Neslihan Yiğitler: Neslinin Bahçesi - Kâhinler Bilir

 

Son zamanlarda duygularımızın nereye gittiğini merak ediyorum en çok. Enflasyon almış başını gidiyor, doktorlar yurt dışına gidiyor, göçmen kuşlar sonbaharda daha sıcağa gidiyor... Peki duygularımız nereye gidiyor?

Tamam, anlıyorum her dakika duygusal bir şey hissetmemiz olanaksız ancak kılımız, tüyümüz de biraz olsun kıpırdamasın mı? Tutup da politika yapalım, dünyayı, ülkeyi kurtaralım demiyorum zaten orası Allahlık, oralardan geçeli bir hayli oldu. Bu içine mürekkep kavanozu döktüğümün dünyasını kurtarmaya cancağızım Süperman gelse yetmez de bari “son kalan bir iki güzel duyguyu kaybetmeyelim”, bunu anlatmaya çalışıyorum.

Geçen gün bir arkadaşım hoşlandığı çocuktan bahsetti. Biraz da hayal kırıklığı yaşadığı belliydi. Beyfendiyle yazışmışlar, görüşmüşler falan filan sonunda, “Benden hoşlandığını düşünüyorum, her kelimesi ilgi dolu, akşam yatmadan bana bir kalp emojisi atıyor,” dedi. Emoji kelimesini duyunca biraz irkildim. Duyguları anlamamızın yolu birkaç surat ifadesi, bir iki çiziye mi kalmıştı? Ama üzerinde durmadım çünkü arkadaşım benden genç olsa da yaş tahtaya basmazdı. Yine de “Sen temkinli ol, emojilere güvenip duygularına kapılma istersen,” demeyi ihmal etmedim.

Demez olayım. Erythraealı Sibyl miyim ben? Sibyller biliyorsunuz mitolojideki kâhinler. Apollon'dan aldıkları ilhamla gelecekten haber verdiklerine inanılıyor. Benim eniştecağızımın Ildır’daki evinin yakınında yaşadığına inanılan Erythrealı Sibyl’in (isteyen Ildırlı Sibel desin daha kolay oluyor) en ünlü kehaneti; Truva Savaşı ve Hz. İsa’nın doğacağını bilmesiymiş. Neyse, asıl sorumuz: “Ben Ildırlı Sibel miyim ki arkadaşımın aşkının başlamadan biteceğini bileyim?” Keşke sussaymışım fakat ne yapmıştım ona “Temkinli ol” demiştim.

Ertesi hafta yine soluğu benim evimde aldı tabii. Üzgündü, bilmiştim işte, aşkı başlamadan bitmişti, hem de hoşlandığı çocuk doğru düzgün açıklama yapmadan gitmişti. Peki, “Onca duygu nereye uçmuştu?” Bütün akşam yüzüme yüzüme, “Hep de dediklerin çıkıyor,” diye ağlarken diğer yandan, “nereye gitti onca yazışma onca emoji?” diye sorup duruyordu...

“Aşkın o kadar saçma bir matematiği var ki yılların “söz uçar, yazı kalır” klişesini bile yok edebiliyor. Üstelik son zamanlarda; sadece aşkta değil tüm ilişkilerde maddenin tanımı gibi elle tutulur gözle görülür yazılarımız, mesajlarımız, duygularımız yok olup gidiyor. Ne yapalım? Buna da alışacağız. İnsanlık buna uyduysa ve artık duyguları savunmak anlamsızsa, bir şeyler hissetmek tuhaf kaçıyorsa, biz de alışacağız. Karşısındakini kırdığını bile anlamayıp bir denizde boğulurcasına hala kendini savunan, kendini önceleyen bir ses duyuyorsak alışacağız. Çünkü anlamaya çalışmak yerine koca denizde o kendi debelenişini düşünüyorsa hala, karşılıklı hissedilen bir duygudan söz edemezsin. Onun gerçekliğinde sen yoksun artık! Sadece o ve kendi denizi var. Boğulmamaya çalışıyor, kendini düşünüyor, çok yorulduğunda bir yerlerde senin can simidini görüp tutunmuş/tutunuyor olabilir, tekrar tutunmak isteyebilir ama rastgele bir duygu o... Önceden yaptığı da buydu üstelik, sen sevgi sandın, heves ettin, “Gel beraber çıkalım karaya” dedin ama gelemez ki, Anlasana! Denizle daha işi var, tutunacak senden başka simitleri var. Sana bir kere tutundu diye onu kurtarmaya çalışmayı bırak artık. Söylenenler unutuldu, yazılanlar unutuldu, yaşananlar unutuldu...”

Tane tane anlattım arkadaşıma artık üzülmemesi gerektiğini. “Nasıl olacak peki? Kâhin Sibyl,” dedi biraz da dalga geçerek. “De ki bunları yaptık, biz nasıl yaşayacağız bu bencillikle?” diye üsteledi.

Eğer Kâhin Sibyl isem bu işin kurtuluşu şudur dedim: “Birine içtenlikle, samimiyetle can simidi uzatmışsan ve o bırakmışssa simidi, sen de bırak. Senin de biraz bencil olmaya hakkın var.”

02/09/2026
10