Serpil Yıldız Özdemir: Yalancı Cennet

Güneş yüzünü gösterir göstermez yataktan fırladım. Salondan verandaya geçtim. Ay çok havalı değil mi “verandaya geçtim” demek. Ama öyle, ne yapabilirim? Ege’nin muhteşem maviliğine açılan, adını asla sizinle paylaşmayacağım, nadir ıssız koylarından birinde yüzünü denize çevirmiş, kollarını sonsuzluğa açmış, ayaklarıyla denizin dibine kadar gelip oraya yerleşmiş muhteşem evimin bir verandası var. Ve verandanın her yerinde rengârenk çiçekler. Zaman zaman ufukta belirip sessizce koyun arka tarafına geçen zengin teknelerini seyrettiğim mutfak penceremin hemen önündeki musluktan doldurduğum tertemiz kaynak suyuyla çiçeklerimi sulamaya başladım. Sonra, dünden kaynattığım soğan suyundan bir çay bardağı kadar ekledim her birine. Bir haftadır çöpe atmak yerine bir kapta biriktirdiğim ve blenderde un haline getirdiğim yumurta kabuklarını karıştırdım topraklarına. Özellikle menekşenin ve sardunyanınkine. Birer muz kabuğuyla birlikte. Beş on güne kalmaz nasıl da coşar şimdi bunlar. Sonra cezveye bir tatlı kaşığı kahve, bir fincan su, bir çay kaşığı tarçın koyup iyice karıştırdım. Ocağın başında kısık ateşte kahvemin köpük köpük olmasını beklerken her zaman yaptığımı yaptım. Başımı kaldırdım, pencereden içeri girip vücudumun her noktasına şifayla dokunan güneşin aydınlattığı koyu, bir ucundan diğerine taradım gözlerimle. Sakinliğini, dinginliğini bozacak hiçbir şeyin olmadığına emin olmak için. Öyleydi. Deniz hemen önümde en güzel haliyle beni bekliyordu. Gözlerimi şenlendirmek, ruhumu okşamak, vücudumu kutsamak için. Bana, kendime ait bir cennetim olduğunu hatırlatan bu manzara, bu ev, öleceksem içinde ölmeyi dilediğim bu deniz gençliğimde hiç ağzıma almadığım şükür kelimesini en çok tekrarladığım kelimeye dönüştürmüştü. Şükür, şükür, çok şükür.

Lafın gelişi değil gerçekten üç adımda denizin kenarına indim. İnce geceliğimi bir hamlede üstümden çıkarıp sevgilisinin vücuduna kavuşmak için sabırsızlık gösteren genç bir kızın heyecanına benzer bir heyecanla suya bıraktım kendimi. Denizin sabah serinliği kısa bir şok geçirmeme neden olsa da hemencecik alıştım suyun ısısına. Kulaçlarım beni derinlere taşırken altmış yaşındaki vücudumun suyun üstünde uyumla kayması muhteşem bir histi. Vücudumu genç ve diri hissettim, öyle olmadığını bilmeme rağmen. Belki de bildiklerim yanlış hissettiklerim doğruydu. Geçen ay beni görmeye gelen Şevval ki kendisi kuantum araştırmacısı bilim insanıdır, aynen şöyle demişti: “Dışarıda deneyimlediğimizi sandığımız bu evren aslında gerçek değil. Kafatasının içinde karanlıkta saklanan beyninin duyu organlarının gönderdiği sinyallerle yarattığı evrenin dışarıya yansıması sadece. Yani beynin bildiği kadarıyla elindeki verileri yorumluyor, bu böyleyse şu da şöyledir filan diyor, sen de ona ikna oluyorsun.” O halde sarkmış bacak içlerim, gevşemiş memelerim, yumuşamış gıdım, kalınlaşmış sırtım gerçek değil, beynimin bana oyunu. Çünkü gerçekten öyle olsalar suyun içinde kendimi nasıl bu kadar diri ve güzel hissedebilirim?

