Memduha Uluevli: Mevsimlerden Meçhul, Aylardan Muamma
Mevsimlerden meçhul, aylardan muamma.
Yaşlı adam indiği otobüsten ışıklara doğru yürümeye başladı aksak adımlarla. Sırtında, üzerinde emanet duran, solgun, siyah bir palto, kafasında kırmızı bir bere, elindeyse bez bir çanta vardı. Işıklara geldiğinde durdu. Kartal Devlet Hastanesi.
Karşıya geçmesine yalnızca birkaç adım kalmıştı. Yanında onun gibi bekleyen insanlar vardı. Genç bir adamın sigarasının dumanı havayı kaplamıştı. Işık her an kırmızıdan yeşile dönebilirdi. Yaşlı adam, birden yanındaki gence bir şey söylemek ister gibi baktı ve kendini yola attı.
Halbuki birkaç adım kalmıştı hastaneye. Sadece birkaç adım...
“Amca! Yeşil yanmadı! Hey, bey amca!”
“Ah, adama çarpacaklar! Ay, ay!”
PAT!
Pat diye düştü yaşlı adam yola. Kırmızı beresi kafasından sıyrıldı, yüzünün altına bir yastık gibi kaydı. Çantasındaki dosyalar, ilaçlar, mendiller yere saçıldı.
*
“Hoş geldiniz, Nazlı Hanım. Gözlerimiz yollarda kaldı.”
“Hoş bulduk hocam, nasılsınız?”
“Şahaneyim, seni gördüm daha da iyi oldum. Bugün sana sürprizlerim var.”
Nazlı montunu çıkardı. Kırmızı beresini camın önündeki çalışma masasının üzerine koydu. İçerisi her zamanki gibiydi. Elden geldiğince toparlanmıştı. Ama yine de çoğu kişiye göre hala oldukça pis sayılırdı. Nazlı böyle şeylere takılmaz, girdiği her ortama ayak uydururdu. Zaten öyle olmasaydı Hoca, “Dersleri evde yapalım mı? Bu havada kafeye yürümek zor geliyor bana artık,” diyemezdi.
Yine de kibarlık eder, Küçükyalı’dan Suadiye’ye kadar yürür, cebindeki son parayla ona bir bardak çay ısmarlardı. Yaz aylarını böyle geçirmişlerdi. Neyse ki kafenin sahibi, iki bardak çayla saatlerce masasını işgal eden bu adamcağıza bir şey demezdi. Ama Hoca yine de rahatsız olurdu.
“Hocam, ben bir ellerimi yıkayabilir miyim?”
“Elbette. Mutfağın yanı biliyorsun.”
Uzun koridor boyunca yerden tavana yükselen kitaplar sıralanmıştı. Bir zamanların moda rengi olan şampanya duvarlar, rutubet ve soğuktan şıraya dönmüştü. Mutfağın kapısı aralıktı ama Nazlı, görebileceklerinden çekinerek bakmadı. Tuvalet nispeten temiz sayılırdı. Ne de olsa kim bilir kaç kere çok daha pislerine mecbur kalmıştı.
Hoca onun için yeni bir kalıp sabun açmıştı: pembe, gül kokulu Hacı Şakir. Nazlı ellerini yıkarken etrafı incelemeden duramadı. Uzun süredir kullanılmadığı belli olan yeşil bir küvet vardı. Onunla aynı renk olan lavabonun önündeki ayna ise kırılmış geriye sadece rafı kalmıştı. Rafın üzerinde bir su bardağı, içinde eski kırmızı bir diş fırçası ve İpana marka diş macunu vardı. Yanında, duvara yaslanmış bir CD. Belli ki ayna yerine kullanılıyordu. Nazlı güldü.
Ne âlem adamdı şu Hoca.
“Sürpriz nedir hocam?”
Hoca, çalışma masasında bilgisayarının içine gömülmüştü. Nazlı tam karşısına yerleşirken, Hoca elini yanağına götürüp her zamanki gibi, “puf puf puf” diye gülmeye başladı.
“Aç mısın bakalım?”
“Öğle yemeğini daha yemedim, çıkınca yerim diye düşünmüştüm.”
“Şahane! Şu caddenin karşısındaki lokanta var ya, hani döner de satıyor... Hah, ordan bize yemek gelecek birazdan.”
Yine “puf puf”ladı.
“Yahu adamlar bana acıdı. ‘Hacı amca, sen evden çıkma; biz sana her öğlen yemek göndeririz,’ dediler. Her gün çırakla bir sürü yemek yolluyorlar. Ben de çaktırmıyorum tabii. Allah razı olsun evladım. Allan ne muradınız varsa versin diyorum.”
Hocanın puflarına eşlik eden nefesi, odayı tarif edilmesi zor bir tatlı çürüme kokusuyla dolduruyordu.
“Ya hocam, ne âlemsiniz.”
“Çaktırma! Sakallarımı da ondan uzattım zaten. Herifler hacı sanıyor beni!”
İkisi de kahkahalarla güldü.
Dersin ortasında kapı çaldı, yemekler geldi. Çalışma masası hemen yemek masasına dönüştü. Hoca, eski müsvedde kâğıtlardan bir masa örtüsü yaptı Nazlı’nın önüne. Karşı karşıya dönerlerini yediler.
“Bu sefer tatlı da gelmiş! Oh, bayram var. Hem de Kemalpaşa! Nazlı, çay bardaklarını sobanın yanına hazırlamıştım, hadi sen bize çay koy.”
Sobanın yanındaki sehpanın üzerinde iki çay bardağı hazırdı. Hoca, salonu “kışlık düzene” sokmuş, yatağını sobanın yanına taşımıştı. Yastığının altından göz kırpan lacivert pijamaları düzgünce katlanmıştı. Koskoca salonda bir yatak, bir çalışma masası, bir de soba. Duvar boyunca yine kitap yığınları...
Nazlı çayları koyarken Hoca:
“O kitapların hepsi senin. Sana bırakacağım onları. Bu bilgisayarı da Engin’e.”
“Hocam bu kadar kitabı ne yapayım? Bir yere bağışlayalım bence.”
“Yok! Mişel’e söyledim, almadı. ‘Okulda bir dünya kitap var,’ dedi. Haklıdır, vardır tabii, ama bari bir yer söyleseydi de yollasaydım.”
Mösyö Mişel, Hoca’nın liseden en yakın arkadaşıydı. Nazlı’yı da onunla tanıştıran oydu. Saint Joseph’te müdürdü. Öğrencilerinin onun hakkındaki düşüncelerinin aksine, oldukça nüktedandı. Hele ki Hoca’yla beraberse... Yetmiş yaşında, eğri büğrü bedenlere sıkışmış iki yaramaz çocuğa dönerlerdi.
Tatlılarını yerken Hoca, Nazlı’nın çalışmalarındaki hataları gösteriyor, çeviri yaparken dikkat etmesi gereken püf noktalarını anlatıyordu.
“Hadi bakalım, ben şimdi ilacımı alacağım. On dakika gargara yapmam lazım. Sen de bu sırada yazını temize çek.”
İşte günün en can alıcı anı gelmişti. Nazlı bazen bunun bilerek yapıldığını düşünürdü. Sonuçta gargara, antibiyotik değil ya saati saatine alınsın. Ama Hoca illaki onun karşısında gerçekleştirirdi bu günlük ritüeli.
Bir yudum aldı, gözleriyle “yaz, yaz sen” diye işaret etti.
Nazlı bakmamaya çalıştı ama ne mümkün! Hoca’nın çıkardığı sesler, yanaklarını balon balığı gibi şişirişi... Dayanamadı, gülmeye başladı.
Hoca da ilacı bardağa çıkarmak zorunda kaldı.
“Ya hocam, bilerek yapıyorsunuz bunu!”
