Neslihan Yiğitler: Neslinin Bahçesi - Her Can Ermez Bu Sırra*
Bir miktar zalimlik vücuda çok yararlı a dostlar! (Nurhan Damcıoğlu edasıyla söyleyelim) Çok merhametli olunca insanlar tepenizden inmiyor. Özellikle iş hayatının bu konuyla direkt ilişkisi var. Sadece Türkiye’de değil, uluslararası dünyada da iyimser, iyiliksever, her derde deva insanlar perperişan olup örseleniyor. Geçenlerde birlikte çalıştığımız bir arkadaşım “Abla,” dedi (demez olaydı, çocuğum abla ne? Ben daha çıtırım) “Abla, bu iş yerinde şu bardağı şuraya koyana yardım etmeye gör. Bir daha o bardağı kim kaldırsa seni ararlar,” dedi.
İçimdeki Polyanna’yı bir an boğup (ölmüyor da diriliyor içimdeki Polyanna) ona hak verdim. Sahiden de öyle oluyor. Böyle böyle güzellik olsun diye yapılan işlerde bir bakıyoruz ki o işlerin müdürü olmuşuz. Elbette bu yorucu. Hem zihinsel hem bedenen bir yorgunluk yaşanan. Hele hele bizim kuşak için fazlasıyla yıpratıcı. Siz de “abla” demeyin diye hangi kuşak olduğumu söylemeyeceğim. Hani anne babaların: “Sıkı can iyidir evladım, kolay çıkmaz. Otur doya doya sıkıl,” dediği kuşağız biz. O bardağı oradan oraya koymaya gönüllü koşturanların kuşağı...
Ne diyorduk? Bir miktar zalimlik, bu sorumluluğu azaltırdı belki. Ben, doğal bir zalim olamadığım için şirket doktorumuza inip, “Yurdaer Bey, bana her gün bir doz damardan zalimlik aşılar mısınız?” demek istiyorum. Çünkü biz zalim olamayanların tersine bu işi su gibi ekmek gibi doğal yapabilenler mevcut. Bu arada hiçbir zalim de “Aman da ben ne kadar zalimim,” demez. Herkes: “Ben çok iyi biriyim,” der, biliyorum. Fakat size kanıtımla geldim. En önemli ispatı baya baya acı çekişimizde saklı. “Ben çok iyi biriyim,” deyip “aslında zalim” olanlara, beden dillerine, yürüyüşlerine, yemek yemelerine, oturup kalkmalarına bakın. Onları tanırsınız. Öyle bizim gibi kaygılı da olmazlar üstelik. Bol keseden attıkları da çoktur. Bir yerde halihazırda zulüm gören varsa görmeyen kişi zalimdir arkadaşlar.
Böyle yazdım diye iş yerinde zulüm gördüğüm sanılmasın. Söylemek istediğim, var böyle yerler, var böyle insanlar. Mutlaka iş hayatı olmak zorunda da değil. Aile hayatı, sosyal çevre, dostluklar, her yerde rastlanıyor böyle durumlara. Ağustos yazım vesilesiyle şu güzel hikâye geldi aklıma belki siz de biliyorsunuzdur, ben yine de hatırlatmış olayım:
Bir leylek, kendine yuva yapmak için yer arıyormuş. Epey bakındıktan sonra pek ünlü bir alimin evinin bacasına yapmış yuvasını. Hem de bir şeyler öğrenirim demiş kendi kendine (Polyanna’ya da bak sen) Bunu gören âlim, “Vay efendim, sen benim bacama nasıl yuva yaparsın?” diyerek büyük bir öfkeyle taşla sopayla saldırmış leyleğe. Leylek, canını zar zor kurtarmış ama kaçarken gelen bir taşla ayağı kırılmış ne yazık ki. Leylek, adalete inanırmış (İsviçre’de yaşıyor kendisi herhalde). Mahkemeye vermiş âlimi. Kazanmış davayı. Kadı, âlimin de bir bacağının kırılmasına karar vermiş. Leylek, hemen itiraz etmiş: “Aman,” demiş. “Lütfen ayağını kırmayın, kavuğunu alın, yeter.” Kadı sormuş: “Neden?” Leylek yanıtlamış: “Kavuğunu alın ki başkaları zalimi âlim sanıp kırılmasın.”
Eylül’de, o güzel ayda buluşana kadar hepimiz “zalim miyiz?” diye kendimize soralım. Yanıtlara şaşırabiliriz. Kendinize iyi bakın.
*Âşık Daimi’nin “Ne Ağlarsın?” şiirinden.