Yeterince açıldığıma ikna olduğumda yüzümü eve döner o tarafa yüzerim. Koyun tam ortasındaki tek evin sahibi olmanın gururunu hissederek. Yine öyle yaptım. Ancak gözlerim alışık olmadığı bir karartıyı fark edince keyfim kaçtı. Çünkü bu koyu, bu evi, beni bilenler haricinde kimse ana yolu denize bağlayan ancak girişinde hiçbir yönlendirme tabelası olmayan çakıllı yola girip sonunun nereye çıkacağını bilmeden dört kilometre yol gelmez. Bir erkeğe ait olduğunu düşündüğüm karartıyı dikkatle inceledim. Buraya nasıl geldiğini çözmeye çalıştım çünkü bir araçla gelmiş gibi görünmüyordu. Verandanın merdivenine oturmuş beni seyreden bu adam kim olabilirdi? Merdan mı acaba? Yok, daha yeni konuştum. Hem haber vermeden gelmez. İçimdeki rahatsızlık hissi büyümeden eve doğru kulaç atmaya başladım. Çünkü uzaktan bakıp evham yapmak hiç bana göre değil. Meselenin göbeğine atlamayı, problemin içine girmeyi sevmişimdir her zaman. Ne olacaksa olsun yeter ki her şey aydınlığa kavuşsun, problem çözülsün, engel ortadan kalksın, dert bitsin, tasa kaybolsun, bir sonraki sıkıntıya kadar telaşsız güzel şeyler yaşayayım.

Kıyıya ulaştığımda karaltının elinde geceliğimle beni ayakta bekleyen genç bir adam olduğunu fark ettim. “Sırtını dön!” diye seslenmeme gerek kalmadan geceliğimi ulaşabileceğim bir yere attıktan sonra arkasını dönüp beklemeye başladı. Hızlı adımlarla denizden çıkıp geceliğimi giyerken yabancı bir erkeğe bu şekilde yakalanmış olmanın verdiği huzursuzluk çeneme vurdu, “Tanışıyor muyuz? Kimsin sen? Ne işin var burada? Beni nasıl buldun? Hırsızı mısın? Eğer öyleysen boşuna onca yolu gelmişsin, bende çalmaya değer hiçbir şey yok.” Genç adam soruların hiçbirine cevap vermedi. Verandadan geçip içeri girdi. Yalnız başıma iki yılımı geçirdiğim bu ıssız koyun kötülüklerden uzak bir cennet köşesi olduğuna o kadar iknaydım ki başıma fena bir şey gelebileceğini hiç düşünmemiştim. Artık korkmak için bir sebebim vardı. Ancak ben sebeplerle meşgul olacak bir karakter değildim peşi sıra içeri daldım. Genç adam ocağın üstündeki çaydanlığı çeşmeden doldururken o kadar sakindi ki aklıma onun bir seri katil olabileceği geldi. Çünkü durumun garipliğine rağmen en ufak bir duygu belirtisi göstermiyordu. “Çay olana kadar gidip duş alın isterseniz. Hem üzerinize uygun bir şeyler giymiş olursunuz. Buzdolabınızı açmamda sakınca var mı, bu arada?” derken takındığı tavır ne düşmanca ne dostçaydı. Kaçmak, plan yapmak, onu etkisiz hale getirmek için fırsat bu fırsattı. Hemen yatak odama geçip kapıyı içerden kilitledim. Duşa girmiş gibi yapıp suyu açtım. O arada düşünmeye başladım. Arabam evin hemen arkasındaydı ve şükürler olsun ki yatak odamın penceresi arkaya bakıyordu. Önce iç çamaşırlarımı giydim. Üstüme bir şort ve tişört geçirdim. Pencereyi açtım. Anahtarlar? Allah kahretsin! Anahtarlar buzdolabının üstündeki kâsenin içindeydi. Silah? Merdan’ın ne olur ne olmaz diye verdiği silah geldi aklıma. Yatağın hemen karşısında şıklık olsun diye koyduğum el oyması sandığın içindeydi. Üstündeki kitapları yere fırlatıp sandığın kapağını açtım. Elimi en dibine doğru daldırdım. Silahı bulmam çok