Merve Arlı: In Bivio / Yol Ayrımında

 

“Ben bir şey değilim.
Asla bir şey olmayacağım.
Bir şey olmayı isteyemem.
Öte yandan, dünyanın bütün düşleri bendedir.
”

(Fernando Pessoa, Tütüncü, Pessoa: Personæ (Şiir, Öykü, Mektup),

Akademim, çev. Selahattin Özpalabıyıklar)

 

            “Elimden gelen bu ben iki
kişiyim

çoğalmak neyse ne
azalmak zor
"

Atilla İlhan, “Elimden Gelen Bu”, Yasak Sevişmek, Bilgi Yayınevi, 1968.

 

Akıl bir yana, huzur başka bir yana ve istek bambaşka bir yana çekiyorsa hangisinin ardından gidilir? Bu soru en çok bir kararın eşiğinde yakalar insanı. Sözgelimi bir davete giderken, bir kapının eşiğindeyken, bir zili çalmak, bir mesaj atmak üzereyken. O an ortada dramatik bir karar yoktur belki. Yalnızca bir seçimin öncesindeyizdir. Atacağımız son bir adım, vereceğimiz son bir nefes kalmıştır. Fakat o eşikte durduğumuz kısacık anlarda içimizde birkaç ses birden konuşur ve her biri başka bir şey ister. Bizi tutan şey, çoğu zaman korku ya da çekingenlik değildir aslında. Her şeyi birden düşünmek, hepsinin ağırlığını birden hissetmektir. Karşımızdakilerin beklentisini düşünürüz, sonra ne kadar yorgun olduğumuzu ve belki de her şeyi bırakıp gitmeyi ne kadar istediğimizi. Üstelik hangi sesin çağrısına kulak verilecekse diğerlerinin bedeli ödenecektir ve bunu da önceden hissederiz. Peki, bu seslerin her birini bu kadar ağır hissetmemiz zayıflık mı, kararsızlık mı, ya da insanların çoğu zaman söylediği gibi duygusallık mı? Bu kalabalık sesleri bir zayıflık değil de çoğu zaman duyarlılık olarak görürdüm. Yine de bu duyarlılığın herhangi bir karar anında ağırlaştığını ve ayaklarıma dolandığını da biliyorum. Bu yazı, o ağırlığın duygudan mı geldiğini yoksa duyguyla aklın henüz anlaşamadığı bir yerden mi geldiğini anlama denemesi.

Duygu ile aklı birbirine rakip saymak, düşünce tarihinin en eski alışkanlıklarından biridir. Gündelik ifadeyle, “Kalbimin sesini mi dinleyeyim aklımın sesini mi?” sorusunu sıklıkla sorarız ve genelde bir cevap veremeyiz. Zordur bu soruyu bir neticeye bağlamak. Antik Yunanca adlarıyla pathos (duygu/tutku) ile logos (akıl) arasındaki bu gerilim felsefenin neredeyse başından beri mevcuttur. Örneğin Platon Phaidros’ta insan ruhunun bu karmaşık yapısıyla ilgili tuhaf bir benzetme yapar. Ruhu kanatlı bir arabaya benzetir. Dizginleri tutan arabacı elbette akıldır (logos). Önündeki iki at ise ruhun iki ayrı gücü olarak yorumlanır. Soylu ve söz dinleyen at genellikle onurun, cesaretin ve öfkenin merkezi, yani thumos olarak okunur. Asi ve başına buyruk at ise tahmin edileceği gibi bedenin istekleri, yani epithumia olarak (Phaidros, 246a-254e). Burada dikkat çekici olan, iyi atın akla düşman olmamasıdır. Başka bir deyişle iyi at aklın sözünü dinlemeye hazırdır. Ah bir de asi at onu da çekiştirip götürmek istemese! Bu benzetme, Platon’un üçlü ruh anlayışının, yani logos, thumos ve epithumia ayrımının bir resmidir. Öyleyse insan için bütün mesele yaşamı boyunca ruhunun bu üçlü yapısı içinde bir harmoni/ahenk tesis etmektir.

Bu analojiden bize ne miras kalır? Logos arabayı sürer, yani yönetir. Pathos ise sürülmesi gereken güçtür. Oysa Platon’un yaptığı analoji bize miras kalan bu ikilikten daha incedir. Platon’un kendi benzetmesi bile iki değil, üç öğe içerir. Aynı çerçevede olmasa da kendi karar anlarıma baktığımda ben de iki değil üç ses duyuyorum. Biri mantıklı olanı söylüyor: Yarın erken kalkacağım. Kısa kalmam gerek. Diğeri bana iyi geleni söylüyor: Kalabalık beni yoracak. Eve dönersem daha iyi, daha huzurlu hissedeceğim. Üçüncüsü ise çoğu zaman gerekçe göstermeden yalnızca ne istediğimi söylüyor: Bu kapının ardındaki insanları görmek istiyorum. Bu üç ses her zaman birbirine karşıt değildir elbette. Bazen, neyse ki, aynı yönde oldukları da olur. Ama aynı yönde olmadıkları anlarda “logos mu pathos mu” sorusu artık eksik bir soru haline gelir. Çünkü ortada ikilikten ziyade bir kalabalık vardır. Atilla İlhan’ın “iki kişiyim” dediği yer belki de bu çoğalmanın başladığı yerdir.

Peki bu üç ses neden birbirinden ayrı? Neden karar vermek bu kadar zor? Felsefe tarihine bakarsak, örneğin Aristoteles’te insan yalnızca arzularının toplamı olarak görülemez. Arzunun dışında da insana özgü bir yan vardır. İnsan, hangi tür yaşamın iyi yaşam, yani eudaimonia olduğunu kavrama yetisine sahiptir (Nikomakhos’a Etik, I. kitap). Arzu bir şeyi bize cazip gösterebilir. Fakat cazip olan ile iyi olan her zaman örtüşmez. Aklın işi de burada arzuyu susturmaktan ziyade hangi arzunun bizi bir yere götürdüğünü ayırt etmektir. Bu, “kişiye/bana iyi gelen” dediğim sesin felsefedeki karşılığına yakın gibi görünür. Amerikalı felsefeci Harry Frankfurt ise burada ince bir ayrım yapar. Bir şeyi istemekle, o şeyi istemeyi istemek farklı şeylerdir. Frankfurt’a göre kişi, arzularına karşı tutum alabilen varlıktır (Frankfurt, “Freedom of the Will and the Concept of a Person”, 1971). Birinci dereceden istek, canımın çektiği şeydir. İkinci dereceden istek, canımın çekmesini onaylayıp onaylamadığımdır. Bazen bir şeyi isteriz ama onu isteyen kişi olmak istemeyiz. Bu noktada soru değişir. Artık ben ne istiyorum diye sormam. Bunu isteyen biri olarak kalmak istiyor muyum diye sorarım. Belki kararsızlığımın bir kısmının sebebi budur: İstediğim şeyle bunu isteyen kişi olmak arasındaki mesafede.

Kesin olmama hali de bu sorunun bir başka yüzüdür. Neyi istediğinden emin olamayan o şeyi isteyen kişi olup olmadığından da emin olamaz. Bu mesafenin edebiyattaki en çarpıcı hallerinden biri Fernando Pessoa’nın “Tütüncü” (“Tabacaria”) şiirinde vardır:

“Her tımarhanede bir sürü kesinlik sahibi çılgın deliler var!
 Ben ki tek bir kesinliğim bile yok, daha mı az daha mı çok eminim?
 Hayır, kendimden bile emin değilim.
”

(Fernando Pessoa, Pessoa: Personæ (Şiir, Öykü, Mektup), Akademim, çev. Selahattin Özpalabıyıklar, s. 74.)

Pessoa’nın yukarıdaki şiirine bakınca akıl ile kesinlik arasındaki bağın sarsıldığını görürüz. Bir şeyden emin olmak onu doğru görmek anlamına gelmez. Aklın karşıtı olan delilik halinde de kesinlik olabiliyorsa mesele tereddüt etmekte değildir.

Pathos ile logos’u karşı karşıya koyma alışkanlığının bir benzeri, şiir ile felsefeyi karşı karşıya koyma alışkanlığında da vardır. Genelde söylendiği gibi, şiir hisseder. Felsefe düşünür. Fakat bu ayrım gerçekten doğru mu? Şiirde düşünce, felsefede duygu yok mu? Bu soru kapının önündeki duruşumdan uzak değil. Hissetmekle düşünmeyi kendi içimde ayıramadığım yerde, şiir ile felsefeyi de ayıramıyorum.

Elbette, Devlet’ten bildiğimiz gibi Platon hakikat adına şairleri ideal devletinden dışlamak ister. Şairlerin hakikat rejiminde bir yeri yoktur, çünkü şiir kopyanın da kopyasını oluşturarak insanları hakikatten daha da uzağa düşürür (Devlet, X. kitap). Şiir, felsefenin baş tacı olduğu bir sistemde kendine yer bulamaz. Tıpkı aklıyla hareket eden insanın duygularını susturması gerektiği gibi şiir de susmalıdır. Oysa ruhun yapısını anlatırken Platon da bir kavrama değil, bir imgeye başvurur.

Aristoteles Platon’a bu konuda karşı çıkar. Şiir pekâlâ felsefi olabilir. Hatta Poetika’da şiirin tarihten daha felsefi olduğunu vurgular. Zira tarih yalnızca olanı anlatırken şiir olabilecek olanı anlatır (Poetika, IX, 1451a35-1451b8). Aklın gözüyle bakarsak, olan gerçektir. Fakat olabilecek olan? Olabilecek olanı düşünmenin de felsefi bir tarafı vardır. Hatta belki olabilecek olan, gerçekte olanın değerini artırır. Eşikte duran biri için de henüz atılmamış adım, yani olabilecek olan, atılmış adımdan daha az gerçek değildir. İçimizdeki sesler çoğu zaman o adımın gölgesinde konuşur.

“Bilime sanatçının gözlüğüyle, ama sanata yaşamın gözlüğüyle bakmaya...”
 Nietzsche, Tragedyanın Doğuşu

Duygu ve akıl denince Nietzsche’yi anmadan geçemeyiz sanırım. Nietzsche Tragedyanın Doğuşu’nda Yunan trajedisini iki güdünün birleşimi olarak okur: Apollon’un biçim ve ölçüsü ile Dionysos’un coşkusu ve taşkınlığı. Ona göre bunlardan biri tek başına yetmez, çünkü coşku biçimsiz kalırsa yıkıcıdır. Biçim coşkudan kopuk kalırsa cansız kalır. Sanat bu ikisinin gerilimini taşıyarak, bu gerilimden doğar. Bu, bizim pathos ve logos diye andığımız ikiliğin tam karşılığı değildir elbette. Ama aynı soruya benzer bir yerden bakıyor sanki. Duygunun biçimsiz bırakılmadığı, biçimin de duygusuz kurulmadığı bir yerden. Beni asıl ilgilendiren bu sanatın ortaya çıkardığı insan türü: Nietzsche’nin trajik insanı.

Nietzsche Tragedyanın Doğuşu’nda insan tiplerini kategorize eder. Trajik en yalın ifadeyle, İoanna Kuçuradi’nin belirttiği gibi, aynı şeye hem “evet” hem “hayır” demektir. Kimdir trajik insan? Bu tip insan acıyı hisseder ve onu bir kavramla ya da avuntuyla susturmaya çalışmaz. Hayatın sertliğini görür, onu inkâr etmez. Ama bu haliyle de ona “evet” der. Trajik insanın karşısında ise her şeyin akılla çözülebileceğine inanan ve acıyı bir hata gibi gören Sokratesçi/kuramsal insan durur. Yani Nietzsche’ye göre sorun, duygunun fazlalığı değildir. Duyguyu tanımayan bir aklın yetersizliğidir. Trajik insan duygusunu susturmaz ama yine de seçim yapmaktan geri durmaz. Bu haliyle o, hem “evet” hem “hayır” diyendir. Evet der çünkü duyduğu çok sesliliğe, acıya ve isteğe kapıyı kapatmaz. Hayır der çünkü o seslerden birinin ya da hiçbirinin kazanmasını beklemeyi yani seçimi ertelemeyi kabul etmez. Eşikteki bir insan için bu hem hissetmeyi hem adım atmayı aynı anda üstlenmek demektir ve her adım seçilmeyen yolların bedelini ödemeyi de içerir.

Yazının başındaki soruya dönersem, eşikte duyduğum çok sesli koronun gürültüsü bana artık duygunun fazlaca hissedilmesinden geliyor gibi görünmüyor. Birbirine benzemeyen üç sesin aynı anda dinlenmek istemesinden ve “istenen şey” ile “onu isteyen kişi olmak” arasındaki mesafeden doğuyor. Pessoa’nın sesi bu mesafede kalıyor ama bu kalışı bir tür dürüstlük olarak okumak da mümkün. Dünyanın bütün düşlerini taşıyıp hiçbir şey olamamak belki de kesinlik yanılsamasını ya da Nietzsche’nin deyişiyle kuramsal insanı reddetmektir. Eşikte kalmak, her halükârda hiçbir şey hissetmemeye çalışan birinin durması değildir. Bu çok seslilik belki de hissederek düşünmenin bedelidir. Yol ayrımında durmak da bu bedeli önceden duymaktır. Hangi yola girersem gireyim diğer ikisinden vazgeçeceğim. Bu bedeli ödeyip ödemeyeceğim ise yazının cevaplayamadığı, yalnızca bana ait bir soru olarak kalıyor.

08/11/2026
50