Tan Doğan: Yeni Bir Düşün / Felsefe Akımı - Veriselcilik (\"Veriselcilik Düşünü\"ne Yolculanırken)

(2) “Verili”yi Açımlarken ya da “Veriselcilik Düşünü”ne / “Felsefesi”ne Yolculanırken...

“Verili beden, beyin, us ve anlak”ladır (Stephen William Hawking’e göre “anlak, değişime ayak uydurma yeteneğidir.”) tüm düşündüklerimiz, düşlediklerimiz ve her türlü yapıp yıkmalarımız... Bunu bildiğimizce dillemekteyiz ki, bu da “bilinemezcilik”ten başka bir şey değil. (Bu konum, ileride “saltık eksik veriselcilik” olacaktır.) Yeryuvara gelişini “özgür istenç”le gerçekleştiremeyen “insan”, ne kendini yaratmakta/oluşturmakta ne de seçimlerini “saltık bir us”la yaşama geçirmektedir. “Sanı”larının ağında, bir “ben sayrılığı”yla, “erk sanrılığı”nı sürer gibi yapıp, doğurulurluğu denli, ölünürlüğünü “zaman”sal ve “uzam”sal olarak yaşamaktadır/yaşatılmaktadır. (“Ölüm varsa ben yokum, ben varsam ölüm yok; neden korkayım ki.” / Epiküros) Yaşarken kendininmişçesine yaptığı “seçimler”inin, kendisinin olmadığını da anlamak istememekte bir türlü. (Jean-Paul Charles Aymard Sartre, “Varoluş özden önce gelir,” der. “Veriselcilik”se, “saltık eksik verisel alanlar”la birlikte “insanın var olması -“varoluş” ve “öz” de bunun içinde- süreğendir/süreklidir” der.) Başlangıcında, yeryuvara getirilmeden/bırakılmadan/terk edilmeden/cezalandırılmadan/fırlatılmadan önceki zaman diliminde “kendini belirlemek”ten öte bir konumda olduğunu algılayamadığı/anlayamadığı gibi, sonrasında da “belirsizliğinin belirliliğinde” ya da “önsel” belirleniminde söz iyesi olmamasına karşın, sonsal belirlemelerinde “seçici” olduğu düşüncesinde diretmekteki anlamsızlığı da algılayamamakta/anlayamamakta. (Martin Heidegger, “ ‘Dünyada-olmak’, öteden beri düşkünlüktür,” der.)

 Karmaşık bir durum yok: Hiçbir varlık -“insan” da bunun içinde- “özgür istenç”le “kendini seçme”yi gerçekleştiremediği sürece, “kendi” değildir. “Raslantısallık”tan, “özdeksellik”ten “saltıksızlık”tan, “zorunsuzluk”tan ya da “nedensizlik”ten yana zar atarak düşeş getirmek de “şans”ına olanak sağlayamayan “insan” için olası görünmemekte -işini/yaşamını “şans”a bırakmak söz konusuysa, bu da bir başka “ağlanası/acınası gülünçlük...”

Hiçbir düşün/felsefe, düşüngü, siyasa, sanat, bilim “töz”ü açıklayabilmiş değil -Tanrıbilimsellikse bir inançtan/inanmaktan öte değil. “İlk neden”i bilen de yok. (Georg Philipp Friedrich Freiherr von Hardenberg Novalis, “yaşam bize verilen değil, bizce yaratılan bir yapıt olmalıdır” dese de) “yaşamın/yaşamanın değeri”nde ya da “evrenin oluşumu”nda, bu bağlamda “insanın varlık nedeni”nde bir “anlam” açıklaması da yapılmış/bulunmuş değil. “Uzam”ı ve “zaman”ı yaratamayan/oluşturamayan “insan”ın, “kendini yaratması/oluşturtması”ysa olası değil. (Gaston Bachelard, “kişinin baktığı, incelediği uzay, felsefesel bakımdan, kişinin gördüğü uzaydan çok ayrıdır” dese de uzayda “zaman” içinde yer kaplama olan “uzam”ı hangi “bakımdan” görürsek görelim, bir “yaratımsal bakış” söz konusu olmadığından, o da “verili” olmanın ötesine geçememektedir -söz konusu sözün de “verili”liği denli...)

