Tan Doğan: Yeni Bir Düşün / Felsefe Akımı - Veriselcilik XI

(b) “Beyin” Üzerine ya da “İnsan Beyindir”

“Beyin yapısı”,düşünsel, düşsel, düşüngüsel, bilimsel, tinsel, davranışsal benzeri nice sürecin “tohum”u. “Beyni, dolayısıyla beynin yapısını oluşturan ne?” diye bir soru sorulduğunda, “Töz sorunsalı”na uzanmak söz konusu. [“Evren”de bir amaçlılık var mı? “Yeryuvar”ın oluşumunun gerekliliği nedir? “Yaşam”ın/ “yaşama”nın anlamı ne? Her şeyin “biricik/ilk yaratıcı”sı ne / kim? benzeri sorular, bu “sorunsal”da yer almakta ve gerçek/somut/açık-seçik olarak “us”un onayacağı/ evetleyeceği (ya da bilimsel olarak sunulacağı/açıklanacağı/sergileneceği) bir yanıta ulaşılmış değil.]

Nasıl oluştuğunu bilemediğimiz, özellikle “insan”da gelişmişliği fazla diye (“insan” üzerinden giderek -yine “insanca” /“insanın insan üzerine ortaya koyduğu bir saptama”yla- dile getirdiğimiz “somut bir örgen/organ” olan “beyin”, salt “düşünsel/ussal süreçler”i -ve uzantılarını- değil, “duygusal, düşsel, düşülküsel süreçleri” de belirlemekte. “İnsan”ın organik, “tensel”, “dizgesel” (sinir, kas, iskelet), “tinsel” (ekin, sanat, düşün/felsefe, yazın, siyasa benzeri “insan”ı belirleyici olgular), “davranışsal”, “duyusal” tüm devinimlerinin (ve durağanlıklarının) “öz”ünde/ “temel”inde “beynin varlığı” ve işlev(ler)i “ana neden (bu da insanın “arkhe”si...) “İnsanı 'insan' kılan ve belirleyen” başka bir şey değil.

“İnsan”dan söz açıldığında, “beynin varlığı”nı/“konum”unu/ “işlev”ini dile getirmek ne denli kaçınılmazsa, “insanın yokluğu”ndan söz açıldığında, “beynin yokluğu”nu dile getirmek de o denli kaçınılmazdır -bir “sayrılık” olarak adlandırılan “beyin ölümü”, “beden”in “yaşam”asına karşın, (“sayrılık bağlamı”nda) “insanın ölümü”dür gerçekte. Eşdeyişle “beynin olmadığı ya da öldüğü yerde 'insan'dan söz açılamaz.” Bir avuç kadar olan “beyin”, salt bir organ değil, bir “örgen”, bir “yaşam”, bir “yeryuvar/dünya”, bir “evren”dir “insan” için...

Ne yazık ki hiçbir “insan” (ve de “dirim” /“canlı”), kendi beynini (hiçbir şeyini) belirleyemiyor/ biçimlendiremiyor. Elde olan “beyin”le yetinmek, onun yapısı ve içeriği doğrultusunda “yaşamak” /“yaşam sürmek” zorunda kalan her “insan”, “tüm yaşamsal işlevler”inde “beyninin buyrukları”nı yerine getiriyor. “Uslamlama” /“usa vurma” /“akıl yürütme” /“mantık yürütme”, “anlak”ı/ “zekâ”yı kullanma, “deneyimler” edinme, “duygusallaşma” ya da “duygu edimleri”ni (sevgi, öfke, nefret, acıma benzeri) sürdürme, “beynin uzantıları” olsa da her biri birer ayrıntı konumuna düşmekte “beynin kendisi”nin yanında (“Tanrıbilimsel” bir “söylem”le, “beyin Tanrı”ysa, onun dışında kalan, ona bağımlı olan her şey “Tanrı yaratısı” olmakta -ister “Tanrıtanımaz” olarak “Tanrı”yı yadsısın, isterse onasın/evetlesin...)

