyişle, insan denli dilin de doğuşuna, var-olmasına değgin sorular, bir birliktelik sunar. Her birinin var-olarak olmasının eksikliğine ilişkin oran aynıdır: “İnsan denli dil, dil denli insan eskidir.”
“Var olma”dan “varoluş”a sıçrayan dirim olarak insan, ham dilden tam dile uzanan sürecin de bir belirleyicisidir. “Usun dille, dilin usla gelişimi, insanı da hamlıktan tamlığa sürüklemiş, var olma, insan için 'varoluş'a dönüşmüştür.” (Lacan, “varoluşun sorunları, dil ve bilinçdışıdır” derken, “veriselcilik”, “varoluş sorunsalı”, “dil” bağlamında da, -“bilinc”in katmanlarını içererek- “veriseldir” der.)
Görüşler, anlatılar, veriler ve kuramlar arasındaki karşıtlık, çelişki, insanın ve dilin kökeni üstüne ortaya konan öğretiler, düşüngüler arasındaki yanlı tutum, arayışların, biçimlendirmelerin daha uzun yıllar süreceğinin imleri ve izleridir. Her şeye karşın, “ilk-neden”e ilişkin soruların sorulma gerçeği, araştırma, irdeleme emeği, uğraşı, “us tutsaklaşmadığı sürece”, “özgür-istenç” ve bilme, öğrenme tasası doğrultusunda sürecektir.
Bu bağlamda, dil üstüne sorular yöneltmek, bunları çoğaltmak, açımlamak gerekli ve en ussal tutumdur. “Dil olgusu” üzerine oluşan sorunsalı yok saymak, anlaşılmaz, algılanmaz bir kaçış, bir arıklıktır. Bilinmeze yönelmenin gizinde yatar erdem, utku. Bilinene yönelmek denli, bilinmezin sınırlarını zorlamak da yadsınamaz bir gerçeklik olmalıdır. Düşünsellik, bilimsellik, bunu böyle kılar. İnsanın kökeni, dilin kökeni sorusu ya da sorunsalı bir kez gündeme getirilip üzerinde düşünüldükten sonra, bir yana itilecek türden olgular değildir. “Us gücü”, “dil yetisi”, “anlak doğrultusu” ve “aktörel yaşam biçimi”, bu arayışın izlemcisidir, “insanlık” var-olduğu, varoluşunu yitirmediği sürece.
İmdi, insana ilişkin sorular ve sorunlarla dile ilişkin sorular ve sorunlar arasında bir koşutluktan söz etmiştik. İlk-insan kim, nasıl ve nerede oluştu, hangi koşulda ve ne erekle var-oldu sorunlarını, dil üstüne de çevirmek olasıdır. İlk-neden (arkhè) salt insan, dil için değil, evrenin oluşumu içinde daha kapsamlı olarak geçerlidir. Dirimin itici gücü nedir? Evren bir gereksinim midir, koşul mudur, zorunluluk mudur, rastlantı mıdır? Özdek-tin arasında var-olmaya dayalı karşılıklı bir ilinti mi söz konusudur?, tüm oluşumun nedeni evrensel-us mudur? Benzeri sorular, kuşatıcı bir evrensellik bağlamına dayalı ilk-neden soruları ya da sorunları, düşünleri olarak, dil-us birlikteliğimizin sınırlarını zorlar; tüm ussal ve bilimsel gelişimlere, uygulayabilimsel atılımlara karşın yanıtını bulma uğraşını sürdürür.