kolay oldu. Hemen şarjörüne baktım. Merdan öğretmişti. Hatta denize doğru boşluğa birkaç el ateş ettirmiş, nasıl kullanılması gerektiğini göstermişti. Hay aksi, şarjör boştu. İyi de bu dolu değil miydi? Merdan boşalan şarjörü doldurup öyle koymuştu sandığın dibine. Yanlış mı hatırlıyorum? Silahın boş olduğunu nereden bilecek, silahı doğrulturum yüzüne, “Çekip gitmezsen beynini dağıtırım!” derim. O da korkup kaçar. Ya ben yüzerken evi arayıp silahı bulmuş ve kurşunları boşaltmışsa? Blöf yaptığımla kalırım. Silahı gerisin geri sandıktaki yerine koydum, duşta boşu boşuna akan suyu kapattım ve salona geçtim. Genç adamın bizim için çayın yanına mütevazı ancak çok şık bir kahvaltı hazırlamış olduğunu görünce bir anlık yumuşadım, “Beceriklisin. Annen seni güzel yetiştirmiş.” Bana alaycı bir bakış fırlatan genç çayları doldurdu, “Benim hiç annem olmadı. Yurtlarda büyüdüm. Ne öğrendimse kendi çabamla. Öğrendiğim her şey için annesi olan çocukların on katı bedel ödedim. O yüzden övgüyü hiç tanımadığım anneme değil kendi üzerime alıyorum izninizle.” Alaycı sesine rağmen içeride bir yerlerde hiç iyileşmeyen bir anne yarası taşıdığını hemen anladım. Artık ondan daha çok korkuyordum. Çünkü otuz yıldır anne-çocuk ilişkisi üzerine çalışıyordum, konu hakkında binlerce akademik yazı okumuştum, biri en çok satanlarda haftalarca bir numara olmuş anne meselesini anlattığım üç kitabım vardı dolayısıyla annesiyle başı dertte olanın tüm dünyayla başının dertte olduğunu, çoğunlukla bağımlılık geliştirdiğini, suça eğilim gösterdiğini, hatta bazılarının bir suç makinesine dönüştüğünü en iyi bilenlerdendim.

Eliyle beni masaya davet ederken çoktan masanın baş köşesindeki sandalyeye oturmuştu. Kontrolün kendisinde olduğunu göstermeye çalışıyordu... Kendimi bu durumdan kurtarmak için yapacak başka bir şeyim olmadığından otoritesine itaat edip sofraya oturdum. Hem konuştukça bir şeyler öğrenebilir durumu lehime çevirebilirdim. “Hala adını söylemedin genç adam. Sana nasıl hitap etmemi istersin?” Çayından bir yudum içtikten sonra baharatlarla ve yeşil otlarla şenlendirdiği İspanyol omletinden bir çatal alan genç adam yüzüme bakmadan cevap verdi. “Aslında adımı biliyorsunuz. Ama beni tanımadığınız için... Nereden tanıyacaksınız? Çok zaman önce... Yani çok uzun yıllar önce görmüşsünüz beni.” Şimdi anlaşıldı, pedagog olarak yetiştirdiğim çocuklardan biri olmalıydı. Ama burada ne işi vardı? Yetişkin olarak başaramadığı şeylerin hesabını çocukken onu iyileştirmeye çalışan benden mi sormaya gelmişti, “Madem hatırlamam imkânsız yardım et öyleyse bana.” Kekikle tatlandırdığı domateslerden birini ağzına atan genç adam bu sefer gözlerimin ta içine bakarak düşmanca bir tonda söyledi ismini, “Doğuş! Evet benim ismim Doğuş. Hatırlayabildiniz mi beni? Merdan Dayı hemen hatırlayacağınızı söyledi. Sonuçta ismimi siz koymuşsunuz.” Aklım yirmi yedi yıl önce Hacettepe Eğitim Hastanesi’nde altı buçuk aylık doğan oğlumun kuvözünün önünde çaresizlikten kıvrandığım, hüngür hüngür ağladığım o ana gitti: “Yapamam, ben buna bakamam. Beş yıllık emeği nasıl çöpe atarım? Doktoramı yetiştirmem lazım. O doğana