Somut olan ve bir “organ” olmaktan çok fazla bir “yapı” olan “beyin”, salt “somut” olanları değil, “soyut” olanları ya da “olasılıklar”ı da belirlemekle, yönlendirmekle, özce yönetmekle, “erk” (güç, otorite, iktidar) konumundadır. “İnsanı 'insan' kılan, belirleyen” ne varsa, “beynin erk olma özelliği”nin ürünleridir. “İnsan”a özgü her ürünün “tohum”u olan “beyin” sustuğunda, “insan”ın içinde, dışında yürüryen/seslenen ne varsa, susar. Ne “ilkel duygu ve davranışlar” (id/ alt ben) kalır, ne “bireysel, kişisel varlık alan(lar)ı” (ego/ben) yaşama geçer, ne de “toplumsal edimler” (süper ego/üst ben) söz konusu olur bu “susku”da...

“Düşün/felsefe”, “düşüngü/ideolojil”; “yazın/edebiyat”, “sanat”, “bilim” benzeri “yeryuvar biçimleri” (“statüler” ve “roller” de); uyku, rüya, düş; gerçek, yalan, soyut, somut, “anlam” ve “değer” ya da ne varsa, ne yoksa (“zaman” ve “uzam” bile) “dil”ini yutar “beynin sessizliği”nde, “sonsuz suskusu”nda ya da “son”unda...

Bunun için “insan 'beynin'le var” ya da “elde var beyin...” Bunun için ister “Tanrı”ya, ister yazgısallığa, ister ülküselliğe/idealizme, ister özdekçiliğe/maddeciliğe/materyalizme, ister hiççiliğe/nihilizme, ister varoluşçuluğa/egzistansiyalizme, ister sezgiciliğe / entüisyonizme, ister Tanrı- doğasılığa/doğacılığa pantaizme... neye/nereye başvurur ya da sığınılırsa sığınılsın, “anlam”ı nerede bulmaya çalışılırsa çalışılsın –‘hiççilik’düşününe/felsefesine karşın- “beyinsiz bir 'insan', 'hiç'tir.” İmdi -belki de “insan” için -“ilk ve son söz”olarak- denebilir ki, “insan, beyindir.” (Krotonlu Alkmeon'un öğretisi: “Bütün duyu örgenlerinin ve duyguların herhangi bir biçimde beyinle bağlantıları vardır. Bundan ötürüdür ki, beyin sarsıldığı ve yerini değiştirdiği zaman, bunlara inme iner, çünkü, bu, duyu örgenlerinin oluştukları 'boruları tıkar.' - İşitme, görme, koklama algılarını yaptıran beyindir; bunlardan bellek ve düşünmek doğar, bellek ve düşünmekten de yatışıp dinlenmişlerse, bilgi oluşur.”)

“İnsan”ın bir “alt varlık alanı” olarak “beyin”, “insan” için ne denli “önemli” -ve “değer”li- olursa olsun, “kendini seçemeyiş” konumundan sıyrılamamakta, “insan”ın “örgen”i olarak, “insan”la birlikte “yeryuvar”a ve “doğa”ya bırakılmakta/fırlatılmakta ya da katılmaktadır. Yaratımını/oluşumunu gerçekleştiremeyen “insan”ın, “beyni” -ya da beynini- gerçekleştirmesi de olası değil. Somut olan ve bir “organ” olmaktan çok fazla bir “yapı” olan “beyin”, salt “somut” olanları değil, “soyut” olanları ya da “olasılıklar”ı da belirlemekle, yönlendirmekle, özce yönetmekle “erk” konumunda olsa da, bu “erklik”, “saltık bir erklik” değil, “saltık eksik erklik”tir. “İnsan”ın “kendini seçme saltık özgür istinci” olamadığından, beyinin de “saltık özgür istenç konum”u yoktur. Eşdeyişle “beyin”, bir “alt varlık alanı” olan “insan”ın, “alt varlık alanı”dır. “Tüm verisel alanlar”dan biri olarak, “verisel”dir. “Doğrudan yarattığı bir şey” yoktur. “Beyin” için, “verisel bilgiler” doğrultusunda “saltık eksik dolaylı bir yaratım konumu” söz konusu olabilir ancak. “Sığ/sınırlı us”a iye olan “beyin”, “insan”ın “saltık anlak”la “kendini seçemeyiş”inde de “eksik örgen” olduğunu göstermektedir. “İnsan”ın “alt varlık alanı” olarak “beyin”, kendi “alt varlık alanı” olan “düşünme” bağlamında, “uslamlama” -“usa vurma”/“akıl yürütme”/“mantık yürütme”- “edim”ini gerçekleştiriken bile, “saltık eksik verili tüm alanlar”a bağımlı, onlarla “ilinti” içinde olduğundan, “saltık etken” değil, “saltık eksik edilgen” konumdadır. [Bu konum, -“insan”ın “alt varlık alanı” olarak- “beyin-tüm varlık alanlar ilintisi”nde görülmektedir. “Tüm varlık alanları”nın birbirini “birlikte yaratma/oluşturma” konumunda “insan”ın işlevi neyse, “insan”ın “alt varlık alanı” olarak “beynin işlevi” de -o oranda ve azımsanamayacak denli- odur. “Beynin”, “Veriselci Ağaç”ın “sıradüzen”i doğrultusunda “en üst varlık alanı” olarak “Töz”den başlayıp, “alt alanlar sıralaması”nda yer alan “evren”le, “yeryuvar”la, “doğa”yla -doğal olarak “beden”le/ “gövde”yle ve “insan”la- (yukarıdan aşağıya-aşağıdan yukarıya doğru) “dikey”, “organlar”la ve “ten”le/“deri”yle “yatay” ve “alt alanları”yla “ilinti”si vardır. Hiçbir “alan”ın “saltıklık” konumu, dahası “saltık erk”liği söz konusu değildir. Her “alan”, diğer “alan”a “verdiği” ya da “tüm varlık alanları”yla değişm/dönüşüm, etkileşim ve eytişim bağlamında bir paylaşımla, “doğal/kendiliğindenlik birlikteliği”nce “varlık” kazanır. “Tüm varlık alanları”nın birbirini “birlikte yaratma/oluşturma” konumu, “beynin alt alt alanı” olan “sanat” için ne denli geçerliyse, “”beyin” için de, o oranda geçerlidir.] “Saltık eksik verili tüm alanlar”a bağımlı, onlarla “ilinti” içinde olduğundan “saltık eksik edilgen” konumda olan “beyin”, “verisel konumu”ndan ötürü, -“verisel bir alt varlık alanı” olarak- “saltık eksik verisel”dir.

 

(c) “Dil” Üzerine ya da “Dil Düşünü/Felsefesi” Bağlamında “Dil”

“Veriselci Ağaç”ta “beyin”le doğrudan ilintili olan “alt alanlar”dan biri de “dil”dir. “Düşünce”yle sıkıbağı olan “dil”, “düşüncenin eli” denlidir. (Montaigne, “düşünce ve sanat adamları sözleri ve yazılarıyla dile değer kazandırırlar” der.) Bu bağlamda “dil olgusu”nu başlı başına irdelemek, “dil düşünü/felsefesi” bağlamında açımlamak kaçınılmaz görünmekte. (Louis Hjelmslev'e göre “dil”, “kendi başına incelenmesi ve çözümlenmesi gereken bir birey-üstü kurum”, Wittgenstein'e göreyse, “açılış tümceleri”ne indirgenmeleri olası olan tümcelerin karmaşık ilintisi”dir. Theodor Adorno'ya göre “dil”, felsefedeki konumunu bırakacak olsaydı, felsefe “bilim gibi bir şey” olurdu. Jean- François Lyotard'a göreyse “bilim”, bir “dil oyunu”dur. Ferdindand De Saussure'a göre “dil” olgusunda, “ad”la “nesne”si arasında kendine özgü bir tür bağ vardır. Jürgen Habermas'taysa, varsayımsal bir ileti/mesaj göndericisi ve alıscısını temel alan ülküsel biçim yoluyla çözümleme bağı söz konusudur.)

Öncelikle “dil”in “dirimbilim”le, “fiziksel insanbilim”le, “özdekçilik-ülküselcilik”le, “töz”le, “davranışbilim-dirimbilim etkileşim süreci”yle, “usçuluk, olguculuk, deneycilik, tanrıbilimcilik, insanbilimcilik”le “ilişki”sini ele alacak, irdeleyecek, açımlayacak, “dil”in “veriselcilik düşünü/felsefesi”ndeki yerini sona saklayacağız.