“Tanrı-insan” -ya da “Tanrı-doğa”- düşünüyse, salt bir düşündür. “Sığ/sınırlı us”la bir “vargı” -ya da “çıkarım”- gibi görünen, bir başka yanılsamadır. “İnsan”ın yarattığı/oluşturduğu bir “kendilik süreci” olmadığından, sonraki “zaman” dilimlerinde ediğini sandıkları da “kendilik süreci” değildir.

“Varoluşçuluk” düşününde yer alan “kendinde şey”le “kendi için şey” kavramları da, “özgür istenç”le “kendini yaratamayan/oluşturamayan” bir “varlık” olan “insan” -ve de tüm “varlık alanları”- için “bir şey”i karşılamamakta, bir “anlam” ve “değer”e karşılık gelmemektedir. (“Var olmayandan oluşma olamaz asla, / Yapılmamış ve işitilmemiş var olanın yok olması; / Nereye konulmuşsa orada olacaktır sürekli. / Ne boş ne de taşmış bir şey var evren-bütününde. / Boş değil evren-bütününde hiçbir şey; nereden eklenecek bir şey?” / Empedokles

“Hiççilik” düşünü doğrultusunda her şeyi “hiç” olarak adlandırmaksa, -“bilinemezcilik”le bir ilinti içinde olsa da, -“verili us”la yaşam süren “insan” için “verilik” olgusunu yoksamak olacağından- yine bir “anlam” ve “değer” içermeyeceğinden, “saltık bir açıklama” sayılmaz.

“Böyle olduğu için böyle” düşüncesiyse, bir başka “bilinemezcilik” ilintisidir. Bir “çaresizlik”, bir “boyun eğiş”, bir “yazgıcılık”tan öte bir şey değil ki, “insan”ın “sığ/sınırlı us”unu, bir başka onaylama söylemiyle aşamayışının göstergelerinden biridir.

“Dinsel söylem”se en kolay “yol”: “Tanrı tözdür”, “her şeyin yaratıcısıdır”, “ondan gelinip ona dönülür” dendikte, “insana kalan bir şey” de yoktur “inanma” ve “tapınma”nın dışında. “Sığ/sınırlı us”la “Tanrı”yı aramak, anlamak ve bu bağlamda dinsel görevleri “yüce betikler”in/“kutsal kitaplar”ın sözleri ve “yalvaçların söylemleri” doğrultusunda yerine getirmek, “kendini seçemeyen insan”ın “biricik seçimi” olarak, ilk ve son çıkış imi diye sunulmaktadır -ki, bu da bir “seçeneksiz”liktir. “Bilgi doğuştandır” düşüncesi, “ülküsellik” düşünü bağlamında “insan”da bulunduğundan, “insan”a kalan, söz konusu “Tanrı-bilgisi”ne, onu “anımsama”yı başararak, ulaşmaktır. “Biricik erk” -öncesiz ve sonrasız; her şeyi yaratmasına karşın hiçbir şeyin kendisini yaratmasına gereksinimi olmayan- “Tanrı” olduğundan, “sığ/sınırlı us”la yanıtına ulaşılamayan tüm soruların yanıtı da -bu bağlamda- “Tanrı”dadır. “Verili anlak”la bilinecek biricik bilgi “Tanrı bilgisi” olduğundan, tüm soruların yanıtı -gerçek olan “idealar yeryuvarı”nın öykünmesi olarak sanal “nesneler yeryuvarı”nda değil- “ödül” ve “ceza”nın karşılanacağı -“cennet” ve “cehennem”den oluşan- “öbür/öteki yeryuvar”da verilecektir. (Jean Baudrillard’ın “bildiğiniz her şey yanlış” sözünü, “bildiğiniz her şey saltık eksik verisel” diye değiştirir/dönüştürür “veriselcilik.”)

