Tan Doğan: Yeni Bir Düşün / Felsefe Akımı - Veriselcilik V

(4) “Özgür”

Yeryuvarda yaşamanın güçlüğü, dış doğadan çok, iç doğamızdan kaynaklanmakta: Sonun başı: İkincil suçlu “insan”. Birincil suçluysa yaratılışın oluşumundaki güç ve “insan”ın yaratılış süreci, dönüp dolaşıp insanın “başlangıç”ta “kendini seçme özgür istenci”ne iye olamaması sorunsalına gelinmekte hep. (Bu “sorunsal”, yeryuvar, dış doğa ve başka dirimler için bu denli güç değil gibi...) “Ussallık”taki sınırlılık ve sığlıksa, “kendini seçemeyiş” ve “kendini belirleyemeyiş”le eşdeğer.

“İnsan”ın yaratılışını, içsel doğasını, bedensel ve tinsel yapısını harmanlamasının “kendince” olması söz konusu edilseydi, bu belirleme sürecinin nasıl gerçekleşebileceği de bir başka sorunsal olarak çıkardı karşımıza. Usunun sığlıktan ve sınırlılıktan öte oluşumunu sağlarken, bunu hangi güçle belirleyeceği sorusu da azımsanamayacak bir olgu olarak görünürdü. “Us”, insanı belirleyen bir güç olduğunda, usu belirleyen gücün neliği de bir başka konu bu bağlamda. “İlk güç” -ya da “erk”-, olmazsa olmaz bir konumda, eşdeyişle “saltık özgür”lüğe iye olmalı ki -ya da özgürlüğün ta kendisi konumunda içkinleşmeli ki-, ardı -ve ardılları- tüm seçimleri yapabilecek konumda özgür istençli olabilsin.

Her şeyin “ana/ilk/temel nedeni” olarak “özgür”ü bir “erk” -her şeyin çıkışını sağlayan yaratıcı güç- diye tanımlayabilseydik, “insan” usunun da tanımlanması bu denli karmaşık -ya da sığ- olmayacaktı. “Özgür”ün yarattığı -daha doğrusu “olanak/ortam” sunduğu/oluşturduğu- her şeyin kendini özgürce yaratması gerçekleşebilecekti. “İnsan” (ve de dirim -dış doğa da bunun içinde-) “kendi yapısı”nı belirleyebilecek, o zaman özgürce ve sorumluca bir yaşamdan söz açılabilecekti. Olansa, “insan”ın önceden belirlenmesi, “verili us”uyla sözde kendini gerçekleştirdiği sanısına kapılmasına neden. “Verili beynin” -ve bedenin- ussallığı da verilidir. Bir şeyleri değiştirir gibi yaptığı ya da egemen olduğu yanılgısı, sonuçta insanın bir yazgısallığı aşamayışının en belirgin göstergesinden başka bir şey değil. “Özgür”ün sunduğu olanak ve ortamla kendini belirlemekle, bir Tanrısal söylemin olanak ve ortam sunmasıyla kendini belirler gibi yapmak aynı şey -aynı anlam ve değer- değil. Her şeyin önceden belirlenmesi, her şeyin nasıl yaşayacağının, yaşamının nasıl sonlanacağının ve sonrasında nelerin olacağının belirlenmesi demektir. “Sığ ve sınırlı us”la gerçekleştirilen her şey, sığlığı ve sınırlılığı kadar olabilir ancak. “İlk Tohum”un “özgür” adında bir olanağın/ortamın olmasıysa, her dirim için yaşamın ve sonrasının belirlenmesini kendisine bırakacağından, “özgür istençli us”lardan söz açılabilecekti(r.) Açmaz ya da çıkmaz insan için de böyle. “Saltık özgür istenç”e iye olamayan “insan”ın, tüm eylemleri ya da varoluşsal çırpınışları, bilindik bir düzenin ötesine geçememektedir. Dış doğanın belirlenimi denli insanın iç doğasının belirlenimi de “özgürlük dışı”dır. “Özgürüz” söylemiyse, insanın oluşturduğunu sandığı ve insana böyle gelen (getirilen) bir kavram. Önceden belirlenen bir varlığın tüm eylemleri (ya da yaptıkları-yapamadıkları) kendine iye/kendinin değil, kendi dışında bir konum ki, bunu kanıksayıp-kanıksamamak da kendinden öte bir gücün oyunu.

Öyle ya da böyle, oyunun kuralları iyi-kötü konulmuş, oyuncuların da iyi-kötü oynamaları sağlanmış/sağlanmakta. “Özgür”ün ötesinde gerçekleşen bu “oyun”, sığ/sınırlı usla bile değerlendirildiğinde, “kötü oyun” olarak adlandırılabilir. “İyi” -ya da etik/ahlaksal- bir durum yok. Oyunculardan bazılarının oyunu kuranın sözcülüğüne soyunarak -sözde- “iyi”yi savunmalarıysa, yine “oyuncunun oyunu” içinde. “İyi-kötü çatışması” -ya da başkaca değerlerin savaşımı-, sözde iyilikle sözde kötülüğün çatışması gibi görünse de “ana/ilk/temel kötü”nün kurgusu. Bu kurguda düşüngüler, düşünler, siyasalar; güzelduyusal, bilimsel benzeri çırpınışlarsa, kurgunun ya da oyunun inandırıcılığı için tasarlanmış -gerçekte bir yere gitmeyen ve varmayan- irili-ufaklı adımlar.

“Eytişimsel süreç” salt bir zaman dilimidir, eşdeyişle ereğe yönelik bir “süreç” değil, “süre”dir. Bir olgunun ya da kavramın “süreç”liği, “erek”selliği içeren amaçlarla donatılacağından, “saltık özgür istenç”i içermelidir ki, ussallığını seçemeyen bir tür/bir dirim için böylesi bir yol alış söz konusu olamaz. (Herakleitos'tan Hegel'e, oradan da Marx'a yönelik -Tao'da da görülen- bir düşün ve de düşüngüde dillenen “karşıtların birliği”, eşdeyişle “eytişim”, “güzel-çirkin”, “doğru-yanlış”, “iyi-kötü” benzeri karşıtların -sav- karşı sav -bileşim”- sonucunda, yeni karşıtların devinimi ve yeni dönüşümleriyle sürenliği içerir gibi gösterse de-  yeni bir söylemini var kılamaz.) “Verili us”un “verili söylem”i bir oluşum, varoluş ya da yaratış değildir. “Akış” ya da “değişim ve dönüşüm” için “özgür”e -“özgür”ün ortamına ve olanaklılığına- gereksinim kaçınılmazdır -ya da “saltık koşul”dur. “İnsan”ın kendini “insan” kılması için gerekli koşulların olmadığı bir “zaman” ve “uzam” da “eytişimsel süreç” de “kötü oyun”un bir “aldatmaca”sı olmaktan öteye geçemez.

“İlk güç”le ya da “erk”le “özgür”ün aynı olmadığı ya da birbirlerinin karşıtı olduğu, “verili us”la da olsa,  -Descartes'ın bir kavramınca “açık-seçik/“apaçık” ortadayken ve “insan, özgür istenç iyesi bir varlıktır” demenin “saçmalı”ğının -göreli ya da sığ/sınırlı usla mantıksallığının- savunurluğundan “doğru” ve “iyi” kavramları doğrultusunda diretmek olası değilken, “insan yaratıları” diye dillenen “sanat”, “bilim”, “yazın”, “düşün”, “düşüngü” benzeri sözde “insansal yaratılar”da diretmek de, bir o denli olası değildir. Düşsel ve düşünsel insan yapısı “özgür”ün sağladığı ortamda/olanaklarda yeşerseydi, tüm “insansal yaratılar” ya da yapıtlar olasıydı. Oysa ne bir “salt us”la yaratı söz konusu ne de bir yapıt. Eşdeyişle, “tutsak us”un yaratısı da tutsaktır “özgürce” olmadığı (bu bağlamda olamadığı) sürece...

Aynı konumda olan “bilim” ve “düşüngüler” de “verili us”la gerçekleştiğinden, başka “tutsaklık alanları”dır. “Verili evren” (yeryuvar ve de doğa) üzerine yapılan çalışmalar “saltık özgür istenç”le, “zaman” ve “uzam” bağlamında gerçekleşemediğinden, bilimsel vargılar da “özgür”den olamamaktadır. “İnsan”ın, toplulukların, toplumların, ulusların oluşması da, birer “özgür oluşum” olamadıklarından, düşüngülerin hiçliğince, siyasaların da hiçliği söz konusudur. “Erk” bir “hiç” olduğuğu için, “özgür”den öte tüm yaratılar da “hiç” ya da “yalan”dır.