“Dil” olgusunu irdelemek, “dil düşünü/felsefesi”ni, dilbilimini, dilbilgisini, eşdeyişle, dilin yapısını, özünü, derinliğini, içeriğini inceleyen düşün dalının içerdiği “anlam”ı, bir dilin söz, ses, tümce, biçim yapısını, birimlerini, bir dizge doğrultusunda dönüşümsel yaklaşımla incelemeyi, bir dilin özünde duran özellikleri, kurallar bütününce betimlemeyi sağlamak, salt bu bağlama dayanarak dili değerlemek, betimlemek anlamına gelmez. “Dil düşünü”, “dil olgusu”nu incelerken, “dilin yapısallığı”nı derinlemesine ele alır, özünde gerçekleşen oluşumları düşünsel bir yaklaşımla değerlendirir, böylece anlamın önemini ortaya çıkarır. Bir sözün, sözcüğün dile getirdiği anlattığı düşün olan anlam, doğrudan “dil düşünü”nün / “felsefesi”nin içeriğidir. Dilin irdelenmesi söz edildiğinde dil düşünü, bu olguyu salt anlam bağlamında önemser, değerler, açımlar. Özünün oluşumunu, yapısının dizgeselliğini, çıkış imini ve dayanaklarını, anlam kavramı uzantısında “us”a vurur. (“Dilin, usundan öne çıkmasın.” / Sparta'lı Khilon) “Dil olgusu”nun temeline, köküne, kaynağına bu bağlamda uzanması, betimlemesi, kuşatıcı olarak gerçekleşmesi, alam kavramının dışında olası değildir.Ne var ki böylesi bir yaklaşım, eşdeyişle, “dil düşünü/felsefesi”, “dil olgusu”nun derinlemesine irdelenmesinde yardımcılığını hiçlememiş, dışlamamıştır; çözümserliğin gerçekleşmemesine karşın. (Emile Benveniste'nin “düşüncenin doğru çerçevesini kavramaya çalışan herkes, dil ulamlarıyla/kategorileriyle karşı karşıya gelir” sözünü “dil-düşün bağı” bağlamında imlemek olası.)

“Dilbilim” bağlamında irdelenen “dil olgusu”, dilin tümel açılımını gerçeklemede yetkin, donanımlı sayılmaz. Bir dilin ses, söz, biçim ve tümce yapısını ele alıp incelemek, dil olgusunu derinlemesine açıklamaz. [Roman Jakobson'a göre “dil”, anlamlar dizgesi olup, konuşma (Konuş ki seni görebileyim” / Ben Johnson) seslerden değil, sesbirimlerinden oluşur ki, “verili bir dilde birbirinden ayrı anlamdaki sözcükleri ayırt etmek için kullanılan bir koşut zamanlı ses özellikleri kümesi”dir.] İşlevsel betimleme, kılgısal anlatı, köksel irdeleme değildir. Dilin kaynağı dile getirmede bu dört öğe, kavram, tümden bir somutlama sağlamaz. Üstelik, dilin bilimlerini bir dizgeye dayanarak, bir doğrultu çizerek ya da çizemsel, çizgesel, geleneksel dönüşümlerle incelemek, dilbilimsel bir yaklaşım olduğu denli, dil olgusunun temeline inilmeye yönelik olmaz. Dilin irdelenmesinde, dilbilimden yararlanmayı yadsımak da ussal sayılmaz.

“Dil düşünü/felsefesi”, dilbilimi, dil olgusunun açıklanmasında dışlanmazken, bir başına bağlam olarak dilbilgisiyle karşılaşılmaktadır. Burada, kuralcı bir tutum, yaklaşım söz konusudur. Bir dilin kökünde, temelinde bulunan özellikler, kurallar bütününce betimlenmektedir. Ne var ki bu yaklaşım da, dilin irdelenmesine yetmez, öte yandan yoksanmaz.

“İnsan”ın doğal yaratısı, bireysel değerlerin toplumsallaşması, özgüsel düşünü ve bilinci bağlamında dil, bir önkoşulu ya da sonereği açımlamada, köküne, kaynağına inilmesi bakımından bir güçlüğü, bir zorunlu zorluğu beraberinde taşır.

Yine de dil olgusunu irdeleme, açıklama uğraşı içinde olmak, bunu önemsemek, azımsanamaz bir işlevdir. Bu uğraş içinde yer alan bağlamları dillemek, açımlamak, yolculukta bir im de olsa değerli, anlamlı. “Bağlamlar”a gelince: “Dirimbilim”, “fiziksel insanbilim”, “özdekçilik-ülkücülük” ya da “evrim-devrim”, “töz”, “davranışbilim-dirimbilim” etkileşim süreci olarak sıralanabilir.

