Nazlı Ayça Özkarahan: Okuma Alışkanlıkları - Ayşe Sarısayın
Uzun süredir bu köşeden uzak kalmış olmanın mahcubiyetiyle başlamak istiyorum. İşlerin üst üste yığıldığı, zamanın elimden kayıp gittiği, her bir detaya yetişmenin güçleştiği yoğun bir dönemdi. Hem dergi hem danışmanlık çalışmaları arasında en çok nazımı çekenler ise web sitemizin takipçileri ve kıymetli editörümüz Metin Çalışkan oldu. Bu süreç boyunca sabırla bekleyen herkese gönülden teşekkür ederim.
Bugün yeniden buluşmanın heyecanıyla, çok değerli Ayşe Sarısayın’ın okuma alışkanlıklarını sizlerle paylaşmak istiyorum. Edebiyatla beslenen entelektüel bir evin içinde büyümüş olması ve kendi okuma yolculuğundaki canlı heyecan, doğrusu benim de okuma iştahımı kabarttı. Çantasında daima en az bir kitap taşıması, hepimizin kitapçılarda yaşadığı o tanıdık kıpırtıyı hatırlatıyor.
Behçet Necatigil’in kızı olmak ise yalnızca bir soy bağı değil. Derinliğin, üretkenliğin ve edebiyatla yoğrulmuş bir yaşamın parçası olmak demek. Babasının kitaplarını hâlâ başucunda tutacak kadar duyguya yakın, ama bir o kadar da kendi sesini oluşturan güçlü bir kalem...
Sizi şimdi, bu değerli yazarın okuma serüveniyle baş başa bırakıyorum.
Okumayı sevmenize vesile olan ilk kitap veya yazar kimdi? Bu kitap ya da yazarın üzerinizde nasıl bir etkisi oldu?
Sevdiğim ve belleğimde yer eden kitapların başında Küçük Prens geliyor. Beş altı yaşlarımdayken ilkin ablamdan dinlediğim bu kitabı, okuma yazma öğrendikten sonra kendim de defalarca okumuştum. Doğan Kardeş Yayınları’ndan Ayşe Nur çevirisi, 1955 baskısı Küçük Prens, kitaplığımdadır hâlâ. Ablam yüksek sesle okurken kitaptaki resimleri çizmeye çalışır, beğenmeyip zihnimde devam ederdim çizmeye.
Küçük Prens ilkokul öncesinde annemden dinlediğim masallardan farklıydı, babamın her akşam yemeğinde anlattığı Cimbil farenin hikâyelerine de benzemiyordu. Cimbil fare babamın yarattığı bir kahramandı, tüm dünyayı dolaşır, bir serüvenden ötekine koşarak zorda kalanlara yardım ederdi. Cesur olduğu kadar da sakardı, başı dertten kurtulmazdı bu yüzden. Küçük Prens’in yarattığı etkinin nedeni, bildiğim masal kahramanlarına da Cimbil fareye de hiç benzememesiydi sanırım.
Günlük yaşamınızda okuma alışkanlıklarınız nasıl bir yer tutuyor? Kendinize has bir okuma rutininiz var mı?
Çocukluk evimdeki ortam, bu alışkanlığı çok erken yaşlarda edinmeme zemin hazırladı. Okumak ekmek gibi, su gibi hayatın olmazsa olmazlarından biriydi. Yıllar içinde okuma alışkanlıklarım koşullara göre az çok değişse de günlük rutin içinde okumaya belli bir zaman ayırıyorum. Geçmişte bir ilaç şirketinde tam zamanlı olarak çalışırken ya da çocuğumu büyütürken, daha çok geceleri, hafta sonları ve tatillerde okurdum, artık emekli olduğum için zamanı daha esnek kullanabiliyorum ama geceleri okuma alışkanlığım devam ediyor. Nereye gidersem gideyim, çantamda en az bir kitap bulundurma alışkanlığı da öyle.
Bir kitabı seçerken sizi en çok etkileyen unsurlar neler? Kapak tasarımı, yazar, tür, yoksa tavsiyeler mi?
Kitap seçimlerimi belirleyen kriterler duruma göre değişiyor. Daha önce okuyup sevdiğim, “benim yazarım” dediğim yazarların yeni kitaplarını hemen alıyorum genellikle. Görüşlerimin örtüştüğü arkadaşlarımın tavsiyeleri, bazen de tanıtım yazıları o zamana dek okumadığım yazarlarla buluşmamı sağlıyor. Kitabın hangi yayınevinden çıktığı, çeviri kitaplarda çevirmenin kim olduğu da belirleyici.
Eskiden aklımda hiçbir şey yokken, bir kitapçıya gidip arka kapak yazılarını okuyarak kitap seçtiğim de olurdu. Ne var ki şimdilerde kitapçıların görünür raflarında ağırlıklı olarak fazla ilgimi çekmeyen çok satarlar sergileniyor. Yine de fırsat buldukça kitapçıları dolaşmayı, o havayı koklamayı seviyorum.
Aynı kitabı birden fazla kez okuduğunuz olur mu? Evetse, sizi tekrar tekrar okumaya iten nedenler nelerdir?
Çocukluğumda sevdiğim kitapları art arda defalarca okurdum. Küçük Kadınlar, Jennifer Teyzenin Anahtarları ya da Boyacının Penguenleri gibi... Yeni tanıştığım, bilmediğim bir dünyada daha çok kalma isteği, o dünyanın bir parçası olma hevesi... Sonrasında aynı nedenle devam etmedi ama yeniden okuduğum kitaplar oluyor. Kimi kitaplar farklı yaşlarda farklı etkiler yaratabiliyor; daha önce dikkatinizi çekmeyen bir ayrıntı yakalayıp üzerinde kafa yorabiliyorsunuz ya da tam tersi, ilk okuyuşunuzda ilginizi çeken bir durumu yeni okumada önemsemiyorsunuz. Yaşadıkça, yaşamın içinde yol aldıkça farklılaşan bakış açımızın, beğenilerimizin ve ilgilerimizin kitaplardaki karşılığına dair bir deneyim... Bu deneyim hoşuma gidiyor, babamın bir dizesinin açılımı gibi geliyor bana: “Yirmisinde mi erken / Otuzunda belki.”
Gençliğimde okuduğum kitapların konusu ve içeriği ön plandaydı. Yazmaya başladıktan sonra dile, üsluba ya da kurguya daha fazla odaklanır oldum. Geçmişte okuyup unutamadığım kitapları, bu bakış açısıyla tekrar okuduğum da oluyor bazen.
Uzun süre etkisinden çıkamadığınız bir kitap var mı? Eğer varsa, bu kitabın sizi etkileyen kısmı neydi?
Etkilendiğim çok kitap var, hangisine değinsem ötekinin hatırı kalacak ama bir örnek vermem gerekiyorsa 70’lerin başında, lise öğrencisiyken okuduğum Tutunamayanlar romanı diyebilirim. Oğuz Atay’ın bu ilk romanının kurgusu o güne dek okuduklarımdan çok farklı gelmişti, büyülenmiştim adeta. İçerik de belirleyiciydi elbette, özellikle Selim Işık karakteri ve hayalî kahraman Olric... İlk gençliğin sancılarına, kendimi var etme, bir yol bulma ve tutunma çabalarıma denk düştüğünden belki, Tutunamayanlar’dan çok etkilenmiştim. Öyle ki kitabı yakın arkadaşlarıma önermiş, hatta mutlaka okumasını istediklerime armağan edip okuyup okumadıklarını da takip etmiştim! Farklı yaş dönemlerinde, otuzlarımda kırklarımda yeniden okuma ihtiyacı duyduğum kitaplardan biri olmuştu Tutunamayanlar. İlk okumadaki sarsıntı azalsa da olumlu görüşlerim değişmedi.
Başucunuzda her zaman bulunmasını istediğiniz bir kitap var mı? Bu kitap hangisi?
Başucumda şiirler var genellikle. Babam Behçet Necatigil’in şiirleri bıkıp usanmadan okuduğum, her okuyuşta yeni bir şeyler keşfettiğim ya da yeni anlamlar yüklediklerimin başında geliyor.
Bir kitabı yarım bırakmak sizin için zor bir karar mı, yoksa kolayca yapabildiğiniz bir şey mi?
Eskiden başladığım bir kitabı ne olursa olsun bitirmek zorunda hissederdim kendimi. Emeğe saygı... Kitaplarımın Can Yayınları’nda yayımlanma sürecinde tanıştığım, yakın dostum olan sevgili Erdal Öz’le bir sohbetimizde açılmıştı bu konu. O sıralar okumakta olduğum ama bir türlü bağ kuramadığım için zorlandığım bir kitaptan söz ettiğimde, “Okumama hakkını kullansana,” demişti, “niye zorluyorsun?” Ölümünden sonra günlüklerini yayına hazırlarken de karşılaşmıştım aynı sözlerle: “Çünkü okurun, okumama, kitabı kaldırıp atma hakkı vardır. Bu onun önlenemez kutsal bir hakkıdır.” Bu kutsal hakkı ben de kullanıyorum artık. Israr etmekten vazgeçmemde yaşlanmanın da etkisi var büyük olasılıkla, zaman daraldıkça sevdiğim kitapları okumaya öncelik vermeye çalışıyorum. Zorunlu olarak yaptığımız o kadar çok iş var ki zaten...
Okuduğunuz kitaplardan not alır mısınız? Bu notları daha sonra nasıl değerlendirirsiniz?
Baba evimde kitap okumanın belli kuralları vardı. Babamın kütüphanesinden aldığımız kitapları üzerine not almadan, çizmeden ve sayfalarını kıvırmadan okumamız gerekir, imzalı kitaplara daha da hassas davranmamız beklenirdi. Okuduktan sonra aldığımız yere koyar, imzalı olanları arkadaşlarımıza ödünç vermezdik. Sonrasında kendi kitaplarımda da uzun süre aynı kuralları uyguladım, üzerine not almak yerine küçük kâğıtlar kullandım. Bu alışkanlığı kırklı yaşlarımda değiştirebildim ancak, o da kendimi epey zorlayarak. İmzalı kitapları ödünç verirken hâlâ tuhaf bir tedirginlik duyarım.
Okuduğum kitapla veya yazarıyla ilgili bir yazı yazacaksam ya da bir konuşma yapacaksam notlar almam gerekiyor tabii. Seyrek olarak da çok çarpıcı gelen cümleleri, deyişleri not alıyorum. Bunları değerlendirmek gibi bir amacım olmuyor genellikle, sonradan dönüp bakmasam da not almak belleğimde yer etmesine yardımcı oluyor.
Unutamadığınız ya da bir dost gibi hayatınızda tuttuğunuz bir roman ya da öykü karakteri var mı? Varsa, bu karakterin hangi özellikleri sizi etkiledi ve neden bu kadar unutulmaz oldu?
Kitaplarla ilişkimi belirleyen çocukluk yıllarım olduğu için, yine o dönemden bir örnek vereyim. Küçük Kadınlar romanındaki karakterlerden Jo, uzun süre unutamadıklarımın arasında. Cesareti, dik duruşu, tutkuları ve hayalleriyle sıra dışı gelmişti bana. Çoğu zaman kendimi okuduğum kitabın kahramanının yerine koyar, onunla adeta özdeşleşirdim. Kâh Heidi ya da Küçük Prenses Sara olurdum, kâh Çalıkuşu ama kitaplara sevdalı Jo’nun etkisi daha derin olmuştu.
Son olarak, okurlarımıza da ilham olması açısından, sizin “olmazsa olmaz” dediğiniz ilk üç kitabı bizimle paylaşır mısınız?
Çok zor bir soru... Okuduğum kitapların hepsinden değilse de çoğundan farklı tatlar aldım, bir şeyler öğrenerek zenginleştim. “Bu kitabı herkes okusa, dünya başka bir yer olurdu,” diye düşündüğüm kitapların sayısı epey fazla. Bu yüzden “ilk üç”ten söz edebilmem mümkün değil. Sorunuzu Oktay Rifat’ın “İskele” şiirindeki dizelerle yanıtlamak en iyisi: “Denize baksam / Kayığın hatırı kalır / Ağaca baksam / Bulutun / Peki ya iskele?”
Ayşe Sarısayın Kimdir:
1957’de İstanbul’da doğdu. Alman Lisesi sonrasında kimya mühendisliği ve işletme eğitimi gördü, uzun yıllar ilaç sektöründe çalıştı.
İlk kitabı, babası Behçet Necatigil’e ilişkin anılarının yer aldığı Çok Şey Yarım Hâlâ (2001). İzleyen yıllarda yayımlanan öykü kitapları Denizler Dört Duvar, Yorgun Anılar Zamanı ve Karakalem Resimler çeşitli ödüllere değer bulundu. Diğer kitapları: Erdal Öz, Unutulmaz Bir Atlı (biyografi), Beşiktaş, Yollar ya da Anılar Boyunca (otobiyografik semt kitabı), Ansızın Günbatımı (roman), O Aşk Dinmedi (Selim İleri’yle nehir söyleşi), Denize Yazıldı (biyografik anlatı) ve Bir Roman Kadar Uzun (anı-deneme). Çocuklara yönelik kitapları ve Almancadan çevirileri de var.
Necatigil arşivindeki çalışmalarını sürdüren Sarısayın’ın bu alandaki verimlerinden biri, Şaban Özdemir’le birlikte hazırladığı Dost Meclislerinde Kasideler.
