Tan Doğan: Yeni Bir Düşün / Felsefe Akımı - Veriselcilik XII
(III) Özdekçilik-Ülküselcilik ya da Evrim-Devrim-Dil İlişkisi
Çeşitli düşünler/felsefeler, “insan”ın var olmasındaki gizemi dillerken, yorumlarken, “bilimsel veriler”den yararlanırken, kimi dizgeler “inaksal düşünler”in ardına gömülür. “İnan iyesi kişiler”in anlatısı, “imgesel düşünürler”in yaklaşımları, “düşülküsel yazıncıları”nın ürünleri, ayrımlar yaratır. “İnsan”ı ve “yaşam”ı algılama, çözümleme yöntemleri başkalık gösterir, belli düşüngülere/felsefelere dayanabilir. “Gerçeğin aranışı”, yanlı, tutarsız ve vurgusal olduğu sürece, çeşitli sonuçların çıkarımları inandırıcı, güvenli olamaz. Somut verilerle yola çıkan bir söylem, bir düşün, ayakları yere basan bir anlatı, “insanı, yaşamı ve dil”i açımlamada daha doğru, daha sağlıklı bilgiler verir. Belli bir düşüngünün buyruğu altında olmak, onun dayatmasına göre yön değiştirmek, somut bilgilenimleri hiçlemek, bilimsellik ve insanlık adına kötülükten, satkınlıktan başka bir şey değildir. Ne var ki doğru bilinen, ayrıntılı ve açımlı bilgilere dayalı, bilimsellikten ödün vermeyen, ussal ve yüreksel verilerle donatılmış bir görüşün etkinliği de yadsınmaz bir gerçektir. Bu bağlamda iki uç imde devinen, duran özdekçilikle ülküselciliğin “dil olgusu”na yaklaşımını betimlemek gerekir. “Eytişimsel düşün”e/“felsefe”ye göre “evrim” terimi, “niceliksel değişmeler”in -sıçramayla- “niteliksel değişmeler”i gerçeklediğini, gelişme sürecini irdeler. “Evrim”in “devrim”e dönüşmesi, nicelikten niteliğe uzanan “sarmal gelişimsel değişim”in doğasal, bilinçsel süreci olarak dile getirilir. Bu süreçte her iki olgunun birbirine içsel-zorunlu bağımlılığı söz konusu edilir.
“Doğal ayıklanma süreci”nin işleyişi, niceliksel bir zaman dilimi bağlamında evrimselliği betimlerken, niteliksel işlevsellikteki devinim devrimselliği imler. Bir dönüşüm sürecidir bu, “evrimden devrime” uzanan. Eşdeyişle, “nicelikten niteliğe varan bir dönüşüm süreci...” Ne var ki bu süreç, bir başka olguyu yine beraberinde getirir: “Bağımlılık.” Eşdeyişle, “etkileşim”dir bu olgu ve “evrim-devrim arasındaki koşut gelişim”i anlatır, sürdürür. (Naom Chomsky'e göre, “alışılmış anlaksal düzenler değiştiğinde devrim patlak verir.”) Karşılıklı etkileşimde bağımlılık, ilinti, zorunludur ve dayatmacı bir yana iye değildir. “Yapay baskı”, dış etmenlerin zorlamsı yerine, “içsel bir zorunluluk” oluşur. “Evrim-devrim arasındaki bağ”, hem “dönüşümsel” hem de bu anlamda “zorunlu”dur. İçinde gelişimselliği, devinimselliği, başkalaşımsallığı da taşır üstelik.
İçgüdüselliği, ussallığıyla aşıp “hayvansal var olma”dan, “insansal varoluş”a ulaşmanın evrimselliği “iki-ayak üzerinde yürüme” olgusuyla da eşdeyişle “dik yürüme konumu”yla, dönüşümün başlangıcını oluşturur. Bu geçiş süresi, bu sıçrayış sürecinin sonrasında, “özgür-el”in artan bir yoğunlukla işlevsel kılındığı, buna koşut, “soluklanma”nın, “dik-yürüme/dil-durma”yla da ya da gırtlağın duruş biçimiyle “ilkel ses”in “söz”e dönüşümünün sağladığı düşüncesi üzerinde yoğunlaşmak olasıdır. “Dil”in, “us”la ve “anlam”la ilintisi burada anılmalı, vurgulanmalıdır. “Ses”in “evrimsel bir süreç”ten geçip, “söz”e varmasıysa, “devrim”dir. İletişimsel-uzlaşımsal bir “anlam”a ulaşmadan kendiliğinden iye olması düşüncesiyse, evrimsel sürecin devinimsel sonucuna aykırı bir görüşü imeler.
“Özdekçiler”le “ülküselciler” arasındaki görüş ayrılığı, “dil olgusu”nun “evrimsel süreçten devrimsel sürece dönüşm”esiyle oluştuğu düşünüyle, “insanın yapı”sında var olan bir olgunun dışa açılımı düşünü arasındadır. “Devinimsellik”le “önsellik” arasında gelişen bu çatışkı, ülküselliğin daha da ileti boyutundaki Tanrıbilimselliğe dek uzanır. “Dil olgusu”nu “kendiliğindenlik” ilkesine bağlayan bu görüş, gelişimselliği ve dönüşümselliği hiçleyip, doğal var olma düşününü benimser ve bunu savunur. “Evrimsel süreç”teki ayıklanmanın devinimiyle devrimsel sürece ulaşan insanın, dilsel yapılanmasını oluşturmasına karşı çıkan bu tutum, bir “inan ve inanç anlatısı”nı pekiştirir. “Özdekçilik”, “dil olgusu”nu irdelerken tanrıtanımaz bir tutumu üstlenmezken, “ülküsellik”te bir “tanrıbilimsellik”, “erekbilimsellik” söz konusudur. Bu yaklaşımda, bir yanlılık, bir ereksellik ve zorlama görülür. Oysa özdekçilikte, insanın doğa içinde ve doğalığından kaynaklanan var olma sürecine ulaşması gözlenir.
“Ülküsel düşün/felsefe”, “dil”in Tanrı’ca “insan”da var kılındığını, bunun doğasında var olduğunu, insanın özünde, öz-yapısında konuşlandığını imlerken ne doğa oluşumlarını ne evrimsel-devrimsel süreci, ne özdeksel devinimi onar. “Varoluş”sa, “insan”a özgü, “ussal, dilsel, devinimsel bir süreç”tir. (“Değişmek, dağılmak; yok olmaktır. / Parçalar oynar yerinden, bozulur düzenleri” dese de Titus Lucretius Carus) “evrensel değişim”in, “dönüşüm”ün, “insan”ı gerçek anlamda “insan” kıldığı bir “kendi olma savaşımı”dır. Hem doğanın hem de doğasını değiştiren “insan”ın “zorlu utku”sudur. “El”, “dil”, “us” ve üretimsel anlağın vargısıdır. İçgüdüselliğin ussallıkla aşıldığı, “hayvan”sallıktan “insan”sallığa ulaşılan bu bağlamda “özdekçilik”, “evrim-devrim birlikteliği”nin savunuculuğunu betiklerle, deneyimlerle, yaşamlarla ve belgelerle, bilimsel bir tabana oturtarak irdeler. “Dil”i “özdekçilik”/“özdekselcilik” ve “ülküsellik”/“ülküselcilik” görüngesinde açıklama uğraşı, bundan böyle de sürecektir.
“Ülküselcilik düşünü”nü/felsefesi”ni, “Tanrı” kavramına dayandıran görüş, “ ilk-neden, ana-neden, ilk-devingen” benzeri çıkış imlerini de, aynı kavram üzerinde yoğunlaştırır. Yaşam, Tanr'ının yaratısıdır; “insan” da öyle. Öyleyse, tüm yapıp-etmeler, “yazgı”dan başka bir şey değildir. “Tanrı-kul ilintisi”, doğadaki ve evrendeki tüm yaratılar içinde geçerlidir. İnan ve inanç, Tanrı’yı yaşamboyu algılamaktır. “Her şey Tanrı’dan gelir ve Tanrı’ya döner” söyleminin özdeğindedir “ülküsellik” düşünü.