 

(I) Dirimbilim-Dil İlişkisi

“Bitki-İnsan-Hayvan.” “Dirimbilim” dendiğinde, ilkin usa gelen bu üçlüdür. “Dirimsellik”, her üçü için geçerli olduğu denli, özellik bakımından aynılık göstermez. Dirim türleri bağlamında aynıyken, dirimsel işlevsellik bağlamında ayrıdırlar.

 Bulunduğu ortama, yere, kökleriyle tutunan, bağlanan ve gelişen, ardından döl veren ve dirimselliğini korumak koşuluyla, yaşamsallığını sonlayan dirimlerin genel adıdır “bitki.”

İki elini kullanan, iki ayağı üzerinde durabilen ve devinen, dolaşan, sözle anlaşan, düşün yetisi, usa vurumu söz konusu olan, en gelişmiş dirim nitelemesi yapılan türün adıdır “insan.”

“Bireysellik”ten öte türünün tüm bireylerinde ortaklaşalığı, “eğitimsellik”ten öte kendiliğindenliği, “tinsellik”ten öte tenselliği, “düşünsellik”ten, “denetimsellik”ten öte soyaçekimliliği, “anlaksallık”tan, “toplumsallık”tan “töresellik”ten öte, çevreselliği içeren içüdüsel yapının (Arapça “ölüm”e karşı “yaşam”ı dile getiren dirimin) adıdır “hayvan.”

Tanımlamalara bakıldığında, üç dirim arasında bulunan öznel, özgün, özgür öğenin ayırdına varılır: “Us.” Bireysellikten toplumsallığa, tüketkenlikten üretkenliğe, durağanlıktan devingenliğe uzanan bir “düşünsellik.” Değişimi, dönüşümü gerçekleyen bir düzendışı, konumöte aykırı duruş. Doğayı ve doğasını başkalaştırma “erk”i, “yeti”si. Var olmanın dışında bir varoluş. Uygulayımsal yaratı.

“Güdümbilimci”ler, “bitki yaşamları”, devinimleri üzerine kuramsal yaklaşımlarda, anlatılarda bulunsalar da “hayvanbilimci”ler, “hayvan türlerinin kökeni” üzerine çıkarımlar oluştursalar da “insan ussallığı”nın yaratıları denli somut örneklerle, ürünlerle, “us” bağlamında doyuma ulaşabildikleri söylenemez.

 “Us”, dirim türleri arasında bir somut ayırttır. Yapıp-etmelerin, dönüştürmelerin, biçimsel-biçemsel birlikteliklerin, ekinsel oluşturmaların, sanatsal yapıtlaştırmaların, bilimsel yaratıların, türetmelerin ve toplumsal devinimlerin ayırdında durur “us.” Bu anlamda, “dil olgusu”nun betimselliğini sergiler. “Dil, uzantısıdır usun.” Anlıksallığı, anlaksallığı imler. İç-dış birlikteliğinin göstergeliğini sunar. Gizil-belirgin arasındaki eytişimi sergiler. Soyut-somut ilintisini anlatır. Usa övgünün sonlanması, usun bittiği yerde başlar.

İmdi, “hayvan”dan “insan”a uzanan bir izlemin izleksel anlatımından söz açmalı. Bir dirimi ötekinden ayırt eden dışsal ve içsel özyapılarını zamanla kesintisiz gelişimi yolunda geçirdiği bir dizi değişim olan “evrim”in, hızlı, geniş kapsamlı ve köklü olarak yerleşik düzeni niteliksel değiştirme yeniden biçimlendirme eylemi olan “devrim”le gerçekleşmeye ereklendiği, bu düzenekte uğraş verdiği bağlam, hayvandan insana bir izlemdir.

