Pelin Erkan: No Other Choice – Başka Yolu Yok
Not: Dikkat Spoiler içerir!
Nereden başlasam, nasıl anlatsam bilmiyorum... Ah Park Chan-wook, bize yine ne yaptın? Hizmetçi ve Ayrılma Kararı’ndan sonra merakla beklediğim yeni filmi No Other Choice — Türkçe adıyla Başka Yolu Yok — geçtiğimiz hafta vizyona girdi. Film vizyona girer girmez kendimi Kadıköy Sineması’nda buldum. Büyük bir merakla, hatta biraz da tedirgin bir heyecanla salona girdim. Çıktığımda ise bu merakın fazlasıyla karşılığını almıştım. Park Chan-wook’un filmleriyle kurduğum o ilişki, bu filmle birlikte bir kez daha kendini hatırlatmıştı.
Oyunculuklardan senaryoya, konudan yönetmenliğe kadar her şey beni oldukça etkiledi. Özellikle mizah unsurlarının senaryonun içine bu kadar doğal ve yerli yerinde yerleştirilmiş olmasına bayıldım. Park Chan-wook’un kamera kullanımına gelince, gerçekten ne söylesem az. Neredeyse her sahnede durup kadraja hayranlıkla bakmak istiyorsunuz.
Park Chan-wook’un No Other Choice’u işsizliği sadece ekonomik bir sıkıntı olarak görmüyor; onu insanın içindeki pusulayı hızla bozan, ahlaki sınırları bulanıklaştıran bir tetikleyici gibi ele alıyor. Film boyunca şunu hissediyoruz: “Normal” dediğimiz davranışlar, sistematik bir baskı altında sanılandan çok daha hızlı çözülüyor, çünkü artık mesele yalnızca bir iş bulmak değil, iş güvencesinin neredeyse tamamen ortadan kalktığı, orta sınıf konforunun pamuk ipliğine bağlı olduğu bir dünyada ayakta kalabilmek. Başarı da bu dünyada çalışkanlık ya da liyakatle değil, kimin daha önce elendiğiyle ölçülüyor.
Filmin merkezindeki Man-su’ya baktığımızda, ilk başta her şey yerli yerinde görünüyor: Düzenli bir işi, ailesi, evi, tekrar eden gündelik alışkanlıkları var. Park Chan-wook’un sevdiği o tanıdık vitrin bu; dışarıdan bakınca kusursuz, yakından bakınca çatlamaya hazır. Titizlikle kurulmuş kadrajlar ve steril mekânlar aslında ne kadar kırılgan bir düzenin içinde olduğumuzu fısıldıyor. Ana karakterimiz işten çıkarıldığı anda, film bir yas hikâyesine sapmıyor; daha çok statü kaybının yarattığı paniğe odaklanıyor, çünkü Man-su için iş, sadece para kazanmak değil; “kim olduğunu” bilmek demek. Erkeklik, saygınlık, değer ve aidiyet bu işle birlikte anlam kazanıyor. İşte tam da bu noktada film kapitalizm eleştirisini sessizce bir erkeklik krizine bağlıyor. Ekmek kazanan rolü sarsıldığında, Man-su’nun dünyası artık ahlaki doğrularla değil, ne kadar iyi performans gösterebildiğiyle ölçülen acımasız bir sahneye dönüşüyor.
Lee Byung-hun’un performansı inanılmaz. Man-su’yu kolayca nefret edebileceğimiz bir “kötü adam”a dönüştürmüyor; tam tersine, koşullar tarafından yavaş yavaş köşeye sıkıştırılan, son derece sıradan bir adam olarak önümüze koyuyor. Sanırım filmi asıl rahatsız edici kılan da bu. İzlerken kendimi sık sık “ben olsam ne yapardım” diye düşünürken buldum. No Other Choice izleyicisine yukarıdan bakıp ahlaki ders veren bir film asla değil; aksine, bizi de o bulanık alanın kıyısına çekiyor.
Filmde kadınların konumu da ayrıca konuşulmayı hak ediyor. Man-su’nun eşi, kocasının panik, takıntılı ve içe çöken dünyasının tam karşısında duruyor. Evi ayakta tutan, iş kaybı sonrası yapılması gerekenleri soğukkanlılıkla sıralayan, bütçeyi, düzeni, gündelik hayatı organize eden o. Büyük laflar etmiyor, dramatik tepkiler vermiyor ama güçlü bir gerçekçilik taşıyor. Bu haliyle, Uzak Doğu sinemasında ve edebiyatında sıkça rastladığımız kadın tipolojisini çağrıştırıyor: Sessiz, dayanıklı, pratik ve ayakta kalmaya odaklı, ancak kapitalizmin çanları yalnızca Man-su için çalmıyor; eşi için de çalıyor. Kocasının ne yaptığını fark ettiğinde onu ifşa etmemesi, hatta görmezden gelmesi tam da bu noktada anlam kazanıyor. Bu bir sevgi hali mi, düzenin bozulmaması arzusu mu, yoksa sistemin insanı yavaş yavaş uyumlanmaya zorladığı o “başka yolu yok” hissi mi? Film sorunun cevabını netleştirmiyor, ama o sessiz kabulleniş, en az Man-su’nun eylemleri kadar sarsıcı.