kadar ben tezimi teslim etmiş olacaktım. Haftaya Londra’da hocamla buluşmam gerekiyor. Sorumluluklarım var. Her şeyi doğum tarihine göre ayarlamıştım. Burada öylece bekleyemem. Erken gelmesi benim suçum değil. Ben... Ben... Ben buna hazır değilim. Hem çok küçük. Zaten doktorlar büyük ihtimal yaşamaz dedi. Yapamam.” Üzerinden çok zaman geçmişti ve aldığım o kararla ilgili en ufak bir pişmanlığım yoktu. Yine olsa yine aynısını yapardım. O doktorayı zamanında bitirdiğim için zamanında profesör oldum, kitap yazdım, uluslararası kabul gören makaleler kaleme aldım. Doğuş’a ne olduğuyla hiç ilgilenmedim. Onun öldüğüne inanmayı seçtim. O yüzden bu karşılaşmaya hiç hazır değildim, “Demek yaşıyorsun.” Doğuş elindeki tereyağlı bıçağı bana doğru sallarken öylesine sallıyormuş gibiydi, “İsmi Doğuş olan bebekler ölmez, bilmiyor musun? Bana bu ismi verip sonra da öleceğimi düşünmen büyük gaflet.” Güzel yüzüyle, şekilli vücuduyla ne bana ne de Doğuş’u kuvözde bırakıp doktorama döndüğüm için beni terk eden babasına benziyordu. Daha çok Merdan’ı andırıyordu. Erkek çocuk dayıya çeker derler, doğruymuş, “Merdan’a nasıl ulaştın?”

Tost makinesinde ısıttığı ekmekleri almak için ayağa kalkan Doğuş tel dolabımda duran bal ve reçel kavanozlarını kolunun altına sıkıştırarak masaya döndüğünde artık emindim, ben yüzerken evin içini kolaçan etmiş, her yeri dipli köşeli kurcalamıştı. Kurşunları nereye saklamıştı acaba? “Ben değil o bana ulaştı. Uzaktan takibi hiç bırakmamış. Geçen ay karşıma çıktı, olan biten her şeyi anlattı.” Dananın kuyruğunun koptuğu yere gelmiştik. Belli ki beni vicdansızlıkla, kalpsizlikle, bencillikle suçlamak için buradaydı. Ne biçim annesin? Beni nasıl terk edersin, diye mızmızlanacaktı. Sükunetle söylediklerini dinleyip, ikna edici bir özür dilemem hayatımdan çekip gitmesi için inşallah yeterli olur. “Ve sen de gelip benimle yüzleşmeye karar verdin, öyle mi?” Doğuş konuşmak yerine sandalyeye astığı ince yazlık ceketinden çıkardığı beş altı sayfalık katlanmış kâğıt öbeğini önüme doğru itti. Mis gibi kokan sıcak ekmeğine reçel sürerken ağzından sadece tek kelime çıktı, “İmzala!” Kâğıtları önüme çekip hızla okumaya çalıştım, “Marmaris, ... Koyu’nda kıyı kenar mesafesi üç metre olan üç yüz elli metre kare müstakil ev statüsündeki taşınmazın Erhan Dorsay’ın terekesinde olup ölümünden sonra eşi Sude Dorsay’ın hakkından vazgeçmesi nedeniyle diğer varis oğlu Doğuş Dorsay’a... Sen bunun için mi geldin? Bu ev için mi? Bana kızmayacak mısın? Bağırıp çağırmayacak mısın?” Doğuş ceketinin diğer cebinde duran dolma kalemi uzatırken ilk kez gözlerinden yoğun bir duygu bulutunun geçtiğini gördüm. Gri, karanlık bir bulut. “Tanımadığım bir kadına neden kızayım ki? Sana karşı hiçbir duygum yok. Haydi imzala şu kâğıdı. Birlikte yaptığımız ilk ve büyük ihtimalle son kahvaltımızı tatsız hatırlamak istemezsin, öyle değil mi? Ne zaman taşınırsın?” Hiç beklemediğim bir yerden saldırmıştı. Beni, ona göstermediğim anneliğimden vurup devirmeye çalışacak sanıyordum. Ama yanılmışım. O benden cennetimi istiyordu. “Öncelikle seni terk ettim diye dram yaratmadığın için teşekkürler. Duygusal