Doğanın evrimini açıklayan kuram, eşdeyişle “Darwincilik”, dirim doğanın evrimle oluşup, “evren”in itici gücü olan “yaşam kavgası”nın sonucunda bir “doğal ayıklanma süreci”yle, “insanın, bir hayvan türünden oluştuğu”nu imler. “Yeryuvar” üzerinde yaşama uygun alanın ve koşulların sınırlılığı, bu kavganın güçlü olan “soyaçekim”le yaşamını sürdürür ve yeni türlerin oluşumuna katkıda bulunur. “Türlerin türemeleri”ni Charles Robert Darwin, “doğal etkenlerin eytişimi”ne, “devinim”ine bağlar. Bu “eytişimin ve devinimin sürekliliği”, uzun bir süreç kapsamında gerçekleşir ve bugünkü biçimlere ulaşır düşününü taşır. Darwin’e göre, kimi yollar, yöntemler, açıklama çabaları yetersizdir. O, “yaratımcılık”, “tinselcilik”, “ülküsellik” ve “fiziköte” kuramların birer kısırdöngüden başka bir şey olmadığını vurgular.

“İnsanın, bir hayvan türünden oluştuğu”nu savunan Darwin, doğadaki “ayıklanma süreci”nin işlevini anlatırken, geri kalanların yeni oluşumlara uzandığını vurgular. Bu uzanım, türden türe bir geçişliliğin muştusudur. Yiten türler ve yenilerinin oluşumu bir “devinim”dir. Bu devinim, doğal etkenlerin yardımıyla gerçekleşir ve bir varoluş kavgasına yönelir. “Hayvanın insana dönüşmesi” de bunun sonucudur. “İnsan”a dönüşümün en belirgin özellikleriyse, “us” ve “dil” olarak imlenir. “Dirimbilim”le “dil” ilişkisi, değişimle dönüşümün irdelenmesinde anlamlaşır. Yüzyıllara dayanan bu uzun süreçte, “insan” denli “dil”in de “evrim”i, yolculuğunu sürdürmektedir. “Us-dil ilintisi”yle, varolmadan varoluşa geçmekse, başlı başına bir dönüşümdür. “Doğa”nın, “insan doğası”yla savaşımı, güçlülük ilkesiyle ayakta kalan bir türün utkusuyla sonuçlanır; gelişimsel süreçse, devinimlerle yol alır.

 

(II) Fiziksel İnsanbilim-Dil İlişkisi

Kuramsal yaklaşımlar ve belgesel sunular, sonuçta “insan”ı yakalama, “kök”lerine inmeyi erekleme ülküsünü güder. Somut kanıtlarla soyut varsayımlar birbirinden ayrı durur gibi görünseler de, ortak uğraş doğrultusunda, bir ereğe yönelik çabalarda, aynı yolun yolculuğunda barışıklığı seçerler. “Hayvanbilim”le “insanbilim” arasındaki paylaşımsal gidişgeliş de böyledir. Hayvanı irdelemek, insanı irdelemeye koşut bir “bilgi”lenimi gerekli kılıyorsa, uçlarından ortaya doğru bir çekilme, birleşim söz konusu edilir. Yaşamı, dünyayı, evreni açıklamanın belki de biricik yöntemi, her tür verinin ortaya çıkarılmasında tüm bilimlere düşen eli açıklıktır. “Ussallık” da bunu gerektirir. “Davranışbilim”den “toplumbilim”e, “hayvanbilim”den “insanbilim”e, eytişimsel özdekçilikten ülküselciliğe, usçuluktan kökenbilime dek “insan”ı, “doğa”yı, “yaşam”ı açımlama çabalarına tüm “dilbilim” dalları ve yetkinleri katılmalıdır.

“Fiziksel insanbilim”, bu bağlamda “hayvanbilim”le yakın ilişki, bilgi alışverişi içindedir. “İnsanlığın evrimi” üzerinde, “hayvandan insana geçiş”i birlikte irdeleme çabası sürmektedir.

“Doğa”nın bölgelere göre konumu, “yeryuvar”ın üst yerucundan alt yerucuna dek değişiklikler gösterir. Toprağın verimliliği, bölgesel koşulların yanı sıra, hayvanlara da bağlıdır. Doğal dengenin türler üzerindeki etkisiyle kaçınılmaz bir son, yadsınamaz bir gerçektir. Isı, ışık, yel, yağmur benzeri etkenler, doğadaki ayrımlara nedendir. Verimli-verimsiz, kurak, sulak bölgeler, sıcak-soğuk iklimler, çeşitli türlerin oluşumunu gerçekleşmiştir. Güçsel dengenin doğal dengeyle olan çatışkısı ve uyumu, çelişkisel bir konum doğurur; türlerin yapısallığıysa bu bağlamda oluşur. Güç koşullarda yaşam savaşımı veren türlerle kolay koşullarda barışık yaşayan türler arasındaki yapısal ayrım, bedensel görünüm, davranışsal karşıtlık, böylesi nedenlere dayanır.

