Haydar Ergülen: Şiir; Suç ve Ceza

Türkçede, suç ve... diye başlayan bir cümlenin, konuşmanın devamı, şimdi de öyledir ama, 2-3 kuşak öncesine kadar, ceza diye gelirdi. Suç ve ceza, evrensel adaletin kaçınılmaz neden-sonuç ilişkisi olduğu için mi, yoksa suç işleyen cezasını çekmeli diye bir insanlık yasası sürüp geldiğinden mi ve dünyanın en ünlü romancılarından, Miguel de Unamuno’nun kavramını ödünç alarak, “mistik anarşist”, Dostoyevski’nin en ünlü yapıtı da insanın bu en temel sorusu, sorunu, çıkmazı üzerine kurulu Suç ve Ceza olduğundan mı?

Suç deyince akla ilk elden kriminal sözcüğü ya da kavramının gelmesi ne tuhaf. Oysa suç, kriminal oluncaya dek, felsefi, edebi, poetik, psikolojik, pedagojik, mitolojik ve bunun gibi daha pek çok şey olabilir. Bir varoluş biçimi, yaşam enerjisi, anlam üretimi ya da Carl Gustav Jung’un sadece biyolojik değil psikolojik bir gerçeklik de olduğunu belirttiği anima (her erkeğin bilinçdışında var olan dişil yön) ve animus (her kadının bilinçdışında var olan eril yön) gibi, her insanda sonucuyla birlikte hissedilen, yaşayan ikili yapı. Daha doğrusu iki yönlü bir durum.

İnsanın kişisel ve toplumsal olarak sürekli bir “suçluluk hali”ni yaşaması ve bunun karşılığında da “ceza duygusu”nu hissetmesi, belki de varoluşumuzun kaynağındaki temel edimdir. Bir bakıma, ölüm olmasaydı, sanatın, edebiyatın, şiirin olmayacağı düşüncesiyle akraba bir etkinlik. Kendimizi sürekli suçlu hissetmek, giderek bunun bir gerçekliğe bürünmesi. Yaygınlaşması, toplumsal bir nitelik kazanması. Nitelik kazanması dediysem, nitelik ve kazanmaktan hareketle sanki olumluyormuşum gibi anlaşılmasın, hal alması demek istiyorum. Nitelik kazanmak da tesadüfen söylenmiş değil ama. Bilhassa (ve neredeyse) edebiyatın kuruluş felsefesi gibi duruyor bu iki sözcük: Suç ve ceza. Bir de alıcı gözle bakınız dememe de gerek yok, zira dediğim gibi insanın yaradılışı ve bunun Heidegger anlamda “dünyaya atılmak” biçiminde dile getirilişi, hepsi varlığı bir “suç mahalli” olarak konumluyor adeta. Öyleyse dünya da bir “ceza” evi.

Komik ama, değil, birden aklıma Oktay Akbal’ın Suçumuz İnsan Olmak romanı geliyor. Suçumuz... diye başlayan kalıp ne kadar yaygındır Türkçede. Suçumuz sevmek, suçumuz iyilik yapmak, suçumuz acımak, suçumuz yardım etmek, suçumuz dünyaya gelmek... Suçun ortağı ya da suç ortağı hep iyi şeyler yani. İnsan, sevmek, iyilik, acımak, yardım, dünyaya gelmek... Hemen tüm iyi şeylerin suçla özdeşleştirilmesi ilginç ya da garip değil mi? Bir de belki herkese, yukarda sıraladıklarım kadar iyi gelmeyecek, çoğunluğu ilgilendirmeyecek güzel suçlar da var, yazı yazmak, düşünmek, konuşmak, söylemek, şiir yazmak gibi... “Güzel suç” deyince Ergin Günçe’nin son şiiri “Yadigarın sonlarındaki güzel suçlar işledin bir tarih oldun dizesi gelir aklıma.

O dize gelince de say ki şenlik olur. Bir şey hem suç hem ceza olur mu, adı da “güzel suç” konur mu? Cezasını kendi veren suç. Suç ve cezanın da bir diyalektiği varsa, o da şiir olmalı. Çünkü hem işlenen suçun kendisi hem de cezasını ödeyen kendisi. Cezalandırılmak için suç işleyen biri gibi. Suçu baştan çıkartma sanatı, eylemi, fiili.

En çok da Edip Cansever’in şiirinde karşımıza çıkıyor bu sarmal ikili ya da şiirin diyalektiği. Onun şiiri suçlu olduğunu baştan kabullenmiş, şiir kişileri de doğuştan suçlu, deyim yerindeyse (ki değil) “arıza” tiplerdir. “Arıza” nitelemesi tabii doğru değil, bu onların doğal hali çünkü. Onlar doğuştan ve haliyle, “doğal suçlu”. Yalnızca Edip Cansever şiiri için düşünmüyorum bunu, pek çok iyi şair için de geçerli bir hal. Şiirin kendisine içkin bir durum. Şiir sanki insanın suçlu olduğunu baştan kabul edip bu kabule göre pozisyon almanın sanatı, işi, etkinliği, biçimi. Bir savunma sanatı. Savunmadan muradım şiirin hayatı, insanı, tabiatı, çocukluğu, gökyüzünü, suları, eski hayatı, kadim olanı, iyi olanı, masumiyeti savunması, kol kanat germesi, koruması değil yalnızca, hepsinden önce kendini savunması.

Şiir okuduğum ilk yıllarda fark ettiğim bu durum, yarım yüzyıl geçti, hiç değişmedi. Sonra şiir yazmaya başladım, o zaman daha da farkına vardım ki şiir ne sanat için ne toplum için ne şiir için ne aşk için, öncelikle savunma içindir. Çünkü şiir ezeli ve ebedi suçludur. Kendini suçlu hissedenler içindir ve o da öyle hisseder. Şiirin dünyayla bu denli uğraşmasının, dünyayla derdinin bitmemesinin temelinde sanırım bu duygu yatar. Büyük bir yargılanma, büyük ve sonsuz ve hiç sonuca ulaşmayacak.

Şiirsel adalet: Hiçbir zaman olmayacak. Adaletsiz bir çağda, adaletsiz bir dünyada ve bırakın adaleti, duygusunun esamesinin okunmadığı bir ülkede, