Tan Doğan: Yeni Bir Düşün / Felsefe Akımı - Veriselcilik (\"Veri\"yi Açımlarken)

“Veri”yi açımlamak amacıyla, “veri”yle ilintili/ilişkili sözcükleri, terimleri, kavramları (Gilles Deleuze’nin “felsefe, kavramlar yaratma sanatıdır” sözünü onamayı değil, “kavramlarla yol alma”yı amaçlarken), kuramları özce tanımlamak ön koşuldur. “İnsan”ın, “kendinde varlık” olamayışının nedeni, “edinilmiş anlak”tan kaynaklanan bir “ussallık” doğrultusunda “düşünme”si söz konusu olduğundan, “edinilmiş” bir “anlık”la “edilgin” olarak yaşam sürmesi, “etkin düşün”den uzak bir “veri”den oluşmaktadır. “Edimli varlık” olması, “kendini yaratamayışı” konumunu oluşturmaktadır. “Edimsel anlık”ı, eşdeyişle “us”unu işlevsel kılması, “bilgi”ye “özgür istenç”le ulaşması, her türlü “veri”ye egemen olmasıyla gerçekleşebilir ancak. Ne var ki “saltık özgür istençli anlak” iyesi olamayışı, tüm “yaşam alanları”nı yaratamamasının/oluşturamamasının nedenidir. “Edimsel erk/erke” olamadığından, sonrasında oluşan tüm “erksel alanlar” da “saltık etkin” olmaktan uzak, eşdeyişle “edilgin” bir konumu sürdürmektedir. “Edinme gücü”nün olması, “edimli varlık” konumunda kalmasının nedenidir. “Zaman” ve “uzam”da “edilginlik” yolculuğunda bulunmasıysa, “veri”ler bağlamını aşamamaktadır. Tüm “etkinlik alanları”, “veri”lerle gerçekleştiği için, “saltık veri varlığı” da olamamaktadır. “Veri”yi yaratamaması/oluşturamaması, “veri” -veriler- doğrultusunda “uslamlama” yapmasına denk düştüğünden, “saltık veri” olmadığı anlamını taşımaktadır.

“Veri” üzerine oluşturulan “yaşam alanları”, “veri”yi yaratamayan/oluşturamayan bir “varlık” olarak, “insan”a iye alanlar değildir. “Saltık özgür istenç”in ötesinde kalmak -ya da “öte tutulmak”-, sonrasında oluşacak tüm “edim”ler ve “etkinlikler”, doğrudan “insan”ı bağlayıcı değildir. Burada “edilgin konum”da olan “insan”ın “erk”liğinden de söz açmak olası değildir. “Veri”ye iye olamamak, “veri”nin uzantılarına iye olmak anlamını taşımaz. “Erk” olmadan oluşan her şey, “insan” için “edilgi”den başka bir şey değildir. “Veri”ye iye olamamak, “veri”yi yaratamamak/oluşturamamaktır ki, bu da “insan”ın “saltık özgür istenç varlığı” olamadığının, eşdeyişle “edilgin bir varlık” olduğunun açık-seçik/apaçık göstergesidir. Bu bağlamda, yukarıda yer alan “alt konu”daki iki “öğreti”nin, “veri” bağlamındaki tutarsızlığına ve geçersizliğine yer vermek, kaçınılmazdır:

“Edimselcilik” yaklaşımıyla “insan”ın geçmişine bakarak bugünkü edimlerini düzenleme eğilimi, “salt/yalnızca bir eğilim” olmaktan öteye geçemez. “Veri”yi anlamadan, açıklamadan, dahası açımlamadan, sonrası üzerine bir yaklaşımı/öğretiyi savunmak, “saltık bir düşün” olmayıp, uzakta, derinliksiz bir yaklaşım olarak kalacaktır. “Edim”, amaçlı davranıştır ki, bir içeriği vardır. Bir gücün etkinliği olarak “güç” ya da “erk”in kendisi değildir. “Edilgenlik” söz konusu olduğundan, “veri”ye dayanır bir konumu imler. “Var edilen” bir konumsa, var olanın ne “ana ilkesi”dir ne de “töz”ü. “İlk”in uzantısı üzerine oluşturulan bir yaklaşım ya da öğreti, “ilk”i karşılamadığından, “yeni düşüncecilik” diye kendini adlandırsa da eski bir söylem olarak, bir tutarsızlığı imler ki, bu da “veri” bağlamında bir geçersizliğin göstergesidir.

