Pelin Erkan: O da Bir Şey mi? - Çatlaklardan Sızan Hikâyeler
“Nedir dedim yaşamak? Bir düş dedi birkaç görüntü.” Pelin Esmer’in son filmi “O da Bir Şey mi?”yi izledikten sonra Ömer Hayyam’ın bu sözü zihnimde belirdi. Şöyle düşündüm: Hayal kuran biri, farkında olsun ya da olmasın, hayal kırıklığını da sessizce yanına alır. Kim hayal ettiği hayatı yaşıyordur ki? Ya da hayal kurarken kaç kişinin hayatı olmadık yerlere sürükleniyordur? O da Bir Şey mi?’nin genç karakteri Aliye de bu ikilemin tam ortasında yürüyen biri. Büyük düşleri olan ama Söke’nin dar sokaklarına sıkışmış, yaşadığı talihsizliklerin gölgesinden bir türlü sıyrılamayan genç bir kadın. Ve biz, onun hikâyesine Levent’le birlikte adım adım yaklaşırken, iki farklı dünyanın birbirine nasıl temas edebileceğini görüyoruz.
Pelin Esmer’in yeni filmi, Adana Altın Koza’da topladığı sekiz ödülle sezona iddialı bir giriş yaptı ve 17 Ekim itibarıyla salonlarda izleyiciyle buluştu. Filmin merkezinde Timuçin Esen ve ilk kez kamera karşısına geçen Merve Asya Özgür var; birbirlerine hem yabancı hem de tuhaf şekilde akraba iki karakteri taşıyorlar.
Hikâyemiz Aydın’ın Söke ilçesinde, yılların yorgunluğunu taşıyan eski bir otel-sinema kompleksinde geçiyor. Bir zamanların görkemli Efes Sineması, festival günlerinde yeniden nefes alan bir hatıra mekânına dönüşmüş durumda. Yeni filmiyle İstanbul’dan festivale gelen Levent, bu tarihi yapının tuhaf güzelliğinde hem işine hem de kendi iç hesaplaşmalarına tutunmaya çalışıyor. Aliye ise aynı binanın otelinde temizlik personeli olarak çalışan, Levent’in filmlerini ezbere bilen, sinemaya dair hayalleri olan genç bir kadın.
Aliye, bir şekilde Levent’in telefon numarasını buluyor ve sesli mesajlarla kendi hikâyesini anlatmaya başlıyor. Anlattıkları, onun gerçeğiyle hayal gücü arasında gidip geliyor; bazen bir avukatın sert dünyasında, bazen bir genç kızın umut dolu kalbinde dolaşıyor. Levent, bu mesajların gerçekliğini sorgulasa da bir süre sonra Aliye’nin sesindeki kırılganlık, acı ve cesaret onu çekmeye başlıyor. Çünkü o ses, kendisinin unuttuğu bir yerden konuşuyor.
Levent’in hayatında da her şey yolunda değil. Boşanmanın eşiğinde, kafası karışık, yeni filminin hazırlıklarıyla boğuşuyor. Yorgun ve mesleğinde biraz da tıkanmış olduğunu hissediyoruz. Üstelik bir sonraki festival için kısa film sözü vermiş durumda. Annesi Nigâr Hanım’la ilişkisi ise filmdeki en dokunaklı damar. İkisi arasındaki konuşmalar hayatın sessiz suç ortaklıklarını hatırlatıyor. Timuçin Esen ile İpek Bilgin’in zarif uyumu bu sahnelere ayrı bir lezzet katıyor.
Filmin yan karakterleri ise Söke’nin sıcak ama kırılgan dokusunu taşıyan insanlar. Nur Sürer’in canlandırdığı Gülistan, “anlatsam roman olur” diyen o tanıdık hayatların temsilcisi. Deniz’in geçmişiyle verdiği mücadele, Avukat Aynur’un davalar arasında sıkışmışlığı ve aslında şarkıcı olma hayali, Ahmet’in iyilik yaparken dağılan düzeni... Hepsi, Aliye’nin hikâyesine ince ince bağlanan, filmi zenginleştiren çizgiler. Kasabaya sıkışmış kalmış insanların gerçekleşmemiş hayalleri ve bir şekilde çatlaklardan hayatlarına sızan karşılaşmalar.
Söke’nin yanı sıra antik Milet de filme eşlik ediyor. Aspasia’nın izlerini taşıyan bar, Sokrates ve Perikles’e yapılan göndermeler, mitolojik katmanların hikâyeye sızması filmin hikâye anlatıcılığı misyonunu zenginleştiriyor, derinleştiriyor. Bu büyülü atmosferin kurulmasında görüntü yönetmeni Barbu Bălăşoiu’nun payı büyük; kameranın kadrajları bir tablo gibi, ışık kullanımı ise sokakların kırgınlığını taşıyor.
Aliye’nin Levent’e attığı sesli mesajlar, film boyunca hem bir anlatı köprüsü hem de bir yakınlık alanı açıyor. Genç kadının gerçeği hayalle karıştıran hikâyeleri, taşra sıkışmışlığını aşmak için kurduğu küçük kaçış kapıları gibi. Onun anlattıkları hep bir uçurum ile umut arasında gidip geliyor. Levent ise başlarda bunu “tuhaf bir ilgi” olarak görse de zaman içinde bu sesi dinlemekten vazgeçemiyor.
Filmin en güçlü tarafı, hikâyenin içine sızmış doğal akış. Diyaloglar süslenmemiş, karakterler makyajlanmamış, herkes olduğu gibi duruyor perdede. Bir otelin koridorundan yankılanan ayak sesi bile bazen bir cümlenin yerini alıyor. Hikâye kendini bağırarak anlatmıyor; küçük detaylar, bakışlar, duraksamalar, hepsi birleşip yavaş yavaş büyüyor.
Merve Asya Özgür, ilk filminde doğal ve temiz bir performans veriyor; Aliye’nin tedirgin ama diri ruhunu güzel taşıyor. Timuçin Esen’i izlemek ise her zamanki gibi ayrı bir keyif; Levent rolünde sakin ama derin bir ağırlık kurmuş. Esmer’in kurduğu bu oyuncu dünyası, büyük jestlere değil, küçük kırılmalara yaslanıyor ve bu da filmi sahici kılıyor.
O da Bir Şey mi? gösterişsiz ama içten bir hikâye anlatıyor. Hayal kurmanın bedelini, gerçekliğin sessizliğini ve tesadüflerin insanı nasıl dönüştürebileceğini hatırlatıyor. Filmin içindeki siyah-beyaz kısa film ve özellikle bazı sahneler ise insanı çok etkiliyor, hatta ana hikâyeden bile daha fazla vuruyor diyebilirim.
Film sanırım vizyondan kalktı ama tahmin ediyorum ki platformlardan birinde mutlaka gösterime girer. Eğer iki saatliğine sakin ama etkileyici bir dünyanın içine girmek isterseniz, bu filmi kaçırmayın derim.
