Ruken Şen: Asfalt Çatlağındaki Yeşil
Güz, artık mahallemize patilerimin altını yumuşatan o eski zaman sarısı, toprağı içten içe ısıtan tatlı hafifliğiyle sokulmuyordu. Islak ahşap, kurumuş çınar ağacı yaprağı ve ciğerime işleyen nemli toprak kokusu yerine yanık hava, genzi yakan kükürt kokusu, devasa inşaat binalarının harçlarından sızan kireçli tozlar soluyordu artık burnum. Rüzgârın yön değiştirdiğini ilk hisseden bıyıklarımdı; fakat şimdi bıyıklarıma takılan her bir toz zerresi; dilimin üstünde, damağımda, genzimde hiç geçmeyen tatsız, paslı bir metal lezzet bırakıyordu. Karanlıkta yanlışlıkla yaladığım eski bir demir parçası ya da bayatlamış bir konserve tenekesinin dibinde kalan o buz, kan tadı acılık gibi...
Eskiden mevsimlerin dönüşümünü tuvaletimi yaptığımda hissettiğim toprağın nemindeki değişimden, kaldırım taşlarının aralarından geçen karıncaların çalışma hızlarından, patilerimin altından kayıp giden toprak oyuntularından, rüzgârın yön değiştirirken getirdiği meyve ağacı kokularından anlardım. Şimdilerde ise mevsimler silinip gitmişti; sadece kaldırım taşlarını bir fırın gibi ısıtan, tüylerimi, derimi kavuran kurutucu bir sıcağın ardından gelen, gökyüzünü çamurlu bir perde gibi kaplayan simsiyah bulutlar vardı. Yağmur yağdığında kuytu bir saçak altına sığınmazsam tüylerime yapışan o ağır, yağlı tortuyu temizlemek için saatlerce yalanmak zorunda kalıyordum.
Biz bu sokağın, yıkıntıların, beton yarıklarının arasında kalmış son bir iki ağacın eteğinde yaşamaya çalışan canlılardık. Mahallemiz; insanların gökyüzünü delmek istercesine üst üste yığdığı gri kulelerin, ruhsuz taş kışlaların gölgesinde adım adım boğulmuştu. Bir zamanlar ahşap evlerin renkli panjurlarından sarkan kırmızı sarmaşıklar, yerini kocaman vinçlerin demir kollarına, günün her saati bıyıklarımı titreten, kulaklarımı ağrıtan boğucu bir gürültüye bırakmıştı.
Hayatıma giren insanları hiç isimleriyle bilmedim. İsimler insanların diline sürdüğü tatlandırılmış yemekler gibiydi. Benim dünyamda kelimeler işlemez; ben bir insanı bıyıklarımı sızlatan adımlarının yerdeki titreşiminden, havaya bıraktığı koku izinden ve duvardaki uzayan gölgesinden tanırım. Sadece onlar gerçektir. İlk tanıdığım insan Poşetli Adam gibi.
Poşetli Adam her akşam aynı saatte, cılız, turuncu sokak lambaları cızırdayarak yanmaya başladığında parmakları romatizmadan bükülmüş, belinde ağır bir kamburla sokağın başında belirirdi. Henüz gözlerimin bile seçemediği uzaklıktan, hışırdayan, birbirine sürtünen naylon torbaların o tanıdık sesini duyardım. Torbalardan balık kılçıkları, yemek suyuna bandırılmış bayat ekmek parçaları ve kimi zaman da pişmiş tavuk kıkırdakları çıkarırdı. Biz etrafına toplandığımızda burnuma sinen o ekşi, terli kokusunun ortasında dudaklarının arasından tek bir kelime bile etmez, sadece derinden gelen, göğsünü hırıldatan bir ses çıkarırdı. O sesten yaşının kocaman olduğunu anlardım. Bize yiyecek getirdiği o plastik poşetler rüzgâr estikçe etrafa saçılır; mahalleden henüz sökülmemiş çınar ağaçlarının son dallarına takılır, toprağın nefes alan gözeneklerini tıkardı.
Bir gün Poşetli Adam’ın adımlarının sokağı inleten o tanıdık hışırtısı ansızın kesildi. Yerine mahalleyi kökünden sarsan devasa bir dozer gürültüsü geldi.
Patilerimin altındaki soğuk betondan gövdeme sokulup omurgamdan yukarı tırmanan, kemiklerimi zangır zangır titreten büyük bir sarsıntı hissettim. Soluk soluğaydım; ciğerlerimi yakan soğuk hava içeri doldukça göğüs kafesim bir körük gibi kalkıp iniyor ama kalbimin o kontrolsüz çırpınışı hiç azalmıyordu. Arka bacaklarıma güç verip delice koştum, Sarı Işıklı Kadın’ın sokağına yol aldım.
