Hidayet Das: Beşinci Beden
“İnsan doğduğunda çıplaktır. Sonra onu giydirirler. Önce bir isimle.” Doğduğum gün bana bir isim verdiler. Adımı, hastane odasının solgun ışığında, bileğime geçirilmiş beyaz plastik bir şeridin üzerine yazdılar. Mürekkep henüz kurumadan kim olduğuma karar verilmişti. Annemin göğsüne yatırıldığımda tenimde hâlâ doğumun sıcaklığı, saçlarımda kurumuş kanın ince kokusu vardı. Daha dünyayı göremeden dünya beni görmüş, sınıflandırmış ve küçük bir bilekliğin içine sığdırmıştı. Sonra bir renk verdiler. Sonra bir oda. Duvarları açık maviye boyanmış, perdelerine küçük gemiler işlenmiş bir oda... Beşiğimin üzerinde dönen oyuncaklar bile bana hangi gökyüzüne bakmam gerektiğini söylüyordu. Oysa ben henüz renklerin adını bilmiyordum. Mavinin kime, pembenin kime ait olduğundan habersizdim.
Sonra nasıl oturmam gerektiğini söylediler. Nasıl yürümem gerektiğini. Kime bakabileceğimi.
Kime bakarsam gözlerimi kaçırmam gerektiğini. Büyüdükçe yasakların sayısı arttı. Bedenim genişliyor, dünya çevremde daralıyordu. Evimizin duvarları her yıl birkaç santim daha üzerime yaklaşıyor gibiydi. Koridordan geçerken omuzlarımı içeri çekiyor, görünmeyen bir yere çarpmaktan korkuyordum. Annem, yemek masasının karşısında oturur; çiçek desenli porselen tabağından çok benim hareketlerimi seyrederdi. Odanın ortasında asılı avizenin ışığı, yüzüne yorgun bir gölge düşürürdü. Ellerimi masanın üzerinde gördüğünde çatalla tabağın kenarına hafifçe vururdu. “Öyle tutma.” Ellerime bakardım. Parmaklarım, beyaz örtünün üzerinde ürkek iki hayvan gibi dururdu. Neyi yanlış yaptıklarını anlayamazdım. Fazla mı açıktılar? Fazla mı yumuşak? Bileklerim gereğinden çok mu kıvrılıyordu? Bir insanın ellerini yanlış tutabileceğini ilk kez o zaman öğrendim. Sonra gülüşümün de yanlış olduğunu söylediler. Kahkaham odanın içinde biraz fazla yükseldiğinde babam gazetesini indirip gözlüğünün üzerinden bakardı. Sesim, yürüyüşüm, bacak bacak üstüne atışım, aynanın karşısında fazla durmam, bazı renklere gereğinden uzun bakmam... Her hareketim görünmez bir cetvelle ölçülüyordu.
Bir gün babam, akşam haberlerinin mavi ışığı yüzünde titreşirken: “İnsan ne olduğunu bilmeli,” dedi. Biliyordum. Ama bildiğim şeyin adını bilmiyordum. İçimde, henüz hiçbir sözlüğe alınmamış bir kelime taşıyor gibiydim. Bazen boğazıma kadar yükseliyor, tam söyleyeceğim sırada geri çekiliyordu. İsimsiz olduğu için yok sayılıyor; yok sayıldıkça daha fazla yer kaplıyordu. Belki de felaket tam burada başlıyordu: İnsan bazen kendisini bilir ama onu söyleyecek kelime henüz icat edilmemiştir.
