Pelin Erkan: DTF. St Louis -
"Kimse normal değil. Sadece uzaktan bakınca öyle görünüyor."
Güneşi içeriye alacağımız, gönlümüzce doya doya gezeceğimiz, saçmalayacağımız kaç yazımız kaldı diye düşünürken, orta yaş krizindeki erkekleri ve gölge yanları ile yüzleşmekten korkmayanları odağına alan DTF. St. Louis dizisi imdadıma yetişti. Diziyi Steven Conrad’ın yazıp yönettiğini duyunca hevesle hemen izlemeye başladım. 13 Nisan Pazartesi günü son bölümü yayınlanan mini diziyi HBO Max platformundan izleyebilirsiniz.
Steven Conrad ismini duyduğunuzda zaten bir beklenti oluşuyor. Patriot gibi tuhaf, katmanlı ve bir o kadar insani bir işin yaratıcısından bahsediyoruz. Yönetmen yine aynı noktadan yürüyor: İnsan olmanın o hafif utanç verici, biraz absürt, çoğu zaman da kontrolsüz hallerinden. Ama bu sefer sahne; Missouri banliyöleri. Güneşli, düzenli, steril ya da en azından öyleymiş gibi görünen bir dünya.
Libido düşüren hakem ekipmanları, eğri üreme organları, borç üstüne borçlar, geri kazanılmaya çalışılan formlar, kendini aramaklar, bulduğunu sanmaklar, her şeyin yolunda olduğu ama aslında hiçbir şeyin yolunda olmadığı hayatlar... DTF St. Louis’nin seçmece absürtlüğün çeşnilendirdiği hikâye evreninde “yaşadığını hissetme dürtüsü, gün ışığını içeri alabilme cesareti, dönüşüm, çokça çaresizlik” ve herkesin aklına yatmayacak türden çareler var. “Karşıdan bakınca öyle görünebilir,” diye fısıldıyor kulaklara, “ancak inan bana kimse normal değil!”
Dizi The 5th Dimention’dan Let The Sunshine In şarkısı ile açılıyor. Her bölümün finalinde ise sahne hikâyeye nokta atışı yapan şarkılar ile kapanıyor; öyle alelade seçimler değil bunlar, her biri özellikle “içimizde kalsın, günün geri kalanına sızsın” diye yerleştirilmiş gibi.
Jason Bateman, St. Louis’de havalı bir hava durumu sunucusu olan Clark Forrest rolünde karşımıza çıkıyor. Clark, işe başladığı ilk günlerde istasyonun işaret dili çevirmeni Floyd (David Harbour) ile hızlıca yakın arkadaş oluyor. Birlikte fırtınalı bir günü atlatmaları hatta Floyd’un Clark’ı kafasına çatıdan bir parça düşmekten kurtarması bu dostluğun başlangıcı oluyor. Sonrasında klasik “banliyö erkekliği” aktiviteleri: zincir restoranlarda yemekler, birlikte spor, cornhole oyunları...
Asıl ilginç olan, ilk bakışta birbirine zıt görünen bu iki adamın aslında aynı eksiklik hissiyle yaşıyor olması. Floyd, koca cüssesinin içinde çocuk gibi bir kalp taşıyan biri. Fazlasıyla nazik, empatik, kimseyi kırmak istemiyor. Hayatını sevgiyle dolduruyor, yaptığı ve dokunduğu her şeyde sevgi, tutku var ama garip bir şekilde yaptığı şeylerin hiçbiri “gerçek hayat” ölçütlerine göre bir şey kazandırmıyor. Para kazandıran işlerde dikiş tutturamamış, kapitalist dünya değerlerine göre başarısız birisi. Clark ise tam tersi: daha mesafeli, daha kontrollü, sakin, “başarılı ve ekonomik refahı yerinde”. Kasabada tanınan, başarılı sayılan biri. Ama içten içe biliyor ki yaptığı işin artık bir karşılığı yok. Bu dijital çağda, kimse televizyonu açıp hava durumunu izlemiyor. Ve bu farkındalık onu yavaş yavaş içten içe eritiyor. Ayrıca uzun yıllardır evli, iki kız babası. Dışarıdan bakınca her şey yerli yerinde gibi görünüyor. Ama Clark'ın o düzenli banliyö hayatının içinde giderek nefessiz kaldığını hissediyorsunuz.
Zaten bir noktada o baskı ve sıkışmışlık hissi öyle bir birikiyor ki Clark canlı yayında aniden kontrolünü kaybediyor. Hava durumu anlatması gerekirken, bir anda yumruklar savurmaya, karate hareketleri yapmaya başlıyor. Sebepsiz gibi görünen ama aslında uzun zamandır biriken bir patlama bu.
Clark tekdüze, sıkıcı bir hayattan içten içe bunalmışken, Floyd'un evliliğinde de benzer bir aşınma hissediliyor. Eşi Carol (Linda Cardellini), ek gelir sağlamak için Rugby hakemliği yapmaya başlayınca aralarındaki bağ ve cinsel çekim daha da zayıflıyor. Bu arada, Floyd’un kilo verme süreci de özgüvenini zedeliyor. Yönetmen, çiftin arasındaki “çekicilikten uzaklaşma” hissini, Carol’ın hakem kıyafetleri içindeki görüntüsünden özellikle faydalanarak ironik bir şekilde vurguluyor.