“Değerler Dizgesi” -örneğin “insansal olan” sanat, törebilim, mantık- “verili varlık alanları”nın -örneğin “evren”, “yeryuvar”, “doğa”, “insan”- içinde yer aldığından, “insan”a iye bir konum ya da yaratım/oluşum söz konusu olamamaktadır. “Bilimsel” ya da “bilim dışı” tüm tasarımlar ya da oluşumlar, “temel/ana/ilk tasarım”la “varlık” bulduğundan, yine “insan”a kalan bir şey yoktur “var sanısı/yanılgısı” dışında.

“Gerekirçilik/belirlenimcilik” düşünü, nesnel gerçekliğin “nedensellik”le, “nesnel yasalar”la belirlendiğini ileri sürmektedir. [Spinoza’ya göre her belirleme bir “sınırlama”, Georg Wilhelm Friedrich Hegel'e göre her sınırlama bir “belirleme”dir. Bu düşün, Aiskhylos, Sophokles ve Euripides’te “yazgıcılık” olarak dillenirken, çok sonra, Alfred North Whitehead’da “doğa düzeni” olarak dile gelir ki, “doğaötesi” bir konumda kendini bulur (“Neden-sonuç ilişkisi”, “atomcular”da “bölünemezcilik” olarak karşımıza çıkar.) Gottfried Wilhelm Leibniz’in “öncel/önsel düzen” öğretisi, “doğaötesel gerekircilik” düşününü -Parmenides’i ve Platon’u çağrıştırarak- imler ki, burada “zaman” ve “uzam”, “Tanrıca” belirlenmede bir “saltık boyun eğiş”i vurgular. Isaac Newton’un “düzeneksel gerekircilik” anlayışıysa, bilimin temeli kılınmıştır. Claude Bernard, tüm “canlı-cansız varlıklar” için “kuşkusuz/saltık gerekircilik” olduğu düşüncesi üzerinde dururken, Pierre-Simon Marquis de Laplace, “Laplace’cı gerekircilik”te, “Tanrı”“saltık öke” olarak niteler ki, “rastlantı”yı yadsıyan bir “düzeneksel gerekircilik”i vurgular. -Friedrich Daniel Ernst Schleiermacher, “Tanrı, zaman ve uzamın dışında olan bir varlıktır,” der.- Hegel’se, “nedensellik” yerine “ereksellik” düşüncesini “ülküsellik” düşünü bağlamında dile getirir ve “neden-sonuç ilişkisinin/eytişiminin çıkış imi”ni “Tanrısal erek”e bağlar.] “Saltık özgür istenç”ten öte olan “insan” için “nedensellik” ya da  “gerekirçilik/belirlenimcilik” de bir “anlam”ı karşılayamayacağından, eşdeyişle “Tanrı’nın tarihi”, “insanın tarihi”ni belirleyeceğinden, “önsel belirleme” sonucunda, “verililik” bağlamında yaşam sürmesinin de bir “değer”i olamayacaktır “insan” için. “Eytişimsel özdekçilik”se, “nedensellik” ilkesini “evrensel” olarak görür ve “nesnel” olduğu düşüncesiyle -“Tanrısal” olmadığını (“bilimsel” olduğunu) dilleyerek- “erekselci gerekircilik” düşününe karşı çıkarak, “ereksellik” düşüncesini “tarihsel evrim”le “nesnel nedenler”e bağlar. “Nesnel yasalar”ın zorunluluğu ne “Tanrı”ya -ya da “doğaötesi” güçlere- ne de “insan anlağı”na dayandırır ki, “eytişimsel özdekçilik” düşününde, her türlü gelişmenin genel yasalarını saptayan bir bilim anlayışında “tarihsel özdekçilik”le el ele yürür. “Doğanın, insan düşüncesinden bağımsız olarak var olduğu”nu (Michel Serres'e göre, “var olan, en olası olandır.”) savunurken, “biricik ve tek bilimsel yeryuvar görüşü” olarak kendini tanımlar. “Karşıtların birliği ve savaşı/savaşımı”, “nicelikten niteliğe-nitelikten niceliğe geçiş” ve “olumsuzlamanın olumsuzlanması” yasalarıyla kendini belirlerken, evrende olan her şeyin devinimsel olarak geliştiğini, sürekliliğinin ve dönüşümün olduğunu vurgular. Ne var ki öteki düşünler denli “ana ilk/temel neden”i yoksayar görünse de “özdek” olarak nitelediği, -yadsısa da- bir başka “töz”ü öne çıkarmaktadır bu “düşüngü” ya da “yeryuvar görüşü.” (Heidegger’in, “her soru bir arayıştır” sözünü anımsayarak sormalı) özdeğin deviniminin, devriminin, değişiminin, dönüşümünün, tarihselliğinin başlagıç imini yoksamak, “töz”ü yadsımak koşuluyla bir kaçış, “verili usa uydurma” girişimi değil mi? “Eytişimsel özdekçilik”ten söz açan “verili ve sığ/sınırlı us” değil de ne? “Ereksellik” düşüncesini “tarihsel evrim”le “nesnel nedenler”e bağlamak, “insansal bir düşün”ün vargısı sayılmaz mı? “Saltık özgür isteç” doğrultusunda “kendini yaratamamış/oluşturamamış” bir dirim olan “insan”ın “evrensel” olsun, “yeryuvarsal” olsun, “tarihsel” ya da “eytişimsel” olsun, “düşün”, “düşüngü” ve “görüş”ü, “kendini seçemeyiş”in bir “sanrısal seçim”i değil mi? “Kötünün iyisi” diye nitelemenin, “sorunsal”ı çözen bir yanı mı var?..

“Bilinemezcilik”e “verili us”la yakın durmak, belki de tüm “varlık alanlar” üzre/içre yüzeysel de olsa anlamaya çalışma denemesinde -“saltıklık”tan öte olsa da- en doğru yol gibi görünmekte (Ne var ki, ileride yer verileceği üzre, “veriselcilik” düşünü/felsefesi, -öteki öğretiler denli- “bilinemezcilik” öğretisine katılmaz ki, bunun nedeni, bir anlamda “saltık eksik üst öğreti” olmasından kaynaklanır.) “İnsanlık tarihi” boyunca Protagoras, Herakleitos, Georgias, Demokritos, Sokrates, Platon, Aristotales, David Hume, Immanuel Kant, Isidore Marie Auguste François Xavier Comte, Nietzsche, Sartre, Aldous Leonard Huxley, Hegel, Marx, Edmund Gustav Albrecht Husserl, Henri-Louis Bergson, John Locke, Newton, Max Karl Ernst Ludwig Planck ve nice düşün, bilim, ekin, yazın insanı, “varlık” olgusu üzerinde düşünceler ve düşünler ortaya atmış ya da “töz” kavramı bağlamınca “ana/ilk/temel neden” üzerine açıklamalar yapmış olsa da, “verililik” kavramı ya da olgusu üzerine açık-seçik bir betik, bir düşün ya da düşüngü ortama koyamamışlar gibi gelmekte. Kimi “dinsel öğreti”, “izm”, “siyasa”, “bilimsel söylem” ve “kuram”, dönüp dolaşıp -ya da elekten geçirildiğinde- “ülküsellik” ve “özdekçilik” karşıtlığında sıkışıp kalmışlar/kalmaktalar... “Bilinemezcilik”e karşın “evren”e, “yeryuvar”a, “canlı-cansız varlık alanları”na ve de “insan”a ilişkin bir “anlam”, “açıklama”, “neden”, “değer” ya da “saltık yanıt” arayışının sürmesiyse, “temel sorunsal”ın yadsınamazlığının göstergesi olarak karşımızda durmakta. Bu bağlamda, “verililik” düşüncesinin “veriselcilik” düşününde/felsefesinde bir arayış oluşu -eskil ve eski düşünlerin yanında- “yeni bir düşün” olarak imlenmeli, üzerinde düşünülmeli, yadsınmamalıdır.

 “Veriselcilik”, “saltık özgür istenç”le “kendini yaratamayan/oluşturamayan/seçemeyen insan”ın içinde bulunduğu konumu karşılayan bir “düşün/felsefe”dir. 