Oysa “özdekçilik”, doğadaki ve “insanın doğası”ndaki tüm olguları özdeğe bağlar. “Yaşam, özdeklerin devinimidir.” Karşılıklı devinimler, dirimselliği oluşturur. “İnsan” da “devinen bir dirim” olarakönce var olur, sonra ussal, dilsel, devinimsel oluşumlarıyla varoluşuna varır. Doğasını ve doğayı değiştirme “erk”ine, “yeti”sine iyedir. Bireysellikten toplumsallığa, oradan evrenselliğe ulaşma “özgür-istenci”yle donanımını geliştirir, değiştirir ve dönüştürür. Üretken varlıktır. “İnsan, yeryuvarı güzelleştirme bilgisi ve becerisine iye bir dirimdir” söylemini sürdürür “özdekçilik.” “Evrim-devrim birlikteliği ve dönüşümü”yse, gelişimselliğinin sınırlarını aşmayı erekler ve bunu bitimsiz bir devinimle yeniler.
“İnsanın ussallığı ve dilselliği”, ülkücülükte “Tanrısal”ken, özdekçilikte bir süreci vurgular. “Ussal dirim olan insan”ın, “dil olgusu”yla kendini anlatma sürecini uzun bir zaman dilimine dayansa da bu bir devrimdir özdekçiliğe göre. “Sesin söze dönüşümü”nde de, bu ussal sürecin doğal katkısı söz konusudur. (Maurice Blanchot, yazmayı anlamak için, “yazma olasılığının koşulları”nın anlaşılmasından söz açarken, “Veriselci” bakış açısıyla denebilir ki,, “dilsel bağlam”da “ses” ve “söz”e gönderme yapar gibidir.) Üretken-tüketken ve devinen dirim olan “insan”, evrimsel atılımlarıyla, sıçramalarıyla “söz”e ulaşmıştır. Yaşam koşulları, doğal etkenler, yerleşim bölgeleri benzeri olgular, dilin günümüzdeki konumuna yol açıcı olmuşlardır. Özdekçiliğe göre “dil”, Tanrı'ca “insan”da var olan bir “töz” değil, evrimsel-devrimsel sürecin sonucunda “insan”ın kendinde varoluşturduğu bir olgudur.
İki düşünün görüngesi hem soyut hem somut verileri, düşleri, düşünleri içerir; olanla olasıyı dışlamadan, düşüngüsel açıklamalar ve açılımlar ortaya koyabilir.
(IV) Töz-Dil İlişkisi
Bir önceki altbaşlığı açımlarken “özdekçilik”le “Tanrı” kavramı arasındaki bağdaşmazlığı, “ülküselcilik-özdekçilik düşünü/felsefesi ilişkisi”ni irdelerken işlemiştik. Ne var ki “Tanrı kavramını ana-ilke edinen ülküsel düşün/felsefe”, “dil olgusu” söz konusunda olduğunda değil, genelde olguların tümünü “Tanrısallık”a dayandırır. Bu dayandırmanın içine “öz”, “töz” benzeri kavramlar da girer. “Tanrısallık”ın kuşatıcılığında içel değerler olarak yerini alır.
Yine de düşünürlerin, “bilim insanları”nın çıkmazdaki, açmazdaki sorunu olan “töz”, “dil olgusu” söz konusu olduğunda da karşımıza çıkar. “Dil, bir töz müdür?” sorusuyla, yeni bir yanıt arayışına yönelir.
“Dil”in “töz” olup olmadığı sorusu, var oluşu kendi bulup bulmadığı sorusunu diller. (Spinoza, “insan dilin egemeni değildir” derken, belki de “töz”e göndermede bulunmaktadır.) “Kendi için varlık”, eşdeyişle bir “kendiliğindenlik” midir “dil?” Dış etmenlerin, oluşumların ve olguların yaratısı olmaksızın, kendini varkılan, kendini yaratan, kendinden olan mıdır? “Dil, saltık bir değer midir?” “Ne önsel ne de sonsal olan bir içsel-erek midir?”
Bu ime dek dilin “töz” olup olmadığına değgin sorular dizisiyle karşılaşılır. Var olma olgusuyla varoluş kaygısını önümüze seren dilin, tözselliği üzerine kuşkular uyanır. “Töz bağlamında bir Tanrısallık” söz konusu olduğunda, “inan ve inanç”tan öte söylenecek söz kalmaz; bir boyun eğme, bir katlanma, bir onama dizgesi içinde tüm olanı ve olacağı önceden ya da şimdiden benimseme biçemine dönük bir yaşam sürdürülür. Algı, yaklaşım ve tutum böyle olduğunda, “ilk-neden, ana-neden” benzeri “tüm ilkelerin yanıtsal dayanağı”, yine “Tanrı” olur. Devingenliğin karşısına dikilen olgu ise “yazgı söylemi”ne dönüşür. “Az-istenç, sınırlı anlak” olur “insan”a kalan: Buyrukları yerine getirme, kayıtsız-koşulsuz “inan” ve bu yoldaki “inanç.” Bu düşün doğrultusunda dile gelince, o da bir “Tanrı-sözü, Tanrı söylemi” olur, “Tanrı-kul ilintisi”nde bir araç konumunda kalır, “Tanrı’ya varma ereğinde görev ve ödev öğesi” olup çıkar.
Bir başka soruysa “rastlantısallık olgusunu özünde gizleyen içkin-gizligüç müdür dil?” biçimde yanıt arar. Bu bağlamdaki bu soru hem erekbilimsel, hem de “Tanrıbilimsel öğretiler”i dışlar. Fizikötesi, ülküselcilik ve özdekçilik öğretilerine de ilkörnek bağlamında yaslanmaksızın, bir “sorunsal”ı belirtir. Burada betimlenmesi gereken olguysa, rastlantıdır. Dış etkenlerle iç etkenleri tam anlamıyla hiçlemeyen, ne var ki herhangi bir düşüngüye ödün vermeyi de onamayan bir yaklaşım vurgulanır. Öte yandan, Tanrısallığın içinde yeralan, ereksel anlatıların uzantısı olan bir yaklaşımı da dışlar bu “rastlantısallık olgusu.” İçkinliğini kendinde bulan, kendiyle bulan bir “gizligüç konumu”nu sürdüren bu olgu, “yazgısal”lığa, “erekbilimsel”liğe de karşı durur. Tüm düşünsel söylemlere, anlatılara ve dizgelere katılmayan, salt kendiyle var olan ve varoluşan bir “rastlantısal”lığın ürünü müdür “dil?” Tanrısal dayanakları, düşüngüsel işlevleri, görüngeleri onamayan bir “güç” müdür? Kavramsal çıkarımlara, neden-sonuç ilintilerine, bilimsel verilere dayanamadığımız öte yandan salt, tek başına olarak da çözümleyemediğimiz, kavrayamadığımız “dil”, kendinden başka bir şeye gereksinim duymayan bir “öz” müdür yoksa? Devinen, değişen ve dönüşen olguları içeren, kapsayan oluşumların “öz”ü müdür? (Aristoteles, ‘öz’ kavramına “onsia” der ve “altta bulunan”ı, “subtantia”yı imler. Bu bağlamda, temelde, kökte duran bir “ana-ilke” de olabilir “dil” ve özelliğini beraberinde taşır.)
“Eytişimsellik düşün/felsefe” doğrultusundaki öz olguysa, bir “özdek” (materia, hyle) olup devinir, değişir ve dönüşür. Çağdaş fizik tanımınca öz, durağan kütleli, yığınlı, atomlar moleküller ve bileşimlerinden oluşan kesikli yapıları içeren bir nitelik midir? “Öz-töz arasındaki ilişki”, “dil olgusu” bakımından da soruları çoğaltır; birden çok açımlama, irdeleme uğraşına karşın, tam anlamınca bir yer oturtulamaz; somut verilerce “töz bağlamı”ndaki konumu inandırıcı olamaz.