Floyd’un eşi Carol ve Clark barbekü partisinde tanışıyorlar, bu tanışma ve aralarında hissedilen elektrik dizinin önemli kırılma noktalarından birini oluşturuyor. Bir diğer önemli kırılma noktası ise Clark’ın DTF St. Louis diye bir uygulamadan haberdar olması ile başlıyor ve Clark’ın, “DTF St. Louis” adlı uygulamadan Floyd’a söz etmesiyle her şey değişiyor. (DTF’nin ne anlama geldiğini bilmiyorsanız, küçük bir araştırma yapmanız gerekecek.) Bu uygulama, evli bireylerin duygusal bağlar olmadan cinsel ilişki aradığı bir platform. Başta tereddüt eden Floyd, Clark’ın da dahil olması şartıyla bu fikri kabul ediyor. Aslında dizideki karakterlerin peşinden koştuğu şey yalnızca seks, heyecan ya da yasak ilişki değil. Hepsi farklı şekillerde yeniden görülmek, yeniden arzulanmak, hala birileri için önemli olduklarını hissetmek istiyor. DTF uygulaması ise orta yaşın görünmezlik korkusuna karşı geliştirilmiş yanlış bir çözüm gibi duruyor.
Dikkat Spoiler İçerir!
Aylar sonra tablo tamamen değişiyor: Bu üçlüden biri ölü bulunuyor.
Olayı araştırmak üzere devreye giren dedektif Donoghue Homer (Richard Jenkins) ve özel suçlar görevlisi Jodie Plumb (Joy Sunday), ilk bakışta göründüğünden çok daha karmaşık bir hikâyeyle karşılaşıyor. Özellikle Jodie, olay yerindeki tutarsızlıkları hemen fark ederek olayın derinlerine inmeye başlıyor.
Dizi, Amerikan banliyö yaşamının “kusursuz” görünen yüzünün altında nelerin saklı olabileceğini çok iyi yakalıyor. Yasak ilişkiler Jamba Juice’ta planlanabiliyor, ihanet çocuk parkındaki salıncakta düşünülebiliyor, ilişkiler arka bahçe partilerinde başlayabiliyor. Dizi elbette bir komedi dizisi olmasa da bu absürtlüğe inceden bir göz kırpıyor. Güvenli olduğu varsayılan alanlarda bile kaosun ne kadar hızlı doğabileceğini gösteriyor.
Oyunculuk tarafında ise neredeyse kusursuz bir kadro var. Jason Bateman son yılların en iyi performanslarından birini sergilerken, Richard Jenkins her zamanki ustalığıyla sahneleri domine ediyor. Joy Sunday karakterine farklı bir enerji katarken, Linda Cardellini gizemli ve çok katmanlı bir kadın portresi çiziyor.
Ancak dizinin kalbi David Harbour’da atıyor. Floyd karakterine kattığı insani derinlik, dizinin duygusal omurgasını oluşturuyor. Floyd; ailesini, arkadaşlarını seven ama hayatında eksik bir şeyler olduğunu hisseden bir adam. Harbour, bu çatışmayı abartıya kaçmadan, son derece gerçek bir şekilde yansıtıyor.
Dizinin en güçlü yanı da burada yatıyor: Karakterleri asla küçümsememesi. Orta yaş krizleri ya da banliyö hayatı kolayca alaya alınabilecekken, Yönetmen Conrad ve ekibi bu dengeyi çok iyi kuruyor. Hem komik hem insani bir ton yakalanıyor.
Aşağıda yönetmen Conrad ile yapılan bir röportajdan beni etkileyen bir kesiti de bırakıyorum.
“Kurcalamayı hedeflediklerinin; gölge yanlarına tanıklık ettiğimiz karakterlerin günümüz izleyicisinde nasıl bir karşılık bulmasını hayal ediyorsunuz?”
“Huzur beklentisi,” diyor kısaca Conrad: “Her yaş için… Çatışma içindeki karakterlerimle vurgulamak istediğim huzura nadiren ulaşıldığı, ulaşılırsa da asla beklenilen şekilde olmadığı. Bu mücadele -çocuk, genç, orta yaşlı- yaş fark etmeksizin herkes için geçerli. Hayatın kalıcı bir parçası ve öyle de olmalı aslına bakarsan. Mücadeleler kendine özgü riskleri barındırır içinde; biz burada orta yaş fenomeninin kadın ve erkekleri nasıl umutsuzluğa sürüklediğini keşfe çıktık. On yıl sonra şu anki enerjimizde olamayacak olmanın verdiği umutsuzluk; yıllar sonra birine çekici gelmek, el ele tutuşmak gibi basit bir yakınlık yoksunluğunun ne anlama geldiği… Arzuların insanları neler yapmaya itebileceğini düşündürmek istiyorum. Seyirciyi eğlendirmenin yanı sıra görülmüş hissettirmeyi hedeflediğimi de söyleyebilirim. Diziyi yapayalnız izliyor olsalar bile bu dünya onları birinin hayal gücü, birinin oyunculuk becerisi, birinin müziği ile bir araya getirmiş. ‘Burada bir şeyler hissettiyseniz eğer bizim nezdimizde yabancı değilsiniz. Yalnız değilsiniz,’ diyen bir grup içinde olduklarını hissettirmiş. Bir topluluk gibi. Huzuru bulmuş gibi. Bu çok önemli.”
DTF. St. Louis’nin en çarpıcı yanı da burada: Hiçbir şey büyük bir hata gibi başlamıyor. Hepsi küçük, anlaşılabilir, hatta yer yer hak verilebilir seçimler. Ama yönetmenin de hatırlattığı gibi, insan bazen huzuru ararken kendini felaketin tam ortasında bulabiliyor.
Not: Conrad ile yapılan röportaj Saloni Gajjar tarafından The A.V. Club’da yapılan röportajdan bir kesittir.