“Öğretiler”, “yazın”, “düşün”, “düşüngü” vb. başlı başına bir sanının ya da yanılgının sözde göstergeleri olmaktadır. Bir tansıklık olur da, her şey yeniden “özgür” bağlamında yapılanırsa, “insan” kendini seçen bir varlık konumuna gelirse, ancak tüm bilgi alanlarını varoluşturabilir ve “verili bilgiler” yerine “yaratılır bilgiler” oluşturabilir. Öyle görünüyor ki, “her şeyin sil baştanlığı”nın oluşumu güç. Yinelemelerle süren yüz yıllara ya yenileri eklemlenecek ya da her şeyin er-geç sonu gelecek. Bir yepyeni başlangıçsa, düş ya da düşülkü gibi... (bile değil...)

“Açlık” için tasarlanmış bir dirimin “tokluk”, “savaş” için tasarlanmış bir usun “barış”, “tutsaklık” için tasarlanmış bir yapının “özgürlük” arayışındaki çırpınışları da “oyun içinde oyun”lar dizelgesi. Öyle tasarlanabilirdik ki -ya da yaratılabilirdik ki-, tüm bunları algılamaz ve anlamaz olabilirdik. Çıkışsızlığı anlamak ve buna bir “anlam” yükleyememek de, oyunun bir bölümcesi. Bölümler, bölümlerin bölümleri ve bölümceler... Sonluluk ve sonsuzluğun da yittiği “zaman” ve “uzam” da, bölümceler içindeki yerlerinde sözde soluklanmakta. “Bilmek” değil, “bilir gibi yapmak” tüm yaptığımız -gerçekte yaptığımız bir şeyin olmadığını bile bile... (Öyle çok değerliymiş ki zaman, / Hep ivedilik etmem bundan, anladım.” / Nietzsche.)

“Öylesine Yaşamak” -içdürtüsel ya da içgüdüsel- tüm dirimlere düşen... Bunu onamalar ya da buna karşı çıkışlar da “yalan”, gerçeğini yaratamamış her dirimin “yalan” olduğu denli -“yalan” da “yalan”da, bunu demek de... “Kötü”nün içinde yer alan “yalan”ın -ya da “yalnış”ın-, “kötü”lükten öte bir yerde “gerçek” -ya da “doğru”- olarak yer alması da olası değil. “Oyun” bunca “kötü”yken, “özgür”den söz açmaksa, bu kadar ancak...

 

(5) “Saltık Eksik Erk”in “Saltık”lığı

“Özgür”ü böylesine irdelerken, “ana/ilk/temel neden” olarak “özgür”ü bir “erk” olarak ele aldık. “İnsan”ın, kendini “insan” kılması için gerekli koşulların olmadığı bir “zaman” ve “uzam”da “eytişimsel süreç”in -ülküsel süreç denli- “kötü oyun”un bir “aldatmaca”sı olmaktan öteye geçemezliğini belirttik. “Saltık özgür istenç”e iye olmayan “insan”ın, kendisine “özgür istenç iyesi bir varlık” demesinin “saçmalı”ğı üzerinde durduk. Bu bağlamda “erk”in bir “hiç” olduğu ve  “özgür”den öte tüm yaratıların da “hiç”liği ya da “yalan”lığını vurguladık. “Oyun”a benzetilen konumun “kötü”lüğüne gönderme yaparak, “özgür”den ancak. bu kadar söz açılabilecğini dile getirdik. “Saltık özgür”ün olmayışı ya da “özgürün eksikliği”, “saltık eksik erk”in bir başka göstergesi olarak karşımıza çıktı yine.

 Burada, “insan” üzerinden “özgür”ün yaratıcılığının, daha doğrusu “olanak/ortam” sunuculuğunun konumu, “eksik yaratıcı” olarak gözler önüne serildi. Bu da,  “özgür”ü “verili/sığ-sınırlı us”la ele almakla, “saltık eksik erk” olduğunu bir daha anlamamıza neden oldu. Salt “insan” için olmayan bu eksikliğin, “tüm verili alanlar” -parçalar- ve “töz” -tam/bütün- için de olduğu ortada artık. Denebilir ki, bir “saltıklık”tan söz açacaksak, bunun adı “saltık eksik erk”tir şimdiden öte. Ve “saltık eksik erk”in yeri, “veriselcilik” düşünü/felsefesi içindedir ancak.

 

 

 

04/03/2026
16