Neslihan Yiğitler: Neslinin Bahçesi - Bırak Kararı Rüzgâr Versin*

 

Hayat, her şeyi, hepimizin başına getirebilecek kadar güçlü. Ona karşı her birimiz, elinden hiçbir şey gelmeyen zavallı birer zerreciğiz fakat aynı zamanda her birimiz de birer Tanrı parçasıyız. Ulu yaradanın kendisini deneyimlemek için yeryüzüne fırlattığı...

Birine güvendiğinizde sizin de iç sesiniz bilader, amma da safsın, diyor mu? Bana çok sık oluyor bu. Oğlum, sen de kerizliğe doymadın, şeklinde artarak da devam ediyor. Bunun temel nedeni, hem susmak bilmeyen bıdı bıdıcı iç sesimiz hem de sosyal medyada ya da yakın çevremizde sürekli tekrarlanan “babana bile güvenme” naraları bence. Zavallı belleğimiz, kontrol edersek üzülmeyiz diye kodladığından bir türlü “güvenmeyi” seçmiyoruz. Oysa güvenmek, toz pembe hayaller kurmak ya da zayıflık göstergesi değil. Şu kısa hikâyeye bir bakalım:

Kral Dyonysius, Pythias isimli bir genci kendisine karşı gelmekle suçlar ve idama mahkûm eder. Pythias, ailesiyle vedalaşmak ve işlerini yoluna koymak için kraldan birkaç gün izin ister. Kral, güler, “Gidip geri dönmeyeceğini biliyorum, yerine birini bulamazsın,” der. Pythias’ın en yakın arkadaşı Damon, öne çıkar. Pythias dönmezse yerine idam edilmeyi kabul eder. Pythias, dönerken yolda saldırıya uğrar, gecikir. İdam günü gelir. Damon sehpaya yürür, dostuna güveninin tam olduğunu söyler. Tam cellat baltayı kaldırırken Pythias kan ter içinde koşarak meydana girer. Kral, bu güven karşısında çok duygulanır, ikisini de affeder ve onlardan güvenmeyi kendisine öğretmelerini ister.

Birini hayatımıza alabilmek için ona güvenmek isteriz. Altı boş güven övgülerinden ya da “sakın güvenme” uyarılarından kurtulabilenler, o kişiye güvenmeyi seçerler çünkü bunun bir kumar değil bir yatırım olduğunu bilirler. Sinsice yapılan bir yatırım değildir bu. İçinde her iki kişiyi de koruyan değerler barındırır. Damon, Pythias’ın geçmişteki tüm davranışlarını, ahlaki kodlarını, psikolojisini biliyordu. Karşımıza çıkabilecek olasılıkları bilir, güveniriz. Damon, dostunun dönme ihtimalini, dönmeme ihtimalinden yüksek gördü. Yani güven, kalbin değil, aklın bir çıkarımıdır.

Bu hikâyede Kral’ın durumu daha da üzücü. (Bugün de üzülcek bir şey bulduk dostlar!) Hikâyedeki en tutsak kişi o gibi görünüyor. İnsan güvenmiyorsa kuşku devreye girer. Zihinsel bir hapse düşmüş gibi her şeyden kuşkulanırız. Oysa güvendiğimizde “özgürlük” çalışır. Güvenmek, bir miktar savunmasız hissettirdiğinden zayıf mı görünüyorum acaba diye düşündürse de aslında insanı dışsal tehditlerden ve korkulardan koruyan “özgür hissetmek”tir. Şimdiki jargonda söylersek “salmak” kendinden emin olarak konuyu zamana bırakmaktır. Her şeyi bırakıp, arkasını aramamaktan ayırabiliyorsak bir miktar “salmak” aslında güvenmektir.

Sadece insanlara güvenmekten de bahsetmiyorum üstelik. Yaşamın kendisine güvenmek de bir yatırım gibi görülebilir. Bilinmezliklere karşın akışa uyum sağlamak, her şeyin önünde sonunda yoluna gireceğini düşünmek, kontrolü bırakmak, herbirimizin gereksinim duyduğu şeyler. Hayatın getirdiği durumların değişebilirliğini, görünenin arkasında mutlaka başka gerçekler olabileceğini, herkesin aslında kendi sınavından geçmeye çalıştığını kabul etmenin akıllıca olduğunu düşünmek her zaman işe yarar:

Bir köyde çok çalışkan bir çiftçi yaşarmış. Bu çiftçinin en büyük yardımcısı güçlü ve sadık atıymış. Bir gün, köydeki herkesin uyuduğu bir gecede, at aniden ortadan kaybolmuş.

Köylüler, çiftçinin kapısına dayanıp üzüntülerini dile getirmişler: Atın kaçtı, artık tarlayı süremeyeceksin. Çok büyük bir şanssızlık yaşadın. Hayat sana çok büyük bir kötülük yaptı, demişler. (Tıpkı susmayan iç sesimiz gibi bıdı bıdı bıdı bıdı)

Çiftçi ise hep aynı sakin ve güven dolu cevabı vermiş: Belki şans, belki şanssızlıktır. Kim bilir?

Birkaç hafta sonra, o kaçan at köyün yakınlarından geçerken yanına bir grup vahşi atı da katıp geri dönmüş. Çiftçi, bu sayede bir değil, bir sürü ata sahip olmuş.

Köylüler bu sefer koşarak gelmiş: Haklıymışsın! Atın geri geldi, üstelik yanında bir sürü yeni at getirdin. Sen dünyanın en şanslı adamısın.(Her şeyin yolunda gittiği zaman övgü dolu iç sesimiz, yine bıdı bıdı bıdı bıdı) Çiftçi yine telaşsızca gülümsemiş: Belki şans, belki şanssızlıktır. Kim bilir?

Ertesi gün, çiftçinin genç oğlu o vahşi atlardan birini evcilleştirmeye çalışırken attan düşmüş ve bacağını kırmış. Köylüler hemen başlarına toplanmış ve bu durumu büyük bir felaket olarak değerlendirmişler: Oğlun artık yürüyemeyecek, tarlada sana yardım edemez. Hayat sana çok acımasız davrandı.

Çiftçi durumunu kabullenerek yine aynı şeyi söylemiş:

Belki şans, belki şanssızlıktır. Kim bilir?

Kısa bir süre sonra patlak veren büyük bir savaş yüzünden, ülkedeki tüm genç askerler cepheye çağrılmış. Köydeki bütün gençler orduya alınmış, ancak çiftçinin bacağı kırık olan oğlu bu durumdan muaf tutulmuş.

Köylüler, genç oğulun köyde kalmasına sevinip çiftçiye hak vermişler. Çiftçi ise hayatın getirdiği her iyi ya da kötü olayın bir nedeni olduğuna inanarak yaşamın kendisine güvenmeye devam etmiş.

Bilmem ki Temmuz yazıma “kıssadan hisse bırakmama gerek kaldı mı?” Güven dolu bir ay olsun. Herkes bir küçük Tanrı parçacağı olduğunu anımsasın. Hem gücünü bilsin, hem ne kadar küçük olduğunu ve eninde sonunda ona döneceğimizi. Ağustos’ta görüşmek üzere.

*Bırak Kararı Rüzgâr Versin: Kenan Doğulu şarkı sözüdür.

 

 

01/07/2026
47