Düşünsellikten, bilimsellikten cayıp yılıp, evren, doğa, insan, dil, yeryuvar, dirim, var olma benzeri olguların kökenine inme istencinden sıyrılıp, tüm bu olguları bilinemez, açıklanamaz, kavranamaz imleyip, fizikötesi bir kavramlar dizgesiyle insanları karşı karşıya bırakmak, Tanrıbilimsel, ülkücü tinselcilik benzeri öğretilerin söylemlerine sığınmak düşünselliğin, ussallığın yenilgisiyle sonuçlanabilir. İnsanların ve inançların, üstelik yoz-inançların insansal söylemlerine boyun eğmek ve durağan bir yazgısallığa itmek, bu yoldaki erekli-düşüngülere yengi sağlamak, insanlığın, geleceğin ve geçmişin yeni, bugünün onursuzluğu, erdemsizliği olur. Çözümleme, insanı anlama, algılama, evreni araştırma, doğayı tanıma, yaşama, değiştirme ve dönüştürme edimleri insansaldır. Diliyle yaşayan, diliyle belirlenen, dışa-açılan insan için dilin kökeni üzerine düşünmek, araştırmak da en doğal tüzedir. Bir olgu, düşüngü, öğreti, insanın bu özgür-istencini baskı altına alamaz, sınırlandıramaz, yok edemez. Usun, bilimin, düşünün olanakları, gücü tam anlamıyla dilin kökenini çözümleyemediyse şimdiye dek, bundan sonra da böyle olacağı anlamına gelmez. İnsan, usuyla, diliyle ve özgürlüğüyle insandır. Baskı altında, dayatmacı, zorlayıcı tutumların sınırlılığında, tutsaklığında insan olunmaz. Var olmak, varoluş demek değildir. Kendi-olmak ise kendi sınırlarını, yapabilirliklerini, yetilerini, özelliklerini, örgenlerini açımlayabilen insan için geçerli bir söylem, bir yaşama biçimidir. “Us”a getirilecek bir dayatma sonucunda söylemlerine yenik düşen insan ne insanlık tarihini, ne bilimselliği, ne de düşünselliği genişletebilir, derinleştirebilir. İnsanın insanı sınırlamasından daha us-dışı, daha erdemsiz ne olabilir? (“Törebilimin alanı, yaşamın toplam alanıdır” derken Francis Herbert Bradley, John Rawls de, “Türe ödün onamaz/kabu etmaz” der )
Paris Dilbilim Kurumu 1866’da, bilinmeze yönelmenin yersizliği, zaman yitimi, us kargaşası benzeri düşünleri öne sürmek koşuluyla, dil üstüne ve insan üstüne yargıda bulunup, tüzüğünde şu dayamacı tümceye yer vermiş: “Dilin kökeni üstüne hiçbir bildiriye, çalışmalarda yer verilmeyecektir.” Usun gücünü hiçlemek, sınırlamak, küçümsemek adına insanın araştırmacı, irdeleyici bilme-tutkusu adına, gizleri, sırları çözüp aşma adına ne onanmaz bir dayatma? Üstelik, bu yargıyı, dünyanın sayılı kentlerinden birinde, bilimsel bir kurum veriyor. Dilse, insanın belirleyicisi… Bilimsellik adına böylesi bir tavrın bile sergilenebildiği bir aymazlık söz konusuyken, inaksallık, tutuculuk, gericilik bağlamında, günümüzdeki yüzyılımızda da böylesi tavırların olması, insanın bilimselliği, düşünselliği doğrultusunda şaşkınlık uyandırıyor. Ne var ki , öğretileri, tinsel değerleri öne sürme doğrultusunda benimseyenler ussallığın düşünselliğin, biçimselliğin en insansal uğraşlarının arkasında kalırlar. Devinen, araştıran, irdeleyen kuşaklar, insanlık tarihinin en aydınlık betiklerini yazmayı umutla, utkuyla sürdürüyorlar. İnsanın bilinmezliklerini, insan-doğa-evren üçlüsündeki gizleri, anlaşılmazlıkları çözümlemek, ussallığın sınırlarını aşmak koşuluyla, “insan” olmanın anlamını sürdürmekteler. İnsandan hayvandan ayıran da budur: “Us ve dil birlikteliği.” Dilin gelişmesi sürecine uzandığımızda, nesnelere ad vermek, aralarında bağlantılar kurmak, soyutlama ve kavramlar oluşturmak, usun ve dilin emeğidir, uğraşıdır. Bu da insanın tarihselliğini imler. Hayvan ne kendi değişir, ne de çevresini değiştirir. Sınırlı çevreyi aşamaz, dışına uzanamaz, çıkamaz. Daha da önemlisi, kendinin, doğanın bilincine varamaz. Ve ekinsel değildir. Oysa insan bu yetilerin hepsine iye bir dirimdir. Dilselliği ve ussallığı arasındaki eytişimle kendini değiştirir, doğayı düzenler, evrene açılır. Sonlu ve sonsuz doğa arasında, dili ve usuyla bir aracı konumunu sürdürür. Özce, dilsel bir dirimdir insan.