“Evrenin” ve “varlıksal yaşam”da yer alan “her şey”in “ana/ilk/temel nedeni” olarak “özgür”ü bir “erk/güç” -her şeyin çıkışını sağlayan yaratıcı/oluşturucu güç- diye tanımlayabildiğimizde, “insan usu”nun da tanımlanması bu denli karmaşık olmayacak, “özgür”ün yarattığı, “olanak/ortam” sunduğu “her şeyin kendini özgürce yaratması” gerçekleşecektir. Her “insan”ın “kendini oluşturma”sı ya da “kendi yapısı”nı belirleyebilmesi, “özgür”ce ve “sorumlu”ca yaşamasını sağlayacaktır. “Önceden belirlenen insan”ın “verili us”uyla sözde kendini gerçekleştirdiğini sanması, bir “sanı”dan başka bir şey değildir. “Verili bedenin, beynin, tinin, duyuların ve duyguların” ussallığı da “verili” olduğundan, “insanın erkiği” söz konusu olamamaktadır. “İnsanın tohumunu oluşturması/biçimlendirmesi” gerçekleşemediğinden, “özgür” adında bir olanağın/ortamın olması da gerçekleşememektedir. Her dirim için yaşamının ve sonrasının belirlenmesi elinde olmadığından, “özgür istençli us”lardan da söz açılamamaktadır. “İnsan”ın tüm eylemleri ya da “varoluşsal çırpınışlar”ı “bilindik söylemler ve düzenler”in ötesine geçemediğinden, “saltık özgür istenç”e iyeliği de dile getirilememektedir. “İnsanın iç ve dış doğasını belirleyememesi”, “özgürlük dışı” olduğunun bir başka göstergesidir. “İnsan”ın, “özgür” olduğunu söylemesi ya da böylesi bir söylemi dillemesiyse, “insanın insana dayatması”nın “aldatmacası”dır. Üstelik, “önceden belirlenen bir varlık/dirim” olarak “insan”, tüm eylemlerinin, yaptıkları ya da yapamadıklarının “kendi iyeliği”nin ötesinde/dışında bir “erk/güç” aracılığıyla gerçekleştiğini bilmesine/duyumsamasına karşın, bu “sanma/kanma oyunu”nun “oyuncu”su olmayı yadsımamaktadır.

Bir başka/yeni düşün olarak “veriselcilik”, ne “ülküsellik”le ne de “özdekçilik”le doğrudan ilintili ya da her ikisin bir uzantısı değildir. “İnsan anlağı”nın dışında, “insan bilinçliliği”nin ötesinde, evrenli-evrensiz, yeryuvarlı-yeryuvarsız, doğalı-doğasız tüm “varlık alanları”nın yaratıcısı/oluşturucusu “-biricik- saltık eksik verisel us”un “erkliliği”yle -“gücü“yle- “verdiği” her şeydir. Bu bağlamda “raslantısallık”, “kendiliğindencilik”, “bilinemezcilik” düşünlerini dışlayan/yadsıyan bir “düşün” olmaktadır.