şeylere hiç gelemiyorum. Ah suçlamalar, acıları yarıştırmalar, hınç dolu hesaplaşmalar... Sana bir şey söyleyeyim mi, fiziksel olarak dayına çekmiş olabilirsin ama karakterin tıpkı ben. Rasyonel. Mantıklı. Kâğıtlara gelirsek elbette bir miras hakkın var ve alacaksın. Ancak bu evi sana vermem mümkün değil. Evet ev babanın. Seni kuvözde bırakıp öylece Londra’ya gittiğim için beni hiç affetmemiş, terk etmiş olabilir baban ancak biz boşanmadık. Dolayısıyla bu evde benim de payım var ve ben bu evi seviyorum. Sana bırakmayı düşünmüyorum. Ama eğer istersen senin payının parasını ödeyebilirim. Ancak bunun için biraz beklemen gerekecek. İstanbul’daki evimi satılığa çıkarmam gerekiyor önce. Ya da daha iyi bir fikrim var. O evi sana vereyim, Nişantaşı’nın göbeğinde. Keyifli bir ev. Hem ne yapacaksın bu ıssız koyda, sıkılırsın.” Doğuş masanın üstünde duran kalemi alıp zorla elime tutuşturunca işimin kolay olmadığını anladım, “İmzala şunu kadın! Hoşlanmadığım şeyler yapmak zorunda bırakma beni. Sen ölünce nasılsa Nişantaşı’ndaki ev de benim olacak. Ben bu evi istiyorum. Hem de hemen.” Aklıma Merdan’dan yardım istemek geldi. Avukat değil mi, ikimiz için de uygun olan çözümü bize söyleyebilirdi.

Ayağa kalkıp cep telefonumum durduğu çalışma masama yöneldim. Doğuş arkamdan seslendi, “Kimi arayacaksın? Merdan Dayı’yı mı? Boşuna arama, ulaşamazsın. Telefonun çekmiyor. İnternet de yok. Issız yerde olur böyle şeyler.” Gittikçe öfkeleniyordum çünkü kontrolü çoktan Doğuş’a kaptırmıştım. Benimle kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu. Olası her hamleyi önceden hesaplamış olması zekâsını da benden aldığının göstergesiydi. Madem oyunu kuran değildim, kartları yeniden dağıtan olmalıydım, “Tamam sen kazandın, imzalayacağım ama önce biraz konuşalım. Seni merak ediyorum. Hikâyenden bahset biraz.” Doğuş iki adımda yanıma gelerek kolumdan sertçe tutup beni masaya sürükledi. Omuzumdan bastırarak sandalyeme oturttu, “Seninle bu oyunu oynamayacağım. Beni hiçbir şekilde merak etmediğini biliyorum. İmzala şunu dedim sana.” Elimi, kavrayan avucuyla kağıttaki boşluğa imza atmam için zorlayan Doğuş’un boşluğundan yararlanıp fincanımdaki sıcak çayı yüzüne doğru fırlattım. Can havliyle yüzünü tutan Doğuş benden uzaklaşıp mutfak lavabosuna yöneldi. Çeşmeyi açıp yüzüne su çarpmaya başladı. Arabanın anahtarının durduğu kâseyi kaptığım gibi kapıdan fırladım. Anahtarı alıp kâseyi öylesine boşluğa fırlatıp arabama doğru koştum. Kapıya açıp içine atladığım gibi anahtarı kontağa takıp çevirdim, defalarca denememe rağmen motor çalışmadı. O an biraz ötede beni seyreden Doğuş’u fark ettim. Motora bir şeyler yaptığını anladım. Öfkeyle direksiyonu yumrukladım, “Allah’ın belası. Seni doğurdum diye benim oğlum olduğunu mu sanıyorsun? Seni terk ettim ben. Terk ettim. İstemedim seni, anlıyor musun? Zayıf ve güçsüz bir çocuktun, benim olamazdın. Sırf DNA’mı taşıyorsun diye sahip olduğum her şeyi alabileceğini mi sanıyorsun? O zaman da baş belasıydın şimdi de. Seni hiçbir zaman sevmedim. Aklıma bile gelmedin. Şimdi defolup gidiyorsun. Barakaydı burası baraka. Burayı kendi ellerimle