Nuran Gezer: İbrahim

Kabuk kabuk ayrılmış sıvalarıyla daracık ve dik merdivenlerden küfrederek tek ayağıyla sekerek çıktı teras kata. Stiletto ayakkabısının teki elindeydi. Pangaltı’nın arka sokaklarında köhnemiş, küf kokulu küçük dairenin kapısını güçlükle açtı. Hava buz gibi, iliği kemiği üşüten cinstendi. Trençkotunu askıya asıp kombiyi açacakken pembe ihbarname kâğıdı ilişti gözüne. Borcundan dolayı gaz epeydir kesikti. Sunturlu bir küfür savurup salona yöneldi ve klimayı açtı çaresiz. Ocak ayının o güvenilmez yalancı güneşleri terk etmişti epeyce önce şu kirli camları. Ya o? Kaç yıl olmuştu terk edip geleli o ne idüğü belirsiz, uğursuz kasabayı? On beşinde kaçıp kurtulmuştu boğulduğu o karanlık ve ürkütücü yerden. Zaman içinde zihnini bulandıran, hep unutmaya çalışarak geçen bir on iki yıl daha ekle bakalım ömrüne İbrahim! Otuzuna merdiven dayadın da unutabildin mi peki?

Bacağından yırtılmış file çorabını çıkardı. Ezilip morarmış, kanayıp kurumuş dizini alkollü pamukla güzelce sildi, yarasını temizledi, canı yandı biraz. Koca bir gazlı bezle kapattı, bantladı yarayı. Ayakkabısının vurduğu yere talk pudrasını boca etti.

Bedeni birazcık ısınınca kırmızı mini frapan elbisesinden kurtuldu önce. Ayıcıklı polar ev giysilerini takıp sütunun köşesine sıkıştırılmış sırı dökük ayna karşısına geçti. Pufa oturdu. Başından kehribar rengi, boru gibi dümdüz uzun peruğu çıkardı, büst mankenin tepesinde duran sarı peruğun üzerine dikkatlice koydu. Fırça kılı gibi sert, kısa saçlarının mentollü kokusu yayıldı odaya. Çocukken neredeyse beyaza çalan sarı saçları varmış, böyle derdi annesi. Bal rengi gözleri, kalkık burnu, ince, narin bedeni, şeftali renkli dudaklarıyla bir oğuldan çok kıza benzediğinin ta o zamanlardan mı farkındaydı bilinmez. Papatyalı tokalarla, pembe kurdelelerle süslemek isterdi o sapsarı saçları. Berbere gitmeye ayak diretirdi. Ablasının dantel sutyenlerini, cicili bicili külotlarını gizli gizli denediğinde sekizinde ya var ya yoktu. Oğlanların zorba, acıtıcı, küstah hallerinden çekinip daha da içine döndüğü zamanlar. Alaylar, küçümsemeler, imalar, galiz küfürler, dayaklar... Ürkek, sinik hali! Ah İbrahim! Dayanmanın vurdumduymazlığa sonra da alışkanlığa evrilmesi kaç yıl sürmüştü? Babasının önce inanamaz nazarlarla, sonrasında utanç ve nefretle bakışı... Kırıtma lan! İbne! Erkek ol biraz erkek! Hangi ara o sevgi bağı bu hale gelmiş, tiksintiye dönüşmüştü? Sevgi bağı mı? Hadi canım sen de! Hiç baba oğul olabilmişler miydi? Bir kerecik olsun şöyle baş başa maça, ava ya da ne bileyim bayram namazına gitmişler miydi? Mesafesiz, içten? O önü alınamayan öfke, hınç ve dayakla ne zaman tanıştığı hatırına bile gelmiyordu artık.

Ya annesi? Onu koruyamayan, savunamayan, dedikodu kumkumalarına cevap vermekten usanan; konu komşuya, el âleme, insana ve hayata küsen anacığı? Günbegün bir kirpi gibi içine kapanan, eriyip biten...

Takma kirpiklerini söktü gözlerinden. Makyaj pamuğuna buladığı losyonla kazır gibi sildi yüzünü, göz kapaklarını, hafifçe kırışmış alnını, belli belirsiz yer etmiş kaz ayaklarını. Ne kadar çabalarsa çabalasın geçmişin uğursuz gölgesi, silik de olsa önce bakışlarına, arkasından bedenine ve sonunda benliğine sızıyor, içine hapsediyordu. Oysa! Unutmak gibisi var mıydı? Zor zamanlarda zırh gibi korurdu insanı.

Telefonu çaldı. Erdost’tu arayan. “Yarın gece,” dedi. “İşe çıkacak mıyız?” Of ya! Ne demeli de atlatmalı şimdi bu çakalı? Hal mi bıraktılar dün gece?

“Başıma geleni sorma aşkım. Aynasızlarnan kovalamaca oynadık sabaha kadar. Kaçarken düştüm. Seninki canımdan bezdirdi.”

“N’oldu lan? Bir gece bile boş bırakmaya gelmiyor. İyi misin şimdi?”

“Meraklanma ayol. İyiyim! Ama hiç iş bağlayamadım. Pazarlığa giriştiğim müşterilere senin nursuz Âdem görününce, tırstı herifler. Sanki şeyime ortak...” Kısa bir sessizlikten sonra atıldı: “Sahi cicim, bu herifin derdi ne? Avantası mı az geliyor?” Karşıdaki sustu. “Valla bilmem artık! ‘Söyle ona saklanıp durmasın, efendice gelsin, kafamı bozmasın, yoksa karışmam, çoluk çocuk taş kökü mü yesin?’ dedi. Kısaca bugün işler nanay şekerim.” İçin için gülerken, yapılan hilebazlığın elbette farkındaydı. Ama kozunu iyi kullanmalı ve Âdem’le arayı bozmamalıydı. İşi düşecekti yakın zamanda.    