“Eytişimsel görüş”, tüm olguları, “özdeklerin devinimi”ne dayandırır; “evrimsellik” içinden geçip devrimselliğe ulaşan “insan”ın doğasında gelişen ve dönüşen “dil olgusu”nu, “ussal bir sürecin uzantısı”na oturtur. Bu bağlamda “dil”, bir “töz” değil, “somut bir özdek”tir “eytişimsel düşün”e göre. Bireysellik, toplumsallık, evrensellik kavramları ve olguları da dilin dönüşümsel gelişimine katkıda bulunur. Doğanın insan üzerindeki özdeksel etkilerine, insanın doğasındaki gelişimsel oluşumları da ekleten eytişimsel düşün, “dil”i ne öz ne de bir “töz” olarak algılar. Aristoteles’in “öz”den anlatığı “altta bulunan düşün”cesini de hiçler. Altta, temelde duran “Tanrı” ve “ereksel” hiçbir şey, “insan”ın devingen doğasıyla uyuşamaz. Önceden var olan ve sunulan her şey insanın üretken yapısına aykırıdır. Doğal dönüşümler, evrensel dengeler, devrimsel işlevler, insanın katılımları ve devinimleriyle oluşur. Özdekselliğinde önemli olan “öz”, “töz” benzeri kavramları değil, özdeğin eytişimselliğidir. “Eytişimsel özdekçilik” de, devinimi savunur ve somutlaştırır. Ussallığını işlevselleştiren, anlaksallığını yaşama geçiren insanın bir özdek olarak “dil”in, günümüzdeki konumuna ulaşması doğaldır. “Dil olgusu”, el denli özgürlüğüne kavuştuğu sürece daha üretken daha yapıcı ve insanı, doğayı, evreni geliştirici bir kuşatıcılığa da iye olacaktır. Ne var ki düşünürler, bilimciler yine de “dil olgusu”nun salt bir özdek olduğunda birleşmemişler, özdekçiliğin anlatısını somut veriler doğrultusunda irdeleyememişlerdir.
Sorular, “dil sorunsalı”nda bir başka soruda düğümlenir: “Dil, bir töz de değilse, nedir?”
(V) Davranışbilim-Dirimbilim Etkileşim Süreci-Dil İlişkisi
“Ruhbilim, tinbilim” benzeri yaklaşımlarla anılan “psikoloji”, tinselliği davranışsallığa dönüştürdükten bu yana, “davranışbilim” olarak işlevselleşiyor, özellikle ve yoğunlukla “insan davranışları”nı çözümleme yollarını arıyor.
“Davranışbilim”, tarihsel görüngüde insanı açıklama uğraşına yöneldiğinde, uslu insan kavramıyla karşılaşır. “Homo-sapiens”, eşdeyişle “uslu-insan” kavramının açılımıysa; “homo, primates” (“ağaçsivrifarel”eri, “maymun”ları ve “insan”ları içeren memeliler) takımının “hominidae”, eşdeyişle “insangiller familyası”ndan günümüz “insan”ını da içeren tür; “sapiens”, ussal, evrimsel sürecinde varışlı, anlaklı davranışlarının dilsel iletişim yetisinin, beynin örgütsel değişiminin, ölçülerindeki artışın (bunu “fiziksel insanbilim” de doğruluyor) sonucu olduğunun ortaya konuşu biçimindedir. “Evrimsel süreç sonucunda anlaksal, ussal evrim olan insan, devrimselliğiyle dile varmıştır.” Dilsel iletişim yetisini kullanan, elin özgürleşmesiyle dik yürümesiyle bu olguya katkıda bulunan, gözlerin öne, beynin yukarıya duruşuyla uğrayan insandaki bu dönüşümselliği, davranışbilim kılar. “Dirimbilimsellik”le “davranışbilimsellik” arasındaki bu koşut ilinti “evrimsel süreç”ten geçip günümüzdeki konumuna ulaşan, düşünsel dilsel donanımını işlevselleştiren insanı açıklamada bir birlikteliği sergiler. Bu birliktelik, “ham-insandan bilge-insana dönüşüm”ün betimlemesidir.