O, mahallenin en eski; bahçesinde mor salkımları, çürümeye yüz tutmuş tahtaları olan iki katlı ahşap evinde yaşardı. Gece çöktüğünde penceresinden sokağa süzülen o sıcak, sapsarı ışık, taşın, harcın soğukluğuna karşı kıvrılıp sığınabileceğimiz tek kuytu köşeydi. Pencere kenarına koyduğu hafifçe çatlak porselen kaplarda hiç eksilmeyen taze su ve et suyuyla lapa yapılmış tane mamalar dururdu. Yorgun bacaklarım artık dayanamayıp yere serildi; gövdemi soğuk taşın üzerine bırakıp kafamı lapaya gömdüm. Karnım doymuş, çeneme sıvanan o fırınlanmış yağ tadı dilimin dokunuşlarıyla temizlenmişti. Gözlerimi kapattığım an kentin o genzi yakan tozu, inşaat gürültüleri, dilimdeki pas tadı tamamen silindi; huzurla uykuya daldım.
Sabaha karşı sesle uyandım. Sarı Işıklı Kadın’ın evinin çevresine uzun siyah demirler, tahta perdeler çektiler. Sarı Işıklı Kadın, elinde eski bir valizle sarı bir arabaya binip gittiğinde bıraktığı o tanıdık çiçek kokusu yerini keskin bir egzoz dumanına bıraktı; gözlerinde sönmüş bir fenerin kırık gölgesi vardı.
O günün akşamında, o tarihi ahşap ev, kepçelerin çelik dişleri arasında birkaç saat içinde un ufak edildi. Yılların biriktirdiği o yaşlı ahşap ve geçmiş zaman kokusu, yerini yükselen boğucu bir çimento dumanına bıraktı.
Sokaklar daralıp toprak tamamen yok olunca Parlak Ayakkabılı Adam ile tanıştım. Afili, siyah, geniş bineklerin içinden inen; bileğinde güneş ışığını kıran iri taşlı saatiyle etrafındaki her şeye ve her canlıya sadece ederini hesaplayan gözlerle bakan bir adamdı. Onun bastığı kaldırım taşının harcı bile soğurdu, geçtiği yerlerdeki havanın rengi değişirdi. Parktaki yüzyıllık çınarları “tehlike saçıyor” veya “manzarayı kapatıyor” bahanesiyle, kestiren, çocukların futbol oynadığı son çamurlu arsaları atık çukurlara dönüştüren oydu. Onun kokusu egzoz dumanı, pahalı parfümlerle örtülmeye çalışılmış pis puro ve hiç bitmeyen bir hırsın keskin kokusuydu.
Bir öğle sıcağında, çöp konteynerinin gölgesinde gözlerim yarı aralık uyuklarken yaklaşan botların sendeleyişini hissettim ama gerilip sıçramaya fırsat bulamadım. Hiçbir neden yokken, sırf varlığımdan, kendi içindeki üstün canlı güdüsünden güç alırcasına ağır, parlak botunun ucuyla kalçama sert bir tekme savurdu. Savrulup tozlu asfaltın üzerinde sürüklendim; kaburgalarıma batan o keskin sancı nefesimi kesti. Günlerce patilerimin üzerine tam basamadım.
Parlak Ayakkabılı Adam mahallemize sadece dozerleri, tekme atan o vicdansız ayakları ve çelik kuleleri getirmedi; o, doğanın bu sokağa sunduğu can suyumuzun damarını da kesti.
Mahallenin tam göbeğinde yüzyıllık, taş bir çeşme dururdu. Yosun tutmuş, gümüş rengi taşlarının arasından her mevsim buz gibi, tatlı bir su akardı. Biz sokak hayvanları, kuşlar, hatta beton çatlaklarında yuvanın yolunu arayan karıncalar dahi canımızı o çeşmeyle doğrulturduk. Bıyıklarımı o soğuk suya batırıp içtiğim her yudumda toprağın derinliklerindeki serinliği hissederdim. Suyun tam fışkırdığı yerde duran aslan kabartması avlanma güdümü diri tutar, bana güven verirdi.
Bir öğle vakti Parlak Ayakkabılı Adam ve başlarında şapka olan adamlar çeşmenin etrafını sardı. Ellerindeki büyük kâğıtlara bakıp hırsla çizim yapıyorlardı. Parlak Ayakkabılı Adam elinin tersiyle çeşmeyi işaret etti; hararetle şapkalı adamlara çeşmeyi anlattı. Ertesi günün sabahı, güneş ağarırken ağır bir balyoz sesiyle uyandım.
Vardığımda taş çeşme kırılmış, o yosunlu taşlar birer moloz yığınına dönüştürülmüştü. Yerden cılız bir su sızıyor, çamura karışıp rögara akarak kayboluyordu. Aslan kabartması da yok olmuştu; gövdemi yapıştırıp gölgesine tutunduğum siluet yoktu. O gün sokağın son canlı damarı koparıldı; su bile küsüp toprağın derinliklerine kaçtı.