“Dil”, “insansal” bir buluş, örgensel bir ses, tinsel bir eylemdir. Bir iç gereksinim, iç bireşim, iç ilkedir. Yapıcı düşün örgeni, yaratıcı yaşam ilkesi, Tinsel gücün devinimidir. Yaşamsal türeme, yaşamı türetmedir. Tarihsel-toplumsal varlık olan insan, yeryuvar ileticisi, sonlu-sonsuz doğa arabulucusudur. Derinlik, doğa, ses, ışık, ırmak, ısı, duyu, duygu, düşün, dışlama, yaratma, devinme, dirim, özgürlük, betikleme, gerçek, yankı, yeti, örgen öke, erktir “dil.” Tarihten önce-tarihdışı, örgensel doğal varlık, “tinin kökü”, “ekinin koşulu”dur.
(VIII) “Veriselcilik” Düşünü/ Felsefesi Bağlamında “Dil”
“İnsan”'ın söyledikleri, yazdıkları ya da anlattıkları/anlatmaya çalıştıkları “dil”le olur. “Düşünce”, “duygu” ve “davranışlar”ın dışa açılımı, anlatımı “dil”le gerçekleşebilir ancak. “Veriselci Ağaç”ta “beyin”le doğrudan ilintili olan “alt alanlar”dan biri olan “dil”, “düşünce”yle sıkıbağından ötürü “düşüncenin eli” denli olduğundan, “tüm verili alanlar” üzerine “düşün/felsefe yapma”yı da sağlayandır. (Ludwig Wittgenstein, “dil” için, “bize yeryuvarın resmini verendir” der.) Bunun için “dil”in “dirimbilim”le, “fiziksel insanbilim”le, “özdekçilik-ülküselcilik”le, “töz”le, “davranışbilim-dirimbilim etkileşim süreci”yle, “usçuluk, olguculuk, deneycilik, tanrıbilimcilik, insanbilimcilik”le “ilişki”sini ayrıntılılı olarak irdeleme gerçekleştirildi.
“Veriselcilik” düşünü/felsefesi bağlamında “dil olgusu”nu ele almak,, irdelemek, açımlamak kaçınılmazdır. “Verisel alanlar”dan biri olan “insan” için “beden” neyse, “beden” için “beyin”, “beyin” için de “dil” odur. “İnsan”ın, “insan” doğası”nın “doğal yaratısı” olarak “dil”in, “saltık”lığı, kendini “tüm verisel alanlar”dan soyutlayan bir “biriciklik” konumu yoktur. “En üst verisel varlık alanı”ndan “en alt verisel varlık” alanına dek “ilinti/ilişki” içinde olan, “evrensel ve evrimsel süreç”te “varlık” kazanan bir “olgu”dur. “Beyinsellik” ve “ussallık”la bağının olması, “saltık olgu” değil, “saltık eksik verisel bir olgu” olduğunun göstergesidir. “Verisel alanlar”la ilintili “var olma süreci”nden “varoluş süreci”ne yönelen “insan”ın, devinim, değişim, eytişim sürecinde “tüm verisel alanlar”la birlikteliği sonucunda yarattığı/oluşturduğu bir olgudur “dil. “Saltık evrensel bir us”un vargısı değil, “saltık eksik evrensel bir birlikteliğin vargısı”dır. “Eksik”liği, “tüm verisel alanlar” için geçerli olan, “kendini özgür istençle yaratma/oluşturma iyesi” olamamasından kaynaklanır ki, bu da “dil”in “verisel” olduğunu gösterir. [“İnsanın, bir hayvan türünden oluştuğu”nu savunan Darwin'in düşünceinden yola çıkıldığında, “alt alanlar”dan biri olan “doğa”daki “ayıklanma süreci”nin işleviyle, türden türe bir devinimsel, değişimsel, eytişimsel, dönüşümsel geçişliliğin sonucunda, “hayvanın insana dönüşmesi”nin değerlendirilmesi denli, “tüm verisel alanlar”ın devinimsel, değişimsel, eytişimsel, dönüşümsel süreci sonunda “insan”ın, “insanla ilintili olan bedenin, beynin ve dil”in “varlık kazanma”sı da değerlendirilebilir. “Us-dil ilintisi”nin, “var olmak”tan “varoluş”a dönüşümü de “tüm verisel alanlar”ın katkısı ve katılımıyla gerçekleşmiştir. “Verisel alt alanlar”dan biri olan “bilim”in “alt alanı” olan “fizik”in bir “alt alanı” olan “fiziksel insanbilim”, bu bağlamda “hayvanbilim”le “verisel” bir yakın ilişki, bilgi alışverişi içinde olup, “insanlığın evrimi” üzerinde, “hayvandan insana geçiş”i irdelerken, aynı “verisel konum”u sürdürmüştür/sürdürmektedir. (“İlk-insan”ın “dik-yürüme olgusu”, “başın üstündeki gözlerin daha aşağıya kayarak, yerini beyne bıraktığı varsayımı”, “maymundan “maymunsan”a, “maymunsan”dan “insanımsı”ya, “insanımsı”dan “insansı”ya, sonunda da düşünen hayvandan öte, “insan”a -eşdeyişle,“ham-insan”ın, “ilkel insan”ın “bilge-insan”a- dönüşümü, “insan”ın “verisel yapı”sını doğrulayan bilimsel açıklamalardır. Bu bağlamda “insan”ın “ses-çıkarma” olgusunu gerçekleştirmesi, “ses”in “dil”e dönüşmesi, “verisel evrimsel sürecin vargısı” olarak karşımıza dikilmektedir. “El”in “özgürce devinim”i “dil”e uzanımı da bu “süreç” sonunda gerçeklenmiş olup, büyük beyninin “anlak”a eşkoşulması, konuşma örgenlerindeki değişimle “ses”e, oradan da “söz”e erişmişmesi de “veriselsüreç”te oluşmuştur.)]
“İnsan”ın “evrimsel süreci” bağlamında “dil”in “verisel gelişim süreci”, “tüm verisel varlık alanları”yla ilintisinden ötürü bir “bağımlılık”/”etkileşim” içerir ki, bu konum, “evrim-devrim arasındaki koşut gelişim”le gerçekleşir. Karşılıklı etkileşimde “bağımlılık”, “ilinti” zorunludur ve dayatmacı bir yana iye değildir. Yapay baskı, dış etmenlerin zorlamsı yerine, “içsel bir zorunluluk”ta oluşmuştur Eşdeyişle, “tüm verisel alanlar”ın “karşılıklı ilinti zorunluluğu”, “dil” için de geçerlidir. [İki düşün/felsefe, eşdeyşle, “özdekçiler”le “ülküselciler” arasındaki görüş ayrılığı, “dil olgusu”nun evrimsel süreçten devrimsel sürece dönüşmesiyle oluştuğu düşünüyle/felsefesiyle, insanın yapısında var olan bir olgunun dışa açılımı düşünü arasındadır. Özdekçiliğe göre “dil”, “Tanrı”ca insanda var olan bir “töz” değil, “evrimsel-devrimsel sürecin sonucu”nda “insanın kendinde varoluşturduğu bir olgu”dur. “Veriselcilik” düşününe/felsefesine göreyse “dil”, -her iki düşünü/felsefeyi yoksamasa da- ne “Tanrı” ne de “insan” yaratısı/oluşumudur. “İnsan”, “saltık” bir “varlık” olmadığından, “tüm verili alanlar”la “ilinti” içinde “dil”i yaratmış/oluşturmuştur. “Töz”den, “evren”e, “evren”den “yeryuvar”a, “yeryuvar”dan “doğa”ya uzanan “devinimsel, değişimsel, dönüşümsel, eytişimsel süreç”teki “birliktelik” sonucunda oluşan bir “yapı”, bir “alt varlık alanı”dır “dil.” “Tanrı'ca” ya da “özdekçe” değil, “tüm varlık alanlarınca” oluşan “dil”, “kendi saltık özgür istenci”yle gerçekleşemediğinden “verisel”dir, “eksik”tir ve “saltık” değildir, eşdeyişle “saltık eksik verisel” bir “yapı” olarak ve de “töz” olamayarak (“dil”, “saltık bir değer”, “önsel ve sonsal bir içsel-erek”, “Tanrı-sözü, Tanrı söylemi”, “Tanrı’ya varma ereğinde görev ve ödev öğesi”, “rastlantısallık olgusunu özünde gizleyen içkin-gizligüç”, “Kendi için varlık” değil), “tüm varlık alanlarıyla ilintili” verisel saltık eksik bir alt alan”dır.]