“Konuşma” ve “anlama” olguları, “dil yetisi işlevselliği”, beynin sol yarım yuvarında yer alan dil özekinde sağlanır. Bu olguyu, yalnızca kalıtımbilimsel değişimle açımlamak olası değildir. “Dirimbilim”sel anlatı, “dil olgusu”nu açıklarken, evrimselliğin kalıtımsallığını da yer verir. Ne var ki, kalıtımsal etkenlerin yanı sıra, evrimsel değişimleri, gelişimleri ve dönüşümleri de derinlemesine vurgulamak gerekir. Türler arasındaki geçişlilik, ayıklanma süreçleri sonucunda, doğaya ve doğasına uyum içinde uyan insani kendini var olmaktan kurtarıp varoluşuma erişmek için uzunca bir süre uğraş vermiş, ussallığıyla “dil olgusu”na ulaşmış, kalıtımsallığın ötesinde, evrimselliğin devrimselliğe dönüşümünü gerçekleştirmiştir. “Dirimbilimsel söylem”le, “davranışbilimsel söylem”in ayırdı, burada yatar. Salt kalıtım değil, davranış biçimleri de önemlidir bu bağlamda. Davranışların değişiminde ise, ussal, anlıksal süreçleri içeren bir eytişim, devinim yatar. Devinim de buradadır; dönüştürmekte. İlkel, ham konumunda doğanın bir parçası olarak varlık süren, yaşamaya çabalayan, ölüm kalım savaşı veren, doğasında bulunan güçlü dirimlere karşı duran “insan, erk olmayı usuyla kazanmıştır.” “Us, el, dil birlikteliği”yle, insanın bugünkü konumuna ulaşmasında en önemli üç öğedir. “İçgüdüsellikten, usu ve eli yardımıyla sıyrılan insan”, bir düşün varlığı olabilmek için yüzyıllar boyu çabalamış, ürünler vermiş ve doğayı değiştirme yetisini göstermiştir. “Beynini geliştiren, konuşma ve anlama olgularını devindiren insan, sonunda, sesten söze, özce dile ulaşmıştır davranışbilim-dirimbilirim etkileşim sürecinde.”
“Dirimbilim”, bir yandan “insan yaşamının özerkliği ilkesi”nin ne denli önemli olduğunu vurgularken, öte yandan deneysel yöntemlerle gelişen bir doğa bilimi olma konumunun savunuculuğunu da üstletir, bu doğrultuda çabalar. Yaşamın her yerde yetkin olduğunu irdeler, her öngen-yapının, örgenbilimsel konumunca alıcı ve etkileyici türlerini betimlerken, “insan”da bir üçüncü dizgeyle karşılaşıyoruz: “Simge. (“Simge, düşünceyi doğurur.” / Paul Ricœu)
“Din” ve “sanat” (“Sanat” üzerine Ben Johnson, “sanatın düşmanı bilgisizliktir”, Hilaire-Germain-Edgar Degas, “sanatta hiçbir şey, dahası devinim bile rastlantı değildir”, Johann Wolfgang von Goethe, “sanat uzun, yaşam kısadır”, Herbert Reat, “sanat, insanın kendi insanlığını tanımasıdır”, Georges Seurat, “sanat, düzendir, Leonardo di ser Piero da Vinci, “güzel olan her şey insanın belleğinde yitebilir, ne var ki sanatta hiçbir zaman”, Albert Camus, “yeryuvar açık, aydınlık olsaydı, sanat olmazdı”, Oscar Fingal O’Flahertie Wills Wilde, “sanat, öykünmenin bittiği yerde başlar”, Honore dé -Balssa- Balzac, “sanatın görevi, doğayı ökünmek değil, anlamaktır” ve “ Albrecht Dürer, “sanat doğada gizlidir; onu oradan çıkarabilecekler, ona iye olurlar” der) dizgelerini içeren “söylence”lerde (Roland Barthes'e göre “söylence”, “dilin görece özerk bir dizgesi”yken, Claude Lévi-Strauss'a göre, “dilin altzamanlı ve eşzamanlı yönleri arasındaki olanaksız bileşim”dir ve amacı “bir çelişikliği giderebilecek mantıksal bir biçim/model sağlamak”tır.), “dil” de konumuna oturur. “Fiziksel, eşdeyişle doğasal evrenin simgesel evrenle buluştuğu imde buluşur insan.” Düşünsel-ussal hayvan görünümüne geçişin ana öğesi, ilkin “insan”ın duygularını ve duyumlarını, ardından da düşünlerini dışlaştıran “dil olgusu”dur. “Simgesel düşünce”, davranış, duyguların dilinden, önerme diline dek uzanır. “İnsan” ve “hayvan” ayrımının sınır imi de, burasıdır. “Hayvan”daki “kılgısal imgelem” ve “anlak”,” insan”daki “simgesel imgelem” ve anlağa dönüşememiştir. Bu bağlamda, “insan anlağı”nın, usun üstünlüğünden (!) çıkma bir işlev olarak (Wittgenstein, “dile getirilemeyecek olan vardır; bu kendini 'gösterir', bu gizemsel/mistik olandır” dese de) “doğaüstü” bir olgu değil, “bilinç içerikli bir süreç”tir “dil.”