 Günümüzden yaklaşık yirmi beş milyon yıl önce, Doğu Afrika’nın doğal koşullarının olumsuzlaşması, ormanların kıraçlaşması, “maymunsan” ya da “maymun-insan” denen “başman”ı, bir başka ortam aramaya zorlamış, alıştığı ortamın dışına itilme konumunu yaşama zorunluluğu, “ön-ayaklı” devinimden sıyrılıp “iki-ayaklı” devinime ulaşmasını sağlamıştır. İki ayağı üzerinde devinmesi, “dik-yürüme”si gerçeğini beraberinde getirince de, “iki-ayaklı dik-yürüyen” bir tür olarak önce “insanımsı”, ardından “insansı” bir görünüme ulaşmıştır.

“İlk-insan”ın oluşumu, günümüzden yaklaşık bir milyon öncesine dayandırılmakta, dik-yürüme olgusuyla da, başın üstündeki gözlerin daha aşağıya kayarak, yerini beyne bıraktığı varsayımı üzerinde durulmaktadır. Maymundan “maymunsan”a, “maymunsan”dan “insanımsı”ya, “insanımsı”dan “insansı”ya, sonunda da düşünen hayvandan öte, “insan”a dönüşüm gerçekleşmiştir.

Bir solukta söylenen bu gerçek, uzunca bir süreçtir. Doğal koşulların dirimler üzerinde oluşturduğu değişim, dönüşümlere geçer, bu da bir türden bir başka türe geçişi sağlar. “İnsan”ın, günümüzdeki konumuna, biçimine ulaşması, bu sürecin azımsanamayacak denli uzun olduğunun, “maymundan insana geçiş”in yüz yıllar aldığının göstergesidir. (“Biz sıradan ortalama bir yıldızı olan ufak bir gezegendeki gelişmiş maymun türleriyiz. Ancak evreni anlayabiliyoruz. İşte bu bizi çok özel kılıyor.” / Hawking)

Bu “fiziksel insanbilim” görüsü böyleyken, bir başkası “insansı”nın iki ayaklı dik-yürümesinin, zamanla tutunma konumundan sıyrılmasındaki önemi vurgular ve “el”in işlevi üzerinde yoğunlaşır. Yeme örgeni olan “el”deki işlevsel atılım, değişim, “el”in özgürleşmesinin uzantısı olmuş, bağımsız devinen bu örgen, yeme örgenlerinde de değişimlere yol açmıştır. Diş, çene, ağızdaki yoğun ve kaba kullanım “dil”de de kendini göstermiş, gelişim sürecine dayalı “ses-çıkarma” olgusu gerçeklenmiştir. “Ses”in “dil”e dönüşümüyse, bir evrimsel sürecin vargısıdır. “El”in özgürleşmesinin “dil”e uzanımı, bu süreç sonunda gerçeklenmiş, büyük beyninin “anlak”a eşkoşulması, konuşma örgenlerindeki değişimle “ses”e erişmiştir.

“İnsan”ın, başman ya da ilkel konumdan bugünlere ulaşmasına dek geçen süre, salt gün bilgisel bir zaman dilimi değil, “bireysel, toplumsal ve ekinsel bağlam”da, bir donanımlı üretim sürecidir de. “İnsan”, donanımsallığını, doğal ortamların koşullarını değiştirmekle gerçekleşmiş, “el”ini özgürce kullanabilmesiyle de, üretkenliğinin sınırlarını aşmasını bilmiştir. Üretkenliği, salt “el” bağlamından ötürü değildir. Anlaksal yanı, düşünsel etkinliği, “ses-dil arasındaki ilinti”yi doğurmuş, konuşma örgenlerinin anlağa koşut gelişimi ise, “dilsellik görüngesi” doğrultusunda anlamlaşmıştır.

“Ham-insan”ın, eşdeyişi “ilkel insan”ın “bilge-insan&%3

31/03/2026
16