inşa ettim. Cennete çevirdim. Sen istiyorsun diye öylece sana vereceğimi mi sanıyorsun.” Doğuş söylediklerimden etkilenmemişe benziyordu. Arabanın kapısını açtı. Yenilmiş, yorgun vücudumu güçlükle dışarı çıkardım. Kolumdan nazikçe tutuyordu ama yaydığı enerji tehditkardı. Eve doğru yürümeye başladım. Ancak o beni denize doğru çekiştirdi. “Ne bu şimdi, yeni oyunun mu?” diyecek oldum beni ilk kez büyük bir öfkeyle susturdu, “Fikrimi değiştirdim. Seni şuracıkta boğmaya karar verdim. Böylece iki ev de benim olacak zahmetsizce.” Elinden kurtulmaya çalıştım. Bu sefer parmakları adeta bir mengene gibi sıkmaya başladı kolumu. Dengemi kaybedip düştüm. Doğrulmamı beklemeden beni sürüklemeye başladı. Çok değil bir saat önce denizde yüzerken sağlıklı ve diri hissettiğim vücudumu şimdi patates çuvalı gibi hissediyordum. “Çekiştirme beni. İzin ver kalkayım. Böyle ölmek istemiyorum. Bana yakışır şekilde ölmeme izin ver.” İşin aslı Doğuş’un beni öldürmeyeceğini biliyordum. Çünkü çocuklar annelerini öldürmezler. Hele terk edip giden annelerini hiç. Neden gittiğini anlamak isterler önce, neden vazgeçtiğini. Haklı sebepleri olsun isterler. Kendilerinden af dilensin diye beklerler. Doğuş yeni hamlemin ne anlama geldiğini henüz kavrayamamış olacak ki bir an bocaladı. Beni serbest bıraktı. “Kuvözdeki bebeğini bırakıp kaçan bir kadına yakışan ölümün nasıl bir ölüm olduğunu merak ettim. Şaşırt beni.” Ayağa kalkarken birkaç kez sendeledim. Doğuş’un oraya buraya çekiştirdiği vücudum bir hayli yorgundu. Ancak ölüm korkusu en yaşlı bedenlerde dahi ufak da olsa bir canlanmaya, karşı koymaya, mücadele etmeye neden olabiliyordu. Eğer yeterince yüzersem bir tekneye denk gelebilirim diye düşündüm. Bacaklarıma yüklenip denize doğru güçlü adımlar atmaya başladım. “İzin ver denize girip açılayım. Yorulduğumda kendimi, bırakırım. Zaten hep denizde ölmek istemişimdir. Böylece sen de anne katili olmaktan kurtulursun.” Doğuş kısa bir süre düşündü. Oldukça kısa bir süre. Kurtulma ihtimâlimi hesapladığına adım gibi emindim. “Burada bekle!” diyerek eve doğru koşmaya başladı. Aklında ne vardı? Döndüğünde bir elinde sandıktaki tabanca diğer elinde dolu bir şarjör taşıyordu. “Anlaştık. Ama koyun iki yanından karaya çıkmaya kalkarsan seni vururum.” İşin aslı o mesafeden eğitimli bir asker bile beni vuramazdı, neden blöf yapıyordu ki? Normalde şüphelenmem gerekirdi ancak şüphelenmedim. Çünkü bu karabasandan kurtulacağıma inanıyordum. Suya girip hızla kulaç atmaya başladım. Yaklaşık yüz metre açılmıştım ki başım dönmeye, kollarım güçsüzleşmeye başladı. Her yerim uyuşmuş gibiydi. Gözlerim kararmaya başladığında birden Doğuş’un bana uzattığı fincandaki çayın garip tadı geldi aklıma. Yolun sonuna geldiğimi anladım. Sırtımı dönüp cennetime son kez baktım. Evim, güzel evim! Canım çiçeklerim. Çalışma masamda son kontrollerini yaptığım kitap taslağım. Ne kadar da uzaklardı artık bana. Sükunetle vücudumu derinlere doğru bıraktım. Olması gerektiği gibi ölüyordum, kime neye kızacaktım? Çünkü çok uzun zamandan beri nereye kaçarsam kaçayım cehennemin peşimden gelip beni bulacağını biliyordum.

12/01/2026
17