“Davranışbilim”in “insan”ı, tavırlar, tutumlar ve davranışlar doğrultusunda çözümleme ereği, yaşamsal gereksinimlerini, uğraşlarını, üretkenliklerini sağlıklı bir konuma oturtabilen bireyler oluşturmaktadır. Bunu gerçeklerken, sayrılık konumundaki bireyleri sağaltarak, yaşamla barışık kılmayı da ilke edinir. Çağdaş davranışbilim birden çok yola, yönteme ve öğretiye dayanarak “insan davranışları”nı çözümler, temel sorunlarla kuşatılmış bireylerin sağlığına kavuşmasını diler. “Hayvan davranışları”ndan yola çıkarak, “insan”ın davranışlarına ulaşan, bunu temellendiren, doğru ve genel-geçer ilkelere, kurallara dayandıran, aktöreliği önemseyip bundan ödün vermeksizin “insan”ı yaşama katmayı, insan-yaşam arasındaki ilişkinin sürekliliğini sağlamaya çaba gösterir. Bu ilişkinin sürekliliğini sağlamaya çaba gösterir. Bu ilişkinin en işlevsel iki öğesiyse us ve dildir. “Us-dil birlikteliği” ne denli sağlıklı bir çizenek oluşturursa, “insan” için yaşam o denli üretken, yapıcı ve yaşantısal olur. Bireysel, toplumsal kaygıları taşıyan, bu kaygılardan savunma düzenekleriyle sıyrılamayan, çözümserliği yoğunlaşan “birey”lerin bireyselliklerindeki karmaşa, kopukluk, sayrılıklara, us sayrılıklarına neden olur. “İnsan”daki karmaşık yapı, ondaki duyu, algı, us dizgelerindeki devinimden olduğu denli, “dirimbilimsel yapı”sındaki devinimden olduğu denli, “dirimbilimsel yapısı”ndaki örgen örgütlenmesinden de ileri gelir. Örgensellikle tinsellik arasındaki uzlaşım, “ussal ve dilsel bir dirim” olarak “insan”ı varoluşturur; insan, üretken, simgeleştiren sanata ve yazına yönelen bir “ekin-yaratığı” biçiminde-biçeminde gelişimini sürdürür.
“İnan ve inanç gereksinimleri”ni karşılayan ve “Tanrı-sözleri” doğrultusunda, “yalvaçın elçiliği”ni içeren “dil olgusu”, yüzyıllar boyu “insan” yaşamını belirlemede etkin, işlevsel olmuştur; bu uğurda savaşımlar ve savaşlar verilmiştir kimi zaman insanların bölünmesi, kimi zaman da birleşmesi söz konusu olmuştur. Dinsel yapıtlar, betikler, hem o dine iye olan insanların Tanrı’ya ve yalvaçlarına karşı gönül borçlarını, bağlılıklarını yerine getirmelerine, hem de sanatsal ürünler oluşturmalarına yaramıştır. Yontuculuk, ressamlık, mimarlık benzeri uğraşlar, dinsel ürünler oluşturma yolunda nice sanatsal yapıtların sergilenmesine neden olmuş, “insan”ın üretken yanının dışa vurulmasını sağlamıştır. İnsanlar, bağlı bulundukları din doğrultusunda, o dinin ilkelerine, yaptırımlarına, yasaklarına ya da kurallar dizgesine dönük “duygu ve düşüncelerini sanat göstericiliğiyle yapıtlaştırma” olanağını yakalamışlardır. Bu bağlamda, “müziğin işlevi”ni de anmak gerekir. Her sanat türünü kendine özgü sesi ve sözü olduğu gibi müziğin de kendine özgü bir anlatı biçimi vardır. Seslerin, renklerin ya da susların anlattığı duygulara, dinsel bağlamda oluşturulan ezgilerin katkıları da yadsınamaz bir gerçektir. “Kuttörenler”indeki müzikler, sözlerin etkileriyle daha da anlam kazanır, dinsel boyun borçları, ödevleri böylelikle yerine getirilir.
