Osman Akçay: Edebiyatta Suçun Psikolojisi - Dünya Edebiyatından Seçmeler

Edebiyat, suç temasını yalnızca bir olay örgüsü unsuru olarak değil, insan ruhunun karanlık ve karmaşık katmanlarını açığa çıkaran güçlü bir araç olarak kullanır. Cinayet, hırsızlık ya da ihanet gibi eylemler; karakterlerin iç çatışmalarını, vicdan muhasebelerini, varoluşa ilişkin sorularını ve toplumla yaşadıkları gerilimleri daha görünür hale getirir. Bu yazıda, dünya edebiyatının dönüm noktası sayılan bazı örnek eserlerinden hareketle suçun ruhsal yönü ele alınmıştır. Bu eserler, suçun yalnızca dış dünyada gerçekleşen bir eylem olmadığını, aynı zamanda insanın kendi içine dönük bir yük ve topluma tutulmuş bir ayna olduğunu gösterir.

Fyodor Dostoyevski’nin Suç ve Ceza (1866) adlı romanı, suçun psikolojik yönünü en kuvvetli biçimde işleyen eserlerden biridir. Yoksullukla boğuşan hukuk öğrencisi Raskolnikov, dönemin entelektüel tartışmalarından etkilenerek üstün insan anlayışına benzer bir düşünce geliştirir ve toplum için zararlı olduğuna inandığı yaşlı bir tefeciyi öldürür. Ancak beklediği huzur yerine ağır bir vicdan yükü, korku ve hayallerle karşılaşır. Dostoyevski, cezanın çoğu zaman dışarıdan değil kişinin kendi iç dünyasından geldiğini vurgular. Raskolnikov’un rüyaları, Sonya ile kurduğu bağ ve itiraf süreci, onun ruhsal çözülüşünü adım adım görünür kılar. Roman, suçun insanı hem Tanrı’dan hem de kendinden uzaklaştırdığını, gerçek arınmanın ise pişmanlıkla mümkün olabileceğini anlatır. Bu bakımdan eser, psikolojik roman türünün temel yapıtlarından biri kabul edilir.

Albert Camus’nün Yabancı (1942) adlı romanı suçu akıldışı ve anlamdan yoksun bir düzlemde ele alır. Meursault, güneşin gözünü alması gibi rastlantısal bir nedenle bir adamı öldürür. Bu eylem ne öfkeye ne de planlamaya dayanır, neredeyse hiçbir duygusal içerik taşımaz. Camus, yaşamın temelde anlamsız olduğunu ve bireyin toplumun beklentileriyle çatışabildiğini gösterir. Meursault’un yargılanma sürecinde dikkat çeken nokta cinayet değil, annesinin cenazesinde göstermediği duygulardır. Toplum onu davranışları nedeniyle dışlar ve suçun gerçek nedeninden çok, beklenen duyguyu göstermemesini sorgular. Meursault’un iç konuşmaları, dünyanın kayıtsızlığını kabul edişini ve insanın kendi yalnızlığıyla yüzleşmesini açığa çıkarır.

Franz Kafka’nın Dava (1925) adlı romanı, suç kavramını görünmez bir bürokrasi ve belirsizlik içinde ele alır. Josef K. bir sabah hiçbir gerekçe sunulmadan tutuklanır. Yargı süreci boyunca ulaşılması zor mahkemeler, bitmek bilmeyen evrak işleri ve karanlık bir düzenle karşı karşıya kalır. Kafka’nın kurguladığı bu atmosfer, modern insanın otorite karşısındaki çaresizliğini ve yabancılaşmasını yansıtır. Josef K.’nin giderek artan tedirginliği ve kendini suçlu hissetmeye başlaması, suçun bazen gerçekte var olmasa bile bireyin zihninde üretilebileceğini düşündürür. Bilinmezliğin kendisi, en ağır cezaya dönüşür ve okuyucuda derin bir kaygı uyandırır.

Gabriel García Márquez’in Kırmızı Pazartesi (1981) adlı romanı, suçu toplumsal bir bakış açısından ele alır. Santiago Nasar’ın öldürüleceği kasabadaki herkes tarafından bilinir. Vicario kardeşler ne yapacaklarını açıkça söylerler, fakat kimse onları durdurmaz. Namus gerekçesiyle işlenen bu suç, büyülü gerçekçilik etkisiyle hem sıradan hem de kaçınılmaz bir olay gibi anlatılır. Romanın asıl ağırlığı bireysel suçluluktan ziyade, toplumun sessiz kalarak suçu paylaşmasında yatar. Kasaba halkı olup biteni “kader” sözüyle açıklayarak sorumluluk almaktan kaçar. Bu durum, suçun yalnızca işleyenlerin değil, seyirci kalanların da ruhunda derin bir iz bıraktığını gösterir.

Agatha Christie’nin Doğu Ekspresi’nde Cinayet (1934) adlı romanı ise suçu hem aklın hem de vicdanın süzgecinden geçirir. Christie’nin ünlü dedektifi Hercule Poirot, karmaşık ipuçları arasından gerçeğe ulaşmaya çalışır. Suçu işleyen kişilerin yöneltici etkenleri çoğu zaman kıskançlık, öfke ya da intikam gibi insanın zayıf yönlerinden kaynaklanır. Poirot yalnızca suçluyu ortaya çıkarmaz, aynı zamanda adaletin nerede başlayıp nerede sınırlandığını da düşünür. Christie’nin ustaca kurduğu yapı, okuru olay örgüsüne çekerken bir yandan da adaletin gerçekten sağlanıp sağlanamayacağı konusunda düşündürür.

Tüm bu eserler, suç temasının romanlarda ne kadar geniş ve çok katmanlı bir alan sunduğunu gösterir. Dostoyevski bireyin vicdanına, Camus insanın dünyadaki yalnızlığına, Kafka otoritenin baskıcı yüzüne, Márquez toplumun ortak sorumluluğuna, Christie ise ahlâkın sınırlarına odaklanır. Bir araya geldiklerinde suçun yalnızca bir eylem değil, insanın iç dünyasında derin izler bırakan bir gerçeklik olduğu anlaşılır. Edebiyat bu izleri görünür kılarak okuru kendi iç karanlığıyla yüzleşmeye davet eder.

04/02/2026
17