Beşinci Oda
Çocukluğumun evinde dört oda vardı. Herkes böyle bilirdi: Salon. Annemle babamın odası. Benim odam. Misafir odası. Salonun kadife perdeleri yaz kış kapalı tutulurdu. Misafir odasında kimsenin oturmasına izin verilmeyen çiçekli koltuklar, annemle babamın odasında naftalin kokan ağır bir gardırop, benim odamda ise benim için seçilmeden önce bile çoktan seçilmiş renkler vardı. Fakat koridorun sonunda beşinci bir kapı daha bulunurdu. Koridor gündüzleri bile karanlıktı. Cilası dökülmüş tahta zemin, üzerine basıldığında derinden inlerdi. Duvarlarda aile fotoğrafları asılıydı: bayramlarda yan yana dizilmiş bedenler, zoraki gülümsemeler ve kime benzediğimizi kanıtlamaya çalışan yüzler... Beşinci kapı bütün bu yüzlerin sonunda beklerdi. Diğer kapılardan daha dar, daha koyu renkteydi. Pirinç tokmağı zamanla kararmış, anahtar deliğinin çevresi defalarca yoklanmış gibi çizilmişti. Altından ne ışık sızar ne de içeriden ses gelirdi. Yine de önünden her geçişimde kapının arkasında birinin nefesini tuttuğunu hissederdim.
Ne zaman sorsam annem: “Orası oda değil,” derdi.
“Kapısı var.”
“Her kapının arkasında oda olmaz.”
Çocukken bu cevabı kabul etmiştim. Çocuklar, büyüklerin saçmalıklarını hayatın kanunları sanırlar. Onların sesindeki kesinliği, gerçeğin kendisi zannederler. Yıllar sonra fark ettim: Bizim evde yalnızca beşinci oda kilitli değildi. Bazı kelimeler de kilitliydi. Bazı sorular. Bazı arzular. Bazı bedenler. Ve bazı ihtimaller.
On yedi yaşımdayken bir gece anahtarı buldum. Annemin dikiş kutusundaydı. Kutuyu açtığımda renk renk iplik makaraları, sedef düğmeler, paslanmaya yüz tutmuş iğneler ve yıllardır tamamlanmayı bekleyen söküklerle karşılaştım. Anahtar, bordo bir iplik yumağının altında, avucuma sığacak kadar küçük ve beklenmedik ölçüde ağırdı. Uzun süre bunun tesadüf olduğunu düşündüm. Şimdi sanmıyorum. Anneler bazen çocuklarının sökülen yerlerini dikmeye çalışırlar. Bazen de iğneyi yaranın içinde unuturlar.
Anahtarı aldım. Gece yarısını geçmişti. Ev uyuyordu. Babamın odasından düzenli horultusu, mutfaktan buzdolabının boğuk uğultusu geliyordu. Çıplak ayaklarımla koridorda ilerlerken döşeme tahtaları, attığım her adımı birilerine haber verir gibi gıcırdıyordu. Kapının önünde durdum. Anahtarı deliğe soktuğumda içeriden belli belirsiz bir metal sesi geldi. Sanki kapının öte tarafında başka biri de aynı anda kendi anahtarını çevirmişti. Kapıyı açtım. Oda boştu. Duvarları renksizdi... Ne tam beyaz ne gri... Uzun süredir nefes almayan bir yüzün donukluğunu taşıyordu. Havada toz, nem ve kapalı kalmış kumaşların ağır kokusu vardı. Ayaklarımın altında eski tahtalar buz gibi uzanıyordu. Karşı duvarda yalnızca büyük bir ayna duruyordu. Çerçevesi kararmış, köşelerindeki yaprak motifleri paslı bir sarmaşık gibi birbirine dolanmıştı. Camın üzerinde ince bir toz tabakası vardı; fakat aynanın tam ortasında, içeriden dokunulmuş gibi duran silik bir el izi görünüyordu. Yaklaştım. Elimle sildim. Kendimi gördüm. Ama tam olarak kendimi değil. Aynadaki beden benim bedenimdi. Aynı yüz, aynı saçlar, aynı omuzlar... Yine de başka türlü duruyordu. Omuzları daha rahattı. Ellerini saklamıyordu. Bacaklarını nasıl tutması gerektiğini düşünmüyordu. Başını, azarlanmayı beklemeyen insanların rahatlığıyla dik tutuyordu. Yüzünde bende olmayan, neredeyse küstah sayılabilecek bir huzur vardı. Fısıldadım: “Sen kimsin?” Aynadaki kişi dudaklarını oynattı. Ben oynatmadım. Odanın soğuğu bir anda bedenime değmeden içime girdi. Aynadaki yüz bana biraz daha yaklaştı ve camın arkasında yıllardır bekliyormuş gibi tek kelime söyledi: “Hangimiz?” Kaçtım. Kapıyı kilitledim. Anahtarı dikiş kutusundaki yarım kalmış söküklerin arasına bıraktım. O gece sabaha kadar ellerimin üzerine oturdum. Uyuşup bana ait değilmiş gibi ağırlaşıncaya kadar... Yanlış durmasınlar diye.