Dinsel sanat ürünlerinin yanı sıra, hiçbir dinin etkisinde kalmaksızın (ki, Kierkegaard'a göre “güzelduyusal” olan bir “seçim” değil, “törebilimsel” olanın dile getirilişidir) salt “insan”ın içindeki yeryuvarı/dünyayı yansıtan sanat ürünleri de oluşturulmuş, sanatçının içselliğinde gizlenen öğeler, renkler, sesler, yontular dizgesinde yapıtlaştırılmıştır. Kimi ürünler somut verilere dayandırılırken, kimi ürünler de soyutluğu işlemiştir. Yüzyıllar boyu insanlığın beraberinde taşıdığı yaşamsal değerler, olgular, deneyimler, bilgiler ve görgüler, yapıtlarla günümüze dek uzanabilmiş; geçmiş yılların ve yerleşim bölgelerinin, toplumların ve yaşam biçimlerinin ayırdına varılabilinmiştir. “Bir sanat yapıtı, salt sanatçının içselliğini, düşsel ve düşünsel yanını ortaya koyabildiği gibi, bilgisel donanımları da açımlayabilme özelliğine iyedir.” Bir yapıttaki öykü, bize hangi yüzyıla ilişkin bir yaşamı dilediğinin göstergesi olabilir. Bir ezgideki sesler, titremler yine hangi çağa iye olduklarının tanıtlarını, imlerini bizlere sunabilir. Bir sanat ürünü (Wittgenstein, “sanat”ın “aşkınsal” olduğunu söylese de) bize açlık, savaş, ölüm, sevi, mut, erinç benzeri izlemleri verebilmektedir. Sanatçı olmak denli sanatsever olmak da önemlidir bu bağlamda. Paylaşım, o ürünü anlamada, çözümlemede ve betimlemede gösterir kendini. Bireysel ve toplumsal her ürün, sonunda insanlara ulaştığı sürece, bir veriş alış, bir paylaşım ve bir gelişim, değişim, dönüşüm söz konusudur. Sanatın bir işlevi de budur.
Öte yandan, “sanat” denli “yazın”ı önemini, işlevini irdelemeden geçmek olmaz. (Jacques Derrida’ya göre “yazı”, “söz”den önce gelir; “dil”ler, “dillemek/dile getirmek/konuşmak” içindir. “Söz”, üzerinde uzlaşılan “göstergeler”le “düşünceler”in, “yazı” da “söz”ün yerine geçer.) “Sözlü ve yazılı yazın”, insanlık tarihi denli eski ve insanı kuşatıcı, anlatıcı, algılayıcıdır. İnsanlık tarihi ilkinsandan, günümüze dek betimlendiğinde, biçimsiz ürünler denli yazılı ürünlere de denk düşülür. “Sesin söze dönüşümü, sanatsal, yaratıcı örgenlerin dışlaşması, insandaki yazınsallığın imleri olarak saptanmıştır.” “Hayvan”dan “insan”, eşdeyişle, maymundan maymunsan, insanımsı, insansı ve insana dönüşmenin tarihinde de bu ussallığın ve dilselliğin göstergeleri olarak, sanat ve yazın belirir. Yazılı yazın betikleri tam olarak bulunmasa da sözlü yazın söylemleri, söylenceleri, öyküleri kuşaktan kuşağa aktarılarak geçebilme olasılığını yakalamıştır. Her iki yazın türünün ürünleri tam olarak elde edilmiş ve günümüze aktarılamamıştır. “Uygulayımbilim”in günümüzdeki kalıcı ürünleri koruncaklaması yapıtların, verilerin silinip gitmesi sorunsalını ortadan kaldırmıştır. Ne var ki yine de tarihin sanatsal ve yazınsal ürünlerine ulaşma olanakları, “biliminsanları”nca zorlanmakta, insanın geçmişi üzerine bilgilenim uğraşları sürdürülmektedir. Bu bağlamda ussal, elsel ve dilsel yapıp-etmelerin, ürün vermelerin, yapıt sunmaların tarihinin yüzy%