Gözlerinden yaşlar süzülen Nazlı o gün, Hoca’nın babasının duvardaki eski çerçeveli resminin içinden, onlarla güldüğüne yemin edebilirdi.
Senenin son dersiydi. Nazlı bu dönem mezun olacaktı. İkisinin de içinde adlandıramadıkları bir hüzün vardı.
“Eh, artık hazırsın Nazlı Hanım. Mezun olur olmaz kutlama yapmalıyız. Belki bir kadeh şarap bile içeriz.”
“Herhalde hocam, hak ettik ama!”
“Sakın bana mail atmayı unutma. Ben de sana yazarım.”
Nazlı notlarını toplayıp montunu giydi. Kapıya doğru yürürken hocanın çevirisini yaptığı kitaplara, solgun daireye, sobanın yanındaki yatağa, duvardaki fotoğrafa son bir kez baktı.
“Kıymetli anneannene en derin saygılarımı ilet lütfen. Kemal Derviş’e de tabii,” dedi o muzır gülüşüyle.
Hoca, arada sırada kek börek yapıp yollayan Nazlı’nın anneannesine bir şekilde hayrandı ve tabii ki bu özel derslerin sponsoru dedesine de minnettar.
“Söylerim hocam. Görüşmek üzere.”
Apartmandan çıkıp otobüs durağına yürürken Nazlı, beresini unuttuğunu fark etti. Tam geri dönmeyi düşünürken otobüs geldi. Aman dedi içinden, hocanın olsun. Hem kırmızıya da bayılır.
Nazlı o dönem mezun oldu. Ara ara mail attı hocaya. Hoca da ona mahalle dedikodularını, hastalık raporlarını yazıyordu:
“Nörolojiye yolladılar beni geçen hafta. Emektar bilgisayarım gibi devrelerim yanmış Nazlı Hanım’cım. Beynimle ayaklarım ayrı telden çalıyor.
‘Dur,’ diyorum ayaklara, onlar son hız ilerliyor. ‘Yürü,’ diyorum, bön bön bakıyorlar.
Neyse ki çare buldum. Önümdeki vitrinin camına alıcı gibi bakıp dikkat çekmemeye çalışıyorum.
Geçen gün başıma ne geldi, anlatayım da gül biraz:
Ayaklar yine yolun ortasında durmaz mı? Hemen bir vitrinin önüne geçtim. Meğer kadın iç çamaşırı vitriniymiş! ‘Yürüyün!’ diyorum, yürümüyorlar. Sağdan soldan geçenler tövbe estağfurullah çekiyor.
Hah hah hah! Rezil oldum rezil. Aman neyse, bir çaresini bulurlar herhalde. Torba dolusu ilaç verdiler.”
Nazlı da ona işten güçten bahsediyordu. Bir erkek arkadaşı vardı. Hocasını tanıştırmak istemişti; olmadı. İşler yoğunlaştı, sevgiliyle geçirilen vakit arttı, hani derler ya, zaman su gibi aktı.
*
Sonra, çok sonra, bir tiyatro çıkışı Taksim’de karşılaştığı Mösyö Mişel’den aldı haberini.
Gözleri dolu dolu anlattı Mösyö, daha da kambur görünüyordu o akşam.
“Haberimiz bile olmadı a canım. Bir gün haber almadığım adam, bir anda gitti.”
Kimsenin haberi olmamıştı o gün hocanın başına gelenlerden.
Ne Nazlı’nın ne Engin’in ne de Mişel’in.
Tahta tabutunu iki belediye görevlisi zor bela taşımış, üstüne bir an önce toprağı örtmüşlerdi.
İmam hızlı hızlı talkımını vermişti — yetişeceği bir nikâh vardı.
Mevsimlerden meçhul, aylardan muamma.
Ve hocanın ismi, kimsesizler mezarlığında başucuna çaktıkları tahtadan, ilk yağmurda silinip gitmişti.
(Çok kıymetli Mehmet Tahsin Yalım’ın anısına.)
