Neslihan Yiğitler: Neslinin Bahçesi - Ah Adonis!
Arketiplerin, mitlerin, tarihi hikâyelerin farkında olmadan bilinçaltımıza nasıl sızdığını sık sık paylaşmıştık. Sosyal medyadan gelen geri bildirimlere göre hak verdiğinizi anlıyorum. Gerçekten, zihnimizin dehlizlerine neyin ne kadar işlediğini bilemiyoruz ama işlenenlerin, olmadık zamanlarda yaşantımızı zora soktuğu da yadsınamaz.
“Adonis”, (kadınların hemen dikkatini çekecek o yakışıklı birey) Yunan mitolojisine göre Afrodit’in âşık olduğu ölümlüdür. Öyle ölümlü dedik diye burun kıvırmayın Mersin Ağacı’ndan dünyaya geldiği anlatılan bu ölümlünün kadınları birbirine kattığından söz ediyorum. Afrodit, (yani pirimiz) Adonis’i daha bebekken görüp hayran oluyor, onu yer altında saklaması için Persephone’ye veriyor. Fakat bittabi Persephone de zamanla serpilip büyüyen bu yakışıklı kişiye âşık oluyor. Kısacası o dönem etrafta ne kadar dişil enerji varsa Adonis’in arkasında perperişan oluyor. Adonis Abi, böyle bir tip. Bir süre sonra Afrodit ile Persephone arasında kavga çıkıyor (kavga çıkmazsa tadı olmaz demişler). E Zeus’ta durur mu? Hemen araya giriyor, iki tanrıçayı barıştırıyor ve sakin bir yaşam başlıyor. Adonis, bir gün yaban domuzu avlamaya çıktığında saldırıya uğrayarak ölüyor. Afrodit, o kadar üzülüyor ki Zeus’tan Adonis’i geri getirmesini istiyor. Zeus bilirsiniz Afrodit’i hiç kırmaz (bu bahsettiğim Afrodit Banu Balkon değil yanlış olmasın, baya tanrıça bu uyanın), hemen Olimpos’un zirvesine çıkıyor, (Olimpos da ne çekti şu tanrılardan) Adonis’e tekrar yaşam veriyor. Gerisi bahar... Tıray lay lay lom derken çiçekler açıyor, kuşlar cıvıldıyor; bu eski masaldan günümüze Yunan kadınlarının yaz aylarında yaptığı çiçek festivali yadigâr kalıyor. Bazı Yunan adalarındaki evlerin kapılarında yaz mevsiminde çiçekler olur, gidenlerin dikkatini çekmiştir. O çiçekler işte hep Adonis Beyefendi’ye adak. Aslında yazımızın konusu Adonis’in en önemli alamet-i farikası; yakışıklılığı tabii. Kadınlar festivali yapmaya başladığında yine mite göre Adonis öldü diye üzüntülerinden gömleklerini yırtıp kendilerini paralayıp ağlamayı adet edinmişler.
Bir tam sayfanın sonuna gelmemize karşın, “Neslim konuyu bağla da işe-güce bakalım,” diyenler sizi de unutmadık. Buyurun asıl hikâye geliyor. Hiçbir şeyin ayarını bilemememi rahmetli annemin birtakım sözleriyle daha önce size aktarmıştım. Hep bir ağızdan tekrarlayalım, “Evladım sen kime çektin?”, “Sen geri zekâlı mısın?”... Anneleriniz zaman zaman size de diyordur, birbirimizi kandırmayalım.
O gün yine annemin bu sözlerini haklı çıkarmak için uyanmıştım herhalde ki sabah işe gittim. Bendeniz biliyorsunuz hala kurumsalda yaşayan zavallı bir beyaz yakayım (bu konuya başka yazılarda da değiniriz). Yöneticilerim, yaptığım onca sakarlığa, gafa karşın bana çok güvenirler. O dönem, asistanlığını yaptığım yöneticim de verdiği onca önemli sorumluluğa bir tane daha ekleyerek yakın gözlüğüne sahip çıkmamı benden rica etmişti (size saçma geldiyse kırk yaşınızda yakın gözlük konusunu tekrar konuşuruz). Adamcağız başına gelecekleri bilemeden şöyle sıralamıştı: “İki yakın gözlüğüm var. Biri evde, diğeri ofiste. Ofisten ayrılırken bana hatırlat, eve götürmeyeyim. Sonra evde iki tane oluyor hem hanımdan kalay yiyorum hem ofiste burnumun ucunu göremiyorum.” Ben de, “İstekleriniz benim için emirdir efem,” diyerek her akşam kendisi ofisten çıkarken bu üst düzey yöneticimize, “Gözlüklerinizi alayım lütfen,” şeklinde kısa bir hatırlatma yaparak gözlüğünü askısıyla boynundan çıkarmasını sağlıyordum.
Ben nereden bileyim zavallı bilinçaltımda “Adonis, gömlek, yakışıklılık” kavramlarının aportta beklediğini? Olayın yaşanacağı cuma gününü oldukça yoğun geçirmiştik. Hem yöneticimin hem de benim beynimiz toplantı yapmaktan favaya dönmüştü (olsa da yesek), mesaiyi bitirip evlerimize kaçmaya çalışıyorduk; telefonum çaldı (acı acı değil) ben telefonla konuşurken baktım yöneticim boynunda gözlüğüyle çıkıyor. “Eyvah! Görevimi yerine getiremeyeceğim” diye panik yaparak alelacele telefonu kapatıp koridorun ortasında peşine düştüm. Tüm departmanların toplandığı ortak alanda -gafı ortamlarda yaparak daha da çok rezil olmak şanımda vardı- “Bilmem kim Beeeeeeey!” (hala iş hayatında olduğumuz için isim veremiyorum) diye seslenip “mavi slimfit gömleğiyle gerçekten Adonis’e benzeyen yakışıklı yöneticimi” durdurdum ve... “GÖMLEĞİNİZİ ÇIKARIN!” diye bağırdım.
Şirketin yönetim kurulu üyesi olduğu için kendisine ancak annesinin bağırabildiği bu bey, komutumla yeteri kadar şok yaşamış olacak, hayretle gömleğini çıkaracakmış gibi kısa bir an ellerini düğmelerine doğru götürse de ilk kıkırdayanın sesiyle ikimiz de kendimize geldik.
Sonrası tam bir “Neslilik”... Durmaksızın özür dilediğimi, “Gözlüğünüzü çıkarın lütfen,” diyeceğime “gömlek” dediğimi, bir milyon sekiz yüz seksen kere arka arkaya özürler tekrarladığımı hatırlıyorum. Yöneticim, makam arabasına binip arka mahalleye vardığında bile ben yaptığım gafa şaşırarak özür dilemeye devam ediyordum.
Kurumsal hayattakiler bilir. Bir aksiliği, tartışmayı ya da hatayı cuma günü yapmak bir beyaz yakalının hafta sonunu berbat eder. Ben de kaç kadeh içtim, kaç kişiye anlattım hatırlamıyorum ama kırdığım bu pot yüzünden işimden olacağımdan çok korktuğumu hatırlıyorum. Fakat yöneticim tam bir centilmendi. O pazartesi günü ve birlikte çalıştığımız on bir yıl boyunca bu olay hiç yaşanmamış gibi davrandı. Olayın etkileri, gülümsemeler, şanım elbette hala sürmekte. Önümüzdeki ay kurumsal hayatı kaynatmaya devam ederiz. Siz siz olun mitolojiye özenip yöneticilerinize karşı pot kırmayın. Güzel bir sene olsun. Sevgiler,