Yıllar geçti. Evden ayrıldım. Üniversite. İş. Başka şehirler. Başka evler. Her gittiğim şehirde kendime yeni bir pencere seçtim. Birinden gri apartmanlara, birinden denize, birinden yalnızca karşı duvara baktım. Bavullarım değişti, anahtarlarım çoğaldı; fakat hangi kapıyı açarsam açayım, içeriye benden önce öğretilmiş biri giriyordu. İnsanlar beni sevdiler. Ben de bazılarını sevdim. En azından buna sevgi denildiğini biliyordum. Bazı sabahlar yanımda uyuyan yüzlere uzun uzun baktım. Kirpiklerinin gölgelerini, nefeslerinin yastıkta açıp kapadığı küçücük çukurları seyrettim. Onlara dokunmak istedim; ama elimle aralarında görünmez bir cam varmış gibi durdum. Tenlerine ulaşabiliyor, kendilerine ulaşamıyordum. Belki onlar da bana dokunurken yalnızca dışarıdan görünen kişiye değiyorlardı. Hayatım dışarıdan bakıldığında kusursuz bir cümleydi. Öznesi vardı. Yüklemi vardı. Noktası doğru yerdeydi. Tek sorun şuydu: Cümlede ben yoktum. Sonra Deniz’le karşılaştım.
Bir perşembe günüydü. Yağmur, şehrin yüzündeki bütün çizgileri birbirine karıştırıyordu. Kaldırımlarda biriken sular, vitrinlerin ışığını kırmızı, sarı ve mor parçalara bölmüştü. İnsanlar şemsiyelerinin altında küçülmüş, birbirlerine değmeden geçmeye çalışıyorlardı. Deniz’in şemsiyesi yoktu. Saçlarının uçlarından süzülen damlalar boynunda kayboluyordu. Kırmızı bir palto giymişti. Islanan kumaş, sokaktaki bütün renklerin arasından tek başına yanıyordu. Kırmızının ona yakışıp yakışmadığını düşündüm önce. Sonra bunun ne kadar aptalca olduğunu. Çünkü Deniz kırmızıyı giymemişti. Sanki kırmızı, Deniz’i giymişti. Bir kafede karşılıklı oturduk. İçerisi kahve, ıslak yün ve dışarıdan taşınan yağmur kokuyordu. Cam buğulanmıştı. Sokaktan geçen insanlar, buğunun ardında yüzleri silinmiş gölgelere dönüşüyordu. Deniz, paltosunu çıkarmadı. Ellerini fincanın çevresine yerleştirdi. Parmakları uzun ve sakindi... Ne saklanıyor ne de kendilerini göstermek için özel bir çaba harcıyorlardı. Ellerine bakarken çocukluğumda kendi ellerimi nasıl tutmam gerektiğinin öğretilişini hatırladım.
Adını sordum: “Deniz.”
“Gerçek adın mı?”
Gülümsedi. Gülümsemesi yüzünde bir yere yerleşmiyor; gözlerinden dudaklarına, oradan yeniden gözlerine dolaşıyordu.
“Gerçek ne demek?”
Cevap veremedim.
“Kimliğinde yazan.”
Deniz, fincanın üzerinden yükselen buhara baktı.