“Tüm verisel saltık eksik alanlar”la olan ilintisiyle, beynini geliştiren, konuşma ve anlama olgularını devindiren “insan”, “davranışbilim-dirimbilirim etkileşim süreci”nde, sesten söze, oradan da “dil”e ulaşmıştır.
“Usçular”ın, “dil”i “insan usunun ürünü”, “olgucular”ın, “doğa seslerinin öykünmesi”, “deneyciler”in, “duyguların açılımı”, “Tanrıbilimciler”in, “insanlara Tanrı’ca verilmiş bir armağan” olarak imlemesi, “veriselcilik” düşününü/felsefesini doğrulayan imlerdir. “Dil”, “insan usunun ürünü”yse (“insan” ve “us”, “verisel”dir), bir “ürün”dür ve “saltıklık konum”u yoktur, dolayısıyla “veriseldir.” “Dil”, “doğa seslerinin öykünmesi”yse, (“doğa”, “verisel”dir), bir “öykünme”dir ve “saltıklık konum”u yoktur, dolayısıyla “veriseldir.” “Dil”, “duyguların açılımı”ysa (“duygular”, “verisel”dir), bir “açılım”dır ve “saltıklık konum”u yoktur, dolayısıyla “veriseldir.” “Dil”, “insanlara Tanrı’ca verilmiş bir armağan”sa (“Tanrı'ca verilmiş bir armağan”, “verisel”dir), “verilmiş bir şey”dir ve “saltıklık konum”u yoktur, dolayısıyla “verisel”dir. “Veriselcilik” düşünü/felsefesi, her düşünü/felsefeyi yoksamadığı denli onaylamaken, bu bağlamda “dil”i, ““tüm verisel saltık eksik alanlar”la olan ilintisine/ilişkisine dayandırır. “Veriselcilik”, “dil”i, “saltık” olarak ne “insan usu”na, ne “doğa”ya, ne “duygular”a, ne de “Tanrı”ya dayandırır. Söz konusu düşünlerin/felsefelerin “saltık” olmayışından, dahası “saltık eksik verili us”un düşünleri/felsefeleri oluşlarından, hepsini “saltık eksik verili” olarak görür ve bu baplamda “dil”i de, “saltık eksik verisel bir alt varlık alanı” olarak imler. (“Dirimin itici gücü nedir?” “Evren bir gereksinim midir, koşul mudur, zorunluluk mudur, rastlantı mıdır?” “Özdek-tin arasında var olmaya dayalı karşılıklı bir ilinti mi söz konusudur? Tüm oluşumun nedeni evrensel-us mudur?” sorularınıysa, daha önce açıkladığı/irdelediği/açımladığı “veriselcilik” düşününde/felsefesinde yer alan “düşünceleri ve dili” doğrultusunda yanıtlar. Tarihten önce-tarihdışı, örgensel doğal varlık olarak “insan”ın ve “insan”ın “alt alt varlık alanları”ndan biri olan “dil”in “tinsel” ve “ekinsel” konumunun da “verisel” olduğunu, “tüm saltık eksik verisel alanlar”la ilintililiğince açık-seçik vurgular.)
“Töz” olgusu, “veriselcilik” düşününün/felsefesinin “olmazsa olmaz olgusu”dur. “Var olan” ve “varoluşan” her olgu, olay, kavram, terim, söz, sözcük, harf üzerinden “yol almak” -güçlüklerine karşın- “alınamayacak bir yol/yolculuk” değildir. Önemli - “anlamlı” ve “değli” olan, “töz”e olan “yolculuk”tur. Söz konusu “yolculuk”ta, “insan”a en yardımı dokunan iki olguysa “düşün” ve”dil”dir. “İnsan” denli “verisel” olan, “tüm saltık eksik verisel alanlar”la “ilinti” içinde oluşmuş olan “dil”le, “insan” hem “kendi”ni, hem “doğa”yı, hem “yeryuvar”ı, hem “evren”i, hem de “töz”ü, -“tüm verili alt alanları”yla- açıklamaya, irdelemeye, özce “anlama”ya ve “anlatma”ya çabalamaktadır. “Tüm saltık eksik verisel varlık alanlar”ı denli “saltık eksik verisel bir varlık alan” olan “insan”ın “beden”i ve “beyni” de “saltık eksik verisel” olup, bir “alt alan”ı olan “düşünce” ve de “alt alt alan”ı olan “dil” ve “düşün/felsefe” de “saltık eksik”lik içermektedir. (Martin Heidegger'in, “dil, varlığın evidir” sözünü, “Veriselcilik”, “dil, varlığın saltık eksik evidir” diye dile getirir.) Bunun için demek gerekir ki, tüm “saltık eksiklik” konumuna karşın, “veriselcilik düşünü”/“felsefesi”, “yeni bir düşün/felsefe” olarak ortaya çıkmasına karşın, yine de “saltık eksik bir düşün/felsefe”dir. “Yolculanış”ı, “tüm saltık eksik verisel alanlar”la el ele, iç içe, “anlama” ve “anlatma”ya yöneliktir. Bunu da “dilince” “dillemek”tir amacı, “dili döndüğünce...”
“Veriselcilik” düşününün / felsefesinin temel ilkelerinden -şimdilik- sonuncusu -“veriselci”dir maddesi- şu tümcelerle sonlanmaktadır. “Söz konusu “verilselci yapı” salt “us”da değil, “beyin”, “beden”, “duyu”, “duygu”, “duyum”, “davranış”, “tin”, “düşünce” benzeri “insana özgü alanlar”da kendini sergiler. Bu “insan alanlar”ının verili ipuçlarıyla, imleriyle, göstergeleriyle “töz-insan bağı”nın “örtük ve gizli yapı”sı çözülebilir, anlaşılabilir ki, bu konuma varmaksa başlı başına bir -düşünsellik/felsefesellik doğrultusunda- “bilgelik” konumunu gerekli kılar. “Sığ/sınırlı us”uyla “insan”ın, “töz”le arasındaki bağı açık-seçik ortaya koyması bir “erk”liği içermektedir. (Pierre Bourdieu'un “nesnelleştiren özneyi nesnelleştirmek” görüşünü, “sığ/sınırlı us varlığı” olan “insan”ın, “erk”likten öte bir “nesnelleşme”de kendini görememesini; “saltık eksik sığ/sınırlı bir varlık” -bu bağlamda “özne”- olmasını algılayamamasıyla/anlayamamasıyla ilişkilendirmek olası.) “Saltık özgür istenç” iyesi olmayan “insan”ın, “sığ/sınırlı us iyesi” olması, burada yatmaktadır. “Kendini seçme saltık özgür istinci”ne iye olamayan “insan”ın -“evren”, “yeryuvar”, “doğa” ve tüm “verili alanlar” ve de bu alanların uzantısı olan alanlar için de bu örnek geçerli ve tutarlıdır-, “veriselci düşün” bağlamında bir yaşam sürmesinden ötürü düşünü/felsefesi, “veriselcilik” düşünü/felsefesi olacak ve bu bağlamdaki “yeryuvar/dünya görüşü”ne sarılacak, ona tutunacaktır.”
İmdi, “veriselcilik düşünü/felsefesi” bağlamında “Veriselci Yeryuvar/Dünya Görüşü”ne yer verme zamanı...