Âdem’le tanışıklıkları oldukça eskiye dayanıyordu aslında. İstanbul’a ilk geldiği günlerdi. Bir keresinde hanzonun biri iyi bir fiyata pazarlıkla attı evine. Öteki odadan iri kıyım biri daha çıktı. “Sırayla,” dediler, olmazlandı, itiraz etti. Hanzo ellerini bağladı, yatırdı ve defalarca... Sonra ikinci... Çığlıklarını duyan olmadı. İki hayvan, kurbanlık koyunu, İbrahim’i sırtlanıp attılar kuytu bir köşeye. Saatlerce inledi. Makatına sokulan otuz beşlik rakı şişesiyle. “Bu da bizim mührümüz,” dediler. Sürünerek çıktığı yolda polis ekibi... Ahlak Büro polisiydi Âdem. Hastanede operasyonla çıkardılar şişeyi, delil diye sakladı emniyet güçleri.

Ah! Ah bi’ kapağı atabilse şu İran’a. Molla rejiminden herkesin ürktüğü o ülkede kavuşacaktı hayallerine. Mahkeme bir onaylasın şu cins operasyon iznini. Ver elini Tahran!

“Lan oğlum! Daha bir hafta olmadım Âdem’e uğrayalı. Yemledim hırboyu. Allahsız el yükseltecek, sanki anlamadım. Yok öyle yağma! Nerede o yoğurdun bolluğu?” İkircikli sesinden onun da yarın işe çıkmak arzusunda olmadığını anlamıştı, canına minnet. “Dizlerim yara bere içinde, morel sıfır. Yatıp dinleneyim diyorum. Ha! Şu doğalgazı da öde artık. Dondum soğuktan.”

Mutfağa geçip iki yumurta kırdı tereyağına. Bana bana yedi. Bir kadeh rakı doldurdu, üstüne su eklemedi. Sek severdi. Buz attı içine. Çıtır çıtır seslere içkinin tatlı, mayhoş, dolgun kokusu karıştı. Bir de sigara telledi. Anason ve tütün kokularıyla mı başlamıştı miladı?

Yaz kızım! Mağdur: İbrahim Demir 12 yaşında. Ağrı İli Patnos İlçesi Yaylıdere mevkiindeki metruk bağ evinde... Sanıklar... Üç azman erkek, altı kol, altı göz, ensesinde, dübüründe, ayva tüylü yüzünde, kulağında, dudağında gezinen anasonlu soluklar, ucuz tütün kokuları... Suç: Fiili livata. Kuyruk sokumunda duyduğu şiddetli acıyla karışık bir anlık duyduğu kösnül haz.

Kan revan içinde götürmüşlerdi karakola. Günlerce hastanede yattı. “Benim sulbümden olamaz bu çocuk!” diyen babası, her fırsatta anasını da İbrahim’i de su hortumuyla döven Hacı Ömer Efendi, o günden sonra bir kere olsun ağzını açmadı. Sustu. Daha çok namaz kıldı, alnı her daim secdede, dudağında mırıl mırıl dualarla hepten içine çekildi. Hiç görmedi bir daha babasının yüzünü. İstemedi de. Başkalarının mı, benim mi utancımı taşıdın ömrü billah? Madem yaratıcıya sonsuz iman ediyordun kimin suçuydu bu? Ben mi istedim böyle olmayı? Hani severdin yaratılanı yaratandan ötürü demek isterdi, diyemedi.

Ilık odada üzerine ince bir battaniye alıp uzandı. Bunca sene dişini sıkmıştı ama az kalmıştı artık. Yeni bir hayatın eşiğindeydi. Gereken para hazır sayılırdı. Pezevenklerinden saklı kuruş kuruş biriktirebildiği on beş bin dolar galiba yetecekti. Gözü gibi koruduğu devetabanının altında oluşturduğu zulasını arada bir kontrol ederdi. Onca yılın emek ve acısının semeresini alacaktı. İş ki, mahkeme kararı çıksın. Sonra sokaklarda sürtmek yok! Erdost yok! Âdem yok! Pembe tezkere yok! Vücudu gibi onurunu da sırasıyla toparlayacak, adını ışıltılı tabelalara yazdıracaktı: İnci İpek. İstiridye kabuğundan çıkacak, korkmadan, saklanmadan itilip kakılmadan yaşayacaktı. Sesine güveniyordu, biraz kalıncaydı ama olsun, her şeyin bir çaresi bulunurdu bu dinine yandığımın dünyasında. Sen paradan haber ver. Uzun bacakları, endamıyla zaten kolay kolay ayırt edemezdi müşterileri.

Anası Hafize, “Seni ziyan edecekler buralarda, git oğul!” dediğinden beri koşup geldiği İstanbul’dan her ay mutlaka bir kere arardı onu. Karanlık ve ıssız dünyasında, “İşlediğimiz günahların gazabıdır her hal,” deyip bir gün bile gün yüzü görmeden ömür tüketen anacığı. Belli mi olur? Belki alır gelirdi anasını da yanına. İçinde bir ılık yalım. Değil mi ki, bu koca keşmekeşte herkese yer vardı: kalantora da baldırı çıplağa da.

Telefonu uçak moduna aldı. Battaniyesine gömüldü, deliksiz bir uyku çekme umuduyla gözlerini yumdu.

09/11/2025
440