“Kimliğim beni benden iyi mi tanıyor?”
İlk kez o zaman yüzüne dikkatle baktım. Deniz’de beni huzursuz eden bir şey vardı. Yüzü, ışık değiştikçe başka bir anlam kazanıyordu. Bir açıdan sert, bir açıdan kırılgan; bazen çocuk, bazen kendisinden çok daha yaşlı görünüyordu. Çenesinin çizgisinde bir kararlılık, dudaklarının kenarında bu kararlılığı bozan belli belirsiz bir keder vardı. Onu nereye koyacağımı bilmiyordum. Kadınların yanına mı? Erkeklerin yanına mı? Tanıdıklarımın? Yabancıların? Arzuladıklarımın? Korktuklarımın? Deniz hiçbir yere sığmıyordu. Belki bu yüzden gözlerimi ondan alamıyordum.
Bir akşam bana: “Sen kimsin?” diye sordu. Odasında yalnızca bir masa lambası yanıyordu. Sarı ışık, yüzümüzün bir yanını aydınlatıyor, öteki yanını karanlıkta bırakıyordu. Dışarıda rüzgâr vardı. Perdenin ucu, açık pencerenin önünde birinin nefesiyle hareket ediyormuş gibi hafifçe kabarıp sönüyordu. Mesleğimi söyledim. Güldü. Nerede doğduğumu söyledim. Başını salladı. Ailemi anlattım. Elimi tuttu. Avucu sıcaktı. Benim parmaklarım ise çocukluğumdan kalma bir korkuyu kavrıyormuş gibi soğuktu.
“Bunları sormadım.”
“Başka ne kaldı?”
“Sen.”
Sustum. Saatin duvardaki tıkırtısı büyüdü. Sokaktan geçen bir arabanın ışığı tavanda kayıp gitti. Sanki oda da cevabımı bekliyordu. İnsan kendisine öğretilen bütün cevapları çıkarınca geriye korkunç bir sessizlik kalıyor. Deniz elimi bıraktı.
“Güzel,” dedi.
“Ne güzel?”
“Bilmemen.”
Onu ilk kez öptüğüm gece dünyanın sona ermesini bekledim. Deniz’in dudakları dudaklarıma değdiğinde içimde yıllardır kapalı duran bir odanın kapısı aralandı. Önce yalnızca karanlığı gördüm. Sonra karanlığın içinde, bana ait olduğunu unuttuğum bir sıcaklık belirdi. Çünkü çocukluğumdan beri bazı arzuların felaket getirdiğini öğrenmiştim. Bu yüzden öpüşürken bile gökyüzünü dinledim. Bir çatlama sesi, uzaktan gelen bir siren, kapıya vuracak sert bir yumruk bekledim. Ama hiçbir şey olmadı. Gökyüzü yarılmadı. Tanrı inmedi. Polis kapıyı çalmadı. Sabah fırınlar açıldı. Sokaklara sıcak ekmek kokusu yayıldı. Otobüsler duraklara yanaştı. Çöp kamyonu köşeden homurdanarak geçti. İnsanlar uykulu yüzleri ve yarım kalmış hayatlarıyla işe gittiler. Dünya, benim büyük günahım sandığım şeyi fark etmedi bile. Pencerenin önünde durup sokağa baktım. Yağmurdan kalan su birikintisinde gökyüzünün küçük, titreşen bir parçası vardı. İçimden gülmek geldi. Demek kıyamet bu kadar kişisel bir şeydi. Deniz arkamdan sarıldı. Nefesi ensemdeydi.
“Ne düşünüyorsun?”
“Dünya hâlâ burada.”
“Gitmesini mi bekliyordun?”
“Biraz.”