Yıkımın tam ortasında Yaşlı İşçi ile karşılaştım. Üzerinde çimento çamuruyla kirlenmiş sarı bir tulum, başında çatlak bir baret vardı; üstü başı harç, elleri ise nasırdan taş gibiydi. Parlak Ayakkabılı Adam’ın emriyle sabahtan akşama kadar o devasa kulelerin harcını yapmaya zorlanan bu adamın gözlerinde ne hırs vardı ne de gaddarlık; sadece derin bir çaresizlik, yorgunluk görüyordum çehresinde... Çeşmenin yıkıldığı günün akşamında, yıkıntıların kenarına çöküp elindeki bayat ekmeği ve plastik kaptaki yemeğini açtı. Yediği her lokmada göğsünden Poşetli Adam’ınkine benzer ama daha ağır bir iç çekiş yükseliyordu.
Sekerek çalıların arasından çıkışımı, bükülmüş bacaklarımın sızısını fark etmiş gibi bana baktı. Elindeki ekmeğin yumuşak içini koparıp önüme, tozların arasına sessizce bıraktı ve nasırlı, harç kokan eliyle kulaklarımın arkasını, başımı okşadı.
Susuzluktan dilimizin damağımıza yapıştığı, kuraklığın, beton sıcaklığının kavurduğu o günlerde Mavi Mataralı Çocuk da sığınağım oldu. Dizleri sürekli, kabuk bağlamış yara izleriyle dolu, gözlerinde henüz büyüklerin yalanlarıyla kirlenmemiş bir saflık taşıyan bir çocuktu. Çeşmenin yerindeki o moloz yığını görünce gözlerinden süzülen yaşların çamura damladığını gördüm. Kendi matarasına takılı plastik bir kapağın içine su döküp bana uzattı. Bıyıklarımı kapağa daldırıp o suyu içerken burnuma çalınan çocuk kokusu hâlâ hafızamda… O da benim gibi yıkıntılar içinde mutsuzdu. Toprağa basacağı bir karış yer kalmadığından artık arkadaşlarıyla koşamıyor, demir yığınlarının, molozların arasında oynuyordu.
Yıkılan mahallenin sokaklarında bir gölge gibi dolanan, hiç konuşmayan, gözlerinden nehirler akıtan bir kadın gördüm. Yıkılan evlerin, dozerlerin kökünden söktüğü ağaçların ardından saatlerce durup bakardı. Elindeki yıpranmış bez torbayla gezer; inşaat artıklarının arasına sıkışıp kalmış çelimsiz bir ot kökü, kanadı kırık bir serçe görse durur, şefkatle dokunurdu. Ağlayan Kadın, mahallenin sessiz çığlığıydı.
Hiç ses çıkarmazdı ama yanımdan geçerken hissettiğim, içindeki o büyük yasın ağırlığı bıyıklarımdan tüylerime kadar sindiğinde ürperirdim.
Şimdi gökyüzü daha da alçaldı ve ağırlaştı. Rüzgâr artık kendine esip gidecek bir yön bulamıyor; çünkü yüksek binaların arasında sıkışıp şiddetli, yıkıcı girdaplar oluşturuyor. Yağmur yağdığında toprak suyu ememediği için asfalt sokakları çamurlu bir kanalizasyon pisliği basıyor. İnsanların ağzında sürekli telaşlı, yabancı kelimeler dolanıyor; doğanın bu büyük değişimine süslü isimler takıp kendi suçlarını örtmeye çalışıyorlar.
Taş çeşmenin durduğu yerde şimdi renksiz, soğuk bir güvenlik kulübesi ve otomatik bariyerler yükseliyor. Poşetli Adam’ın arkasında bıraktığı plastikler Parlak Ayakkabılı Adam’ın diktiği devasa beton blokların altında kaldı. Sarı Işıklı Kadın’ın penceresinden yayılan güneş rengi ışık ise bir daha yanmamak üzere söndü.
Ben ise yıkılmış bir ahşap evin harabelerinden arta kalan son bir tahta parçanın üzerinde, patilerimi göğsüme doğru toplamış, inşaat tozuyla oturuyorum. Ne içtiğimiz suyun tadı kaldı ne de sığındığımız gölgelerin neşesi... Mavi Mataralı Çocuk’un o gün bana uzattığı plastik kapaktaki çeşme suyumuzun kokusunu saklıyorum hafızamda. İnsanlar kendi köklerini betonla boğup doğadan koparken ben kulaklarımı dikmiş, o güvenlik kulübesinin dibindeki asfalt çatlağından başını uzatmaya çalışan küçük, inatçı ve yeşil bir ot yaprağını izliyorum.