İlk öldürülen karakterin eşi de kadın temsilleri açısından dikkat çekici. Tutkulu, enerjik, zaman zaman histerik görünen yapısı ona şüphe ile bakmamıza yol açıyor, ancak kendi çıkarlarını, ihtiyaçlarını ön plana koyması bize gerçek hayat ile kurduğu bağın ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Bu coğrafyada erkekler başarısızlıkla karşılaştıklarında hızla çözülen, dağılan ve karanlığa savrulan figürlerken kadınlar çoğu zaman daha gerçekçi, daha ayakta ve daha farkında. No Other Choice, bu karşıtlığı yüksek sesle söylemiyor, ama iki kadın karakter üzerinden sessizce işliyor.
Film açılırken Park Chan-wook bizi hemen güvenli bir alana sokuyor: Şehir dışında, ormanlık arazide müstakil bir ev, pembe bahar dalları açmış, mutlu bir aile tablosu, mangal yapan, iş yerinden yirmi beş yıllık emeğine karşılık hediyeler almış gururlu baba. Bir rüzgâr esiyor, çiçekler ağaçtan dökülmeye başlıyor, “Dökül bakalım,”” diyor baba Man-su. Her şeyim tam gibi hissediyorum,” diyor eşine ve çocuklarına sarılırken. Dikkatli izleyici bu dökülmenin arkasının geleceğini biliyor. Park, “her şey yolunda” hissini bilinçli olarak parlatıyor, çünkü bu parlaklık, birazdan çökecek vitrinin habercisi.
Sahne geçişleri de bir harika. İlk sahneden sonra iş yeri / kâğıt fabrikasına geçmeden önce ekranda sanki lavaboda fokurdayan bir su var ya da çok yakın çekim bir deniz dalgası gibi de görünüyor, ama anlıyoruz ki burası kâğıt fabrikası. Sular daha da dalgalanacak demek ki diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Kıyıya / kıyıdaki duvarlara çarpan dalgaları sanırım birkaç sahnede daha görüyoruz.
Man-su’nun Solar Paper (adı da oldukça manidar) adlı firmadaki iş görüşmesi esnasında camdan gözüne doğrudan giren güneş ışığı, güneş patlaması da diyebiliriz, filmin en güçlü görsel anlarından biri. Işık burada adeta bir sorgu lambası gibi çalışıyor. Man-su’nun kendini güçlü, ikna edici göstermesi gereken bir anda, güneş onu fiziksel olarak köşeye sıkıştırıyor; nereye baksa gözünü alan bir parlaklık var. Bu sahne yalnızca estetik bir ışık oyunu değil, kapitalizmin yarattığı baskının görsel bir karşılığı sanki. Güneş aydınlatmıyor, tehdit ediyor. Man-su kendini anlatmaya çalıştıkça daha görünür oluyor, battıkça batıyor.
Man-su’nun kızının salıncakta sallandığı, sadece sarı çizmelerinin göründüğü o sahne de beni çok etkileyen sahnelerden biriydi. Baba-kız konuşurken kızının yüzünü hiç görmüyoruz; kadrajda sadece sallanan bacaklar ve o parlak sarı çizmeler var. Üstelik kızının annesinden duyduğu cümleyi tekrar edip durması — “Bu kadar boğaza bakamayız,” — sahneyi daha da çarpıcı kılıyor. Masum bir ritmin içine sızmış yetişkin kaygısı, filmin ruhunu tek bir görüntüde özetler gibi.
Filmin ilerleyen bölümlerinde ev, bir sığınak olmaktan çıkıp baskı alanına dönüşüyor. Başlarda sıcak ve dengeli görünen iç mekânlar, Man-su’nun zihni karardıkça daha dar, daha köşeli kadrajlarla çekiliyor. Kamera bazen kapı aralıklarından, bazen koridor sonlarından bakıyor. Man-su’nun babasının intihar ettiği çocukluk evini satın alması, ailesi ile burada yaşamaya başlaması, domuz ahırını güzel bir seraya dönüştürmesi, bitkilere olan düşkünlüğü ve domuzlara gönderme olan kareler ve söylemler. “Çocukluğumuz anavatanımızdıri” sözünü anımsamadan duramıyorum.
Man-su’nun “ne yapabileceğini” düşünmeye başladığı sahneler, filmin görsel olarak en keyifli ve en huzursuz edici bölümleri. Günlük eşyalar – eldivenler, bantlar, basit aletler – kamera tarafından neredeyse fetişleştirilerek gösteriliyor. Çünkü gerilim, yapılacak eylemden çok hazırlık anlarında kuruluyor. Seyirci olarak ne olacağını az çok hissediyorsunuz, ama Park kamerayı biraz fazla tutarak sizi o bekleme süresine mahkûm ediyor.
No Other Choice’taki şiddet sahneleri, Park Chan-wook’un önceki filmlerine kıyasla daha “sessiz”. Burada kamera çoğu zaman sonucu değil, öncesini ya da sonrasını gösteriyor. Şiddet burada bir görsel şov değil, kaçınılmaz bir prosedür gibi duruyor. Bu da izleyiciyi daha çok sarsıyor, çünkü sahne bittiğinde rahatlamıyorsunuz; aksine bir tür soğukluk hissi ile baş başa kalıyorsunuz.
Hakkında yazılacak pek çok şey var, yeniden yazsam belki filmin bambaşka sahnelerine de odaklanırım, kim bilir. Filmi izledikten birkaç gün sonra şunu düşünüyorum: Konusunu düşününce film neredeyse imkânsız gibi görünen bir şeyi başarıyor, o da abartısızlık! Tek bir an bile abartıya kaçmıyor. Oysa hikâye buna fazlasıyla davet eder nitelikte. Ama Park Chan-wook, anlatım dozunu o kadar iyi ayarlıyor ki her şey doğal, sakin ve rahatsız edici bir gerçeklik içinde ilerliyor.