Güldü. Sonra yüzünü boynuma yasladı. Tam o sırada telefonum çaldı. Annemdi. Ekranda adı parlıyordu. O küçücük ışık, odanın bütün sıcaklığını bir anda söndürdü. Açmadım. Telefon sustu. Yeniden çaldı. Deniz’in kolları gevşedi. Bir adım geri çekildi. “Aç,” dedi. Açtım. Annemin ilk söylediği şey ismim oldu. Bana doğduğum gün verdikleri isim. O isim telefondan çıkıp tenime yapıştı. Omuzlarımı kapattı, göğsümü örttü, ellerimi yeniden yanlış durabilecekleri korkusuyla birbirine kenetledi. Birden çıplak olduğumu hissettim. Deniz’e baktım. Deniz, fark etti. Gözlerindeki sıcaklık yavaşça çekildi. Sular çekildikten sonra kıyıda kalan koyu iz gibi, yüzünde sessiz bir kırgınlık belirdi. Ve aramızdaki ilk duvar o gece yükseldi. Sonra saklamaya başladım. Deniz’in diş fırçasını annem geleceği zaman kaldırdım. Lavabonun kenarında bıraktığı birkaç damla suyu bile sildim. Fotoğrafları çevirdim. Mesajları sildim. Yastığın üzerindeki uzun saç tellerini topladım. Dolapta kalan kokusunu bastırmak için pencereleri açtım. Sokakta elini bıraktım. Tanıdık birini görünce yarım adım uzaklaştım. O yarım adım, zamanla aramızdaki bütün mesafeden daha uzun oldu.
Bir akşam Deniz durdu. Sokak lambasının altında yüzü solgun görünüyordu. Rüzgâr paltosunun eteklerini savuruyor, birkaç kuru yaprağı ayaklarımızın çevresinde döndürüyordu.
“Elimi neden bıraktın?”
“Biri görebilir.”
“Neyi?”
“Bizi.”
“Biz neyiz?”
İşte söyleyemedim.
Çünkü “biz”i tarif edebilmek için önce “ben”i tarif etmem gerekiyordu.
“Ben hazır değilim,” dedim.
“Neye?”
“Buna.”
Deniz’in yüzü değişti. Sanki sözüm yüzüne değmemiş, içinden geçip çok daha eski bir yaraya ulaşmıştı. Uzun süre sustu. Sonra hayatım boyunca unutamayacağım kadar sakin bir sesle: “Bana ‘bu’ deme,” dedi. Arkasını döndü. Kırmızı paltosu akşamın karanlığına karışana kadar baktım. Yağmur başlamıştı; fakat bu kez şehir değil, yalnızca Deniz uzaklaşıyordu. Peşinden gitmedim. Çünkü bazen korkaklık, insanın arkasından kapıyı çok sessiz kapatır.
*
Normal olmaya karar verdim. Normal. Ne güzel kelime. İnsanı boğarken bile kravatını düzgün bağlayan bir kelime. Ailemin istediği hayatı kurdum. Perdeleri birbirine benzeyen evlere gittim. İnsanların soru sormadığı kıyafetler giydim. Uygun insanlarla görüştüm. Uygun şeylere güldüm. Uygun yerlerde sustum. Bir süre sonra herkes rahatladı. Ben de rahatlamış gibi yaptım. Toplumun sizi nihayet kabul ettiğini nasıl anlarsınız, biliyor musunuz? Artık kimse size bakmaz. Görünmez olursunuz. Yıllarca görünmez yaşadım. Ta ki annem ölünceye kadar. Evi boşaltmak bana kaldı.
Çocukluğumun evine döndüğümde kapı, yıllardır açılmamış bir ağız gibi ağır ağır aralandı. İçeride naftalin, eski ahşap ve kapalı kalmış zamanın kokusu vardı. Perdelerin arasından süzülen ışıkta tozlar uçuşuyordu. Her bir tanesi, evde unutulmuş küçücük bir hatıra gibiydi. Her şey küçülmüştü. Koridor. Mutfak. Pencereler. Babamın koltuğu. Çocukken dev sandığımız şeylerin çoğu aslında büyük değildir. Biz küçüğüzdür.
Sonra koridorun sonundaki kapıyı gördüm: Beşinci oda. Kapının boyası yer yer dökülmüştü. Pirinç tokmağı kararmış, anahtar deliğinin çevresi sanki içeriden defalarca yoklanmış gibi aşınmıştı. Anahtar hâlâ dikiş kutusundaydı. İplik makaralarının, paslı iğnelerin ve yarım kalmış dantellerin altında duruyordu. Annemin parmakları yıllarca o kutuyu açmış, anahtarın üzerinden geçmiş; fakat onu hiçbir zaman bana vermemişti. Kapıyı açtım. İçerideki hava yüzüme çarptı. Odanın sessizliği, evin öteki odalarındaki sessizliğe benzemiyordu. Bu, konuşmayı unutmuş bir yerin sessizliğiydi. Ayna oradaydı. Üzerini beyaz bir çarşafla örtmüşlerdi. Karanlıkta, ayakta bekleyen kefenli bir bedene benziyordu. Çarşafı kaldırdım. Kumaş yere düşerken yılların tozu havalandı. Yüzüm yaşlanmıştı. Gözlerimin çevresinde çizgiler vardı. Saçlarımın arasında beyaz teller karanlık bir ormandan geçen ince yollar gibi uzanıyordu. Ağzımın kenarında söylemediğim sözlerin bıraktığı küçük çöküntüler birikmişti. Ama aynadaki kişi beni tanıdı. Gülümsedi. Ben gülümsemedim.
“Geç kaldım,” dedim. Dudakları kıpırdadı: “Neye?”, “Kendim olmaya.” Başını iki yana salladı. “Hâlâ anlamadın.”, “Neyi?”, “Kendin diye varacağın sabit bir yer yok.” Elimi cama koydum. O da koydu. Bu kez cam soğuk değildi. Avucumun altında hafifçe titreşiyor, sanki aynanın öte yanında başka bir kalp atıyordu. “Peki ben neyim?” Ayna sustu. “Kadın mıyım?” Sustu. “Erkek miyim?” Sustu. “İkisi miyim?” Sustu. “Hiçbiri miyim?” Yine sustu. Öfkelendim. “Bir cevap ver!”
Sesim duvarlara çarptı. Odanın köşelerinden çocukluğumdaki sesimle geri döndü. Aynadaki kişi ilk kez bana benzemekten vazgeçti. Yüzü suya düşmüş bir suret gibi dalgalandı. Önce çocukluğumdaki yüzüm oldu. Saçları sıkıca taranmış, ellerini yanlış tutmaktan korkan çocuk... Sonra gençliğim. Sonra Deniz’in yüzü. Sonra annemin. Sonra hiç tanımadığım yüzler. Kadın. Erkek. İkisi. Hiçbiri.
Hepsi. Yüzler birbirlerinin içinden geçiyor, hiçbiri ötekini yok etmiyordu. Sonunda ayna yeniden beni gösterdi; fakat bu kez yüzümün çevresinde bütün o yüzlerin gölgeleri vardı: “Bunlardan hangisi benim?” diye sordum. Ayna: “Neden yalnızca biri?” dedi. O anda arkamda annemin eski gardırobunu gördüm. Kapısını açtığımda menteşeler inledi. İçeride yıllarca kapalı kalmış kumaşların ağır kokusu vardı. Çocukluğumdan kalma birkaç eşya duruyordu: Bir gömlek. Bir oyuncak. Eski bir ayakkabı. Ve küçük bir kutu. Kutunun içinde doğum bilekliğim vardı. Üzerinde ismim. Beni dünyaya geldiğim anda tanımlayan ilk kelime. Bilekliği avucuma aldım. İncecikti. Bir bebeğin bileğini çevreleyecek kadar küçük; ama bir ömrü kuşatacak kadar güçlüydü. Yırtmadım. Yakmadım. Çünkü geçmişimi öldürmek istemiyordum. O çocuk, düşmanım değildi. Yalnızca kendisine verilen kelimelerle yaşamaya çalışmıştı. Bilekliği tekrar kutuya bıraktım. Kapağını kapatırken, içeride bir çocuk uykuya dalmış gibi hafifledim. Sonra aynaya döndüm.
“Bundan sonra bana ne diyecekler?” Ayna güldü: “Mutlaka bir şey diyecekler.”, “Peki ben ne diyeceğim?”, “İşte onu ilk kez sen seçebilirsin.”
Evden çıktım. Kapıyı kilitlemedim. Sokağın sonunda denizi gördüm. Deniz’i değil. Denizi. Gökyüzünün altında, ufka kadar uzanan koyu mavi bir soluk gibiydi. Güneş batarken suyun üzerine bakır renkli bir yol döşenmişti. Dalgalar kıyıya yaklaşıyor, kumların üzerinde ince bir köpük bırakıp geri çekiliyordu. Ne erkekti. Ne kadın. Ne doğru. Ne yanlış. Kıyıya vurduğunda biçimini kaybediyor, geri çekildiğinde yeniden biçimleniyordu.
Bir an Deniz’i düşündüm. Nerede olduğunu bilmiyordum. Kiminle olduğunu. Hangi ismi kullandığını. Hangi bedende uyandığını. Belki beni çoktan unutmuştu. Telefonumu çıkardım. Yıllardır silmediğim numarasını buldum. Yazdım: “Sana ‘bu’ dediğim için özür dilerim.” Uzun süre ekrana baktım. Sonra ikinci cümleyi yazdım. “Kendime de öyle demişim.” Gönderdim. Cevap gelmedi. Gelmesi de gerekmiyordu. Yürümeye başladım. Sahilde çocuklar oynuyordu. Islak kum ayaklarının altında çöküyor, kahkahaları rüzgârın içinde dağılıyordu. Bir çocuk diğerine seslendi: “Sen kız mısın, erkek misin?” Öteki çocuk omuzlarını kaldırdı: “Ben Ekin’im.” Koşup gitti. Gülümsedim. Belki bütün felsefeyi bir çocuk bozmuştu. Akşam eve dönerken bir mağazanın vitrininde kendimi gördüm. Neon ışıkların arasında yüzüm bir an belirdi. Eskiden olsaydı durur, omuzlarımı düzeltir, ellerimi nereye koyduğuma bakardım. Durmadım. İlk kez aynaya ihtiyacım yoktu. Yürüdüm. Ellerim yanlarımdaydı. Kimsenin öğrettiği biçimde tutmuyordum onları.
Bir süre sonra telefonum titredi. Deniz’den tek cümle gelmişti: “Hâlâ kıyıda mısın?” Arkamda çocukluğumun evi. Önümde deniz. İkisinin arasında ben. Uzun süre düşündüm. Sonra yazdım: “Hayır. Artık yüzüyorum.” Telefonu cebime koydum. Denize doğru yürüdüm. O gece kendime yeni bir isim vermedim. Çünkü sonunda anlamıştım: İnsan bazen özgürleşmek için başka bir isme ihtiyaç duymaz. Bazen yalnızca kendisine verilmiş bütün isimlerin arasından geçmesi gerekir. Su önce ayak bileklerime, sonra dizlerime değdi. Soğuktu; ama ürpermedim. Kum ayaklarımın altından çekildikçe dengemi kaybediyor, her dalgayla yeniden buluyordum. Deniz geldi. Çekildi. Yeniden geldi. Her gelişinde başka biçimde. Her çekilişinde aynı deniz. Ve o anda çocukluğumun evindeki beşinci odanın neden yıllarca kilitli tutulduğunu anladım. İlk dört oda başkalarının bana ayırdığı yerlerdi. Beşincisi ise hiçbir yere ait değildi. Beşinci oda bendim. Bedenim de. Ne birinci. Ne ikinci. Ne karşı taraf. Ne bu taraf. Beşinci beden. Ve ilk kez, içine girmek için kimseden anahtar istemedim.
