Neşe Snaet: Aylak Uçurtma
Islak banka pardösüsünün eteğini sererek oturdu. Cebinden çıkardığı kitabın sayfalarını karıştırmaya başladı. Dün gece kitabını okurken uyuyakalmıştı, hangi sayfada kaldığını bulmaya çalışıyordu. O sırada altına oturduğu ağaçtan bir yaprak düştü kitabın sayfasına, yaprağı alarak incelemeye başladı; ıslak ve turuncuydu. Yaprağın düştüğü dalı ararcasına yukarıya baktı, güneş dalların arasından kendini göstermeye başlamıştı. Bu saatte parkta ondan başka kimse yoktu. İnsanlar, iş yerlerine yetişiyor ya da çocuklarını okula bırakıyor olmalıydılar. Ömer arkasına yaslandı, bacak bacak üstüne attı, kitabında kaldığı yerden okumaya devam etti.
Babasının bin bir ricayla başlattığı memuriyette, kitabını masanın altına saklar, kimselere fark ettirmeden okumaya çalışırdı. Onun zamanını çalıyorlardı. Günün sonunda müdür evrakları sorduğunda bitiremediğini söylerdi. Neden bitmedi? Çünkü yapacak daha iyi işlerim vardı. Onu kovsun diye gözünün içine bakar ama babasının hatırına yine kalırdı: “Bu kasvetli binada ömrüm çürüyor, bi salın beni baba.”
“Bi baltaya sap olmayacak bu oğlan. Bari sabahları kalkıp daireye gitsin, eli iş tutar, üç beş kuruş kazanır. Sonsuza kadar besleyemem ya onu.”
Alnına düşen su damlasıyla düşüncelerinden uyandı. Kitabında kaldığı sayfayı ayraçla ayırdı, sayfaları katlamayı sevmezdi. Kitabını özenle cebine koydu. Parkın arnavut kaldırımlarını takip ederek caddeye kadar yürüdü. Hangi tarafa gideceğine karar veremedi bir an; sahile doğru gitse, bu saatte çok rüzgârlı olurdu. Kafelerin olduğu tarafa yürüyeyim, diye geçirdi aklından, insanlar yavaş yavaş gelmeye başlamıştır. Necat'ı arasam, bizim çevirinin parası yatmadı hala. Saatine bakıp aramaktan vazgeçti. Çok erken, uyuyordur hala. İlk gördüğü açık yere girdi. Kapıdaki çıngırak geldiğini haber veriyordu. Köşedeki ıssız masalardan birini seçip kahve söyledi kendine. Karnı da açtı ama Necat’ı bekleyecekti. Belki güzel haberi verir, beraber kahvaltı yaparlardı. Necat arada çeviri yolluyordu ama parasını çok geç yatırıyorlardı. Hiç yoktan iyiydi, kendisine okumak için çokça zaman kalıyordu.
Çıngırağın sesiyle kapıya yöneldi bakışları, içeriye genç bir çift girdi. Adam ellerini kollarını hareket ettirerek bir şeyler anlatıyor, kadınsa gülüyordu. Güldükçe geniş ağzı daha da büyüyordu. Hayretle onları seyretti Ömer, sabah sabah bu neşenin sebebini almakta güçlük çekti.
Necat’tan haber gelmeyince sahile doğru yürümeye karar verdi. Sahile inen yokuş bitince rüzgârı ensesinde hissetti. Pardösüsünün yakasını iyice kaldırdı. Hafta sonu olsa çoluk çocuk etrafta pek bir kalabalık olurdu sahil. Oysa şimdi ne kadar ıssızdı. Çocukken burada uçurtma uçurmayı ne çok isterdi. Her pazar babasına yalvarır, babası da her defasında ödevlerini sorardı. Bitmiş miydi ödevler, matematik yine zayıf gelmişti, evde oturup ders çalışmalıydı, sahil senin neyine.
Köşedeki dükkâna ilişti gözü, çocuklar için oyuncak, şekerleme satıyordu. Uçurtma var mıydı? Çocuğunun kız mı yoksa erkek mi olduğunu sordu satıcı? Ne fark eder ki, diye geçirdi aklından. Sadece mor bir uçurtma kalmıştı. Olsun, hayallerin rengi mi olurdu?
Rüzgârın gücüyle mor uçurtma gökyüzüne yükseldi. Kafedeki şen çift de sahile inmiş, Ömer’in uçurtmasını seyrediyordu. Ömer uçurtmanın ipini sımsıkı tutuyordu kaçmasın diye. Yoksa uçurtmayı bırakmalı mı, mor uçurtma gökyüzünde özgürce salınmalı mı? Ömer ikirciklikle bırakıyordu uçurtmasının ipini, mor uçurtma gökyüzünün maviliğine karışıyordu.
Ömer, pardösüsünün düşen yakasını tekrar kaldırdı, üşüyen ellerini cebine soktu. Cebindeki kitabı fark etti sonra. Hava iyice serinledi, biraz da evde okumalı. Necat’ı da tekrar arasam, yeni çeviriler gelmiştir belki.