“Etkincilik”se, “gerçeğin kendisi” olmayıp, eylemsel etkinlikliği ya da işlevi olarak kendini adlandırdığından, “sezgisel-tinsel-öğütsel güç” öğretisi olarak, Tanrıbilimsel ya da Tanrı’dan edinilecek kılgısal/pratik bir yaşam ürünü bağlamında, “ülküselci/idealist” bir öğreti olmaktadır. “Özdekçi” bağlamdaysa “yeryuvarı/dünyayı açıklama öğretisi” -yine “ilk”in uzantısı üzerine oluşturulan bir yaklaşım ya da öğreti- olarak, “ilk”i karşılalamadığından, “eski bir söylem” bağlamında, bir tutarsızlığı imleyerek, “veri” bağlamında “tözsel erk/güç” olmaksızın, bir geçersizliğin göstergesi olabilmektedir ancak.

“Veri”de yer bulan “sözcükler, terimler, kavramlar, kuramlar, öğretiler”, “saltık töz”de “ilk erk/güç” olarak yer alamamaktadır. Bu bağlamda dile getirilmesi gereken kavram, “verililik” olarak irdelenmelidir.

 

b. “Verili”

(1) “Verili” Derken...

“Verili”yi, “veriye dayalı” anlamında bir kavram olarak ortaya koymaya çalışmalı. “Verili”yi, “edilgen”/“pasif” kavramıyla birebir örtüştürmediğimi baştan söylemeli. “Edim”, bir “erk”in/ “güc”ün etkinliği (“aktif”liği) olarak tanımlanmakta (Aristotales’te, bir “oluş” anlamına gelen “edim”i, “varlık”taki süreklilik -ya da “güç”ten “eylem”e/“işlev”e geçiş olarak anlamalı. “Edimli varlık”sa, “gerçekleşen varlık”, “kendinden varlık” anlamında, “Tanrı”yı da tanımlamaktadır. -“Özdek”, güç konumundaki “varlık”sa, “biçim”/“form” edimli “varlık” olmaktadır. “Edimsel anlık”, “us”/“akıl” anlamına gelmektedir. (Spinoza’da “edilgi”, “duygulanım”ı -“duygulanımların düşünceleri”ni- karşılamaktadır.) “Edimsel”, “gerçekleşen” -“şimdiki”- anlamına gelmektedir ki, “gizil”e/“tasarlı”ya karşıt bir anlamı içermektedir (“Tohum” “gizil güç”se, “buğday” “edimsel güç” olmaktadır.) “Edimsel erk”, burada “gizil erk”i dile getirmektedir. “Edimselleştirme” “oluşturma”, “edimsel neden”se “edimi gerçekleştirme” anlamını içermektedir. “Sonradan kazanılan”a -“sonsal”a/“aposteriori”ye-, “edinilmiş” denebilir (Yinelemeli: Spinoza, “duygulanım”ın “edinilmiş” olanlarını da “düşünce” sayar.) “Etken” kavramı, “etki yapan” demektir. (Örneğin, Aristotales’te “etken” “kesen”, “edilgen” “kesilen” anlamındadır.) “Etkinlik”se “etkileyenin niteliği”ni içermektedir.

“Veri”de yer alan kavramlarla “dolaylı ilinti”si olan “verili” kavramını, ne “etken” ne de “edilgen” (ve ne de her iki karşıt kavramın çeşitlemeleri) anlamında almak/anlamak gerekir. “Verili”yi, “veriye dayalı” ya da “ilk bilgi”ye, “ana ilke”ye dayalı olarak dile getirmeli. Burada, “ilk/temel/kök/ana neden” olarak “arkhe” (Thales’in “su”, Anaksimenes’in “hava”, Herakleitos'un “ateş”, Parmenides'in -“Tanrı”yla özdeş- “Bir”, Elealı Zenon'un “bir ve hareketsiz”, Anaksimandros’un “sonsuz ve sınırsız/“apeiron”, Anaksagoras'ın “sonsuz sayıda “tohum'/spermata” ve “nous” -“oluş”, “us”, ”tin”-, Pythagoras'ın “sayı”, Empedoklaes'in “su, hava, ateş, toprak”, Demokritos'un “atom”, Platon'un “idea”, Descartes'ın “tin/ruh ve beden” olarak aldığı) ya da -“özdeksel”/“maddesel” anlamda- “özdeksel/maddesel ilk neden”i (“özdekçilik/maddecilik/materyalizm” düşününün/felsefesinin, “ilk töz ya da ilk özdek olmadığı gibi, son töz ya da özdek de yoktur” dediği, özdeğin gerçek anlamını, sonsuz ve sınırsız olarak açıkladığı düşünce) değil, “töz”ü/“substantia”/“cevher”i dile getirmektedir. Ne var ki “töz”ün, “salt kendinde” (Spinoza'ya göre, “varoluşu için başka bir şeye gereksinim duymayan şey”) bir “töz” olmadığını da belirtmek gerekir.

02/02/2026
35