“Verili evren”in “verili yeryuvar”ında “verili beden-tin-us”uyla “yaşam” süren “insan”ın “kendinde olan” ne varsa, “verilikcilik” düşününden kaynaklanmaktadır. “Yetkin/eksiksiz” bir özelliği olmayan “verilik”, tüm eksikliğine karşın “saltık biricik özgünlük”le belirlenmektedir ki, “özgür”lüğü de burada yatmaktadır. “Biricik eksik saltık us” olması nedeniyle, “erkliliği”nde “eksik”liği ya da yetkinsizliği de taşımaktadır. “Saltık yetkin/tükel/mükemmel” olma “sav”ını da taşımadığından, “bütünsel eksikliği/sığlığı/sınırlılığı içselleştirmek”tedir. “Değişimsel”, “dönüşümsel”, “başkalaşımsal”, “genişlemesel”, “daralmasal”, “durağanlamasal”, “devinmesel”, “ilerlemesel” ve “gerilemesel” tüm kavram ve olguları içinde barındıran -Tanrıbilimsel bir söylem istendiğinde, “eksik, ne var ki karmaşıksız/kompleksiz bir Tanrı” gibi- bir “saltık eksik erk”tir. “Verili” hiçbir alana karışmaz/el atmaz/el koymaz ve dayatma/baskı ya da “özel bir özgürlük” sunmaz. “Biricik saltık us” olarak, “evrensel us” bağlamında verdiği usları “özgür” bırakır: Ne cezalandırır ne de ödüllendirir, ne yol göstericilik görevini üstlenir ne de sorumluluklara iyelenir; ne bir “öteki yeryuvar” söylemini diller ne de bu bağlamda “yüce betikler” gönderir, ne “cennet” ne de “cehennem” sözü verir; “verili yaşam”ı sunar, “kendine dönüşsüz ölüm”e izleyici kalır, çünkü “biricik saltık us” olarak “kendisinin dönüşeceğini bilir”, eşdeyişle “verdikleri” denlidir “kendine verdiği yaşam.” “Her şeyin geçiciliği” ya da “kalıcı bir şeyin olmayışı” bilgisine de iye olduğundan, “zaman” ve “uzam”ı da “özgür” bırakmıştır “kendi içindeki eksik sığ/sınırlı us”ça ve “sonlu”ca. “Sonsuzluk” ya da “ölümsüzlük” diye bir kavrama yer vermez; salt düşünce alanlarında gizemsel bir yolculuk bağlamında sürmesine “izin verir” ki, bu da “düşünsellik”le “düşsellik” arasındaki karşıtlığın anlaşılması/algılanması isteğinin sonucudur. “Saltık bir özgürlük” ve “sonsuz bir yaşam” söz konusu olmadığından, her dirimin “düşünsel”, “içdürtüsel” ya da “içgüdüsel” olarak bu “bilgi”ye er-geç ulaşacağını bilir. “Sığ/sınırlı us”uyla “insan”ın, kendi konumunca/koşullarınca “özgür” olmasının “bilinçliliği”nde/“ayırdı”nda bir yaşam sürmesinin sorumluluklarını ve sonuçlarını “insan”a verir, ötesine karışmaz. “İçsel savaşları” ve “savaşımlar”ı, “karşıtlıklar”ı, “çelişkiler”i olduğu denli, “barışıklığı”ı, “birlikteliği” -“parçalanmışlık”larına karşın “bütünselliği”-, “tutarlılığı” olması, “evren”de, “yeryuvar”da, “doğa”da ve “insan”da -kendinde var olan kaynakları/parçaları alan- aynı özelliklerin olmasına neden olur. “Verililiği yaratma”sı/“oluşturma”sı -hiç değilse hiçliğe karşın- salt bir “olanak sunmak”tan öte bir şey değildir. “Biricik saltık us” olması, tüm “evrensel uslar”a “yaşanırlık kılması”nı da aşmamakta, “evrensel uslar”la “özgün bir özdeşim” kurmakta ve bunu hem “kendi için” hem de “diğer uslar” için yaşamsal kılmakta, dahası her usun yaşamının yaşamı olması denli, -sonunda- ölümünün de ölümü olması “anlam”ını ve “değer”ini taşımaktadır ki, bu da “özgürlükçü bir düşün”ü karşılamaktadır.

Salt “önsel” ve “sonsal” bir düşünü de içermemektedir “veriselcilik” düşünü/felsefesi. “Tanrısal bir söylem”i de yadsımaktadır. “Tanrı’nın varlığına ilişkin düşünceler”in ve “yazgıcılık” düşününün de ötesinde bir düşündür. “Belirlenimcilik”le de ilintisi yoktur. “Biricik saltık us” olması tüm “evrensel uslar”la vardır ve gerçekleşebilir ancak. Tüm “uslar”ın ölümüyle “ölecek”tir sonunda ya da “uslar” var oldukça var olacaktır. “Veren us” olması “verili uslar”a koşut gelişir, yol alır. Hiçbir “us”u verdiği denli geri almaz. Sunduğu, olanaktır. “Yaşanılır ve ölünür”; sonrası yoktur, öncesinin olmayışı denli. Hiçbir yol, yolculuk ya da “yazgı” belirlemez ki, bu da “usların kendince özgürlük alanlarının devinimi”, “anlam” ve “değer”idir. Her “beyin yapısı”nın kendini geliştirmesi, işlevselleştirmesi ya da yozlaştırması, durağanlaştırması kendinindir. “Anlağı değerlendirmek ya da değerlendirmemek” de, her “verili us”un sorumluluk ve özgürlük alanı içindedir. “Kalıtsal bozukluklar ve eksiklikler”in “temel sorumluluk” ya da “eksiklik” konumu, “saltık eksik erk”liğinden ötürüdür. “Verili us”a iye her “insan” bunu bildiğinden, “saltık eksik erk”i “suçlama” ya da “başkaldırma/karşı gelme” girişiminde bulunmaz. Her kişi -ya da dirim- “anlar” ki, eksikliği, “saltık erk”in eksikliğindendir. Burada bir “boyun büküş/eğiş” ya da “yazgısallık” değil, “saltık erk”in “gerçek”liği denli “gerçek”liği yatmaktadır. “İnsan”, söz konusu “gerçek”le kurduğu ilişki ve ilinti denli kendi gerçeklik alanını ve yaşamını da kurar/kurgular ve yaşar.

Özce “veriselcilik” düşünü, “saltık eksik erk”in sunduğu olanaklar doğrultusunda “sığ/sınırlı ve verili us”la yaşam sürmeyi dile getiren bir düşündür/felsefedir... Bu düşün doğrultusunda “değerler alanı”nı, “siyasalar”ı, “sanat” ve “bilim”i yaşamsal kılmak söz konusudur. Olası “dinler” ya da “düşüngüler” oluşturmaksa, “eksiklik bilinci”yle, “eksikliğin eksikliği” olmaktan öteye geçemez. “Evren”i -ya da nice evreni-, “yeryuvar”ı, “doğa”yı, “dirimler”i ve “insan”ı “verililik” bağlamında ve “olanak sunma” ereğiyle yaratan/oluşturan “saltık eksik erk”in raslantısallık, yazgısallık, bilinemezcilik, ülküselcilik, özdekçilik benzeri düşünlerle “yaşamın/ yaşamanın anlamı ve değeri”ne, -“dert” edinmesine karşın (Desiderius Erasmus, “Bir dert, onu duymayana bir dert değildir,” der)- yanıt bulamayan ”insan”a bir yanıt arayışı olması da azımsanamayacak denli bir düşün/felsefe olarak karşımızda durmakta. Söz konusu düşünü yadsımak yerine sorgulamak, eleştirmek ya da derinlikli geliştirmek de kaçınılmaz görünmekte. Böylesi bir düşünü benimseyen, onayan “insan”ın inaksallıktan/kör inançlardan ve tutucu, yoz düşüncelerden sıyrılarak “yaşama sarılma”sı (“Kötümserliğin Keşişi”, “yaşam ilenç/lanet bir iş. Onu, anlamaya çalışarak harcamaya karar verdim,” der, Arthur Schopenhauer), “düşünsellik”, “bilimsellik”, “yaratıcılık” adına daha “güzel”, “doğru” ve “iyi” girişimlerde, daha “özgür” bir duygu ve düşünceyle, daha umutlu bir yol almasını sağlayabilecektir. Öleceğini bilen “insan”ın (ki, Heidegger’e göre “ölüm bir olanaktır”) yaşamı “anlamlı” ve “değerli” kılmasıysa, “veriselcilik” düşününün/felsefesinin verimliliğini kavradıkça daha erinçli, daha mutlu olmasında, emeğinin karşılığını bulacaktır. “İyimser bir düşünce”yle “veriselcilik”, “daha anlaşılır bir evren” adına, “yeryuvar”dan ve “kendi”nden caymakta/vazgeçmekte olan “insan”a, başka düşünlerin ve olanakların da bulunacağının duyurucusu/habercisi olabilecektir. Şimdi, söz yine “insan”da: Ya bilindik söylemlerle/inançlarla/düşüngülerle/siyasalarla/düşünlerle “yoz ve bilindik bir yaşam sürmek” ya da “veriselcilik” düşünü/felsefesi doğrultusunda (Michel Foucault”nun, “Daha fazla felsefe yapılabilir mi?” sorusuna hem “yeni bir düşün/felsefe” oluşturulabilir, hem de daha fazla felsefe yapılabilir” yanıtıyla) “verimli” bir yolculuğa çıkmak...

 

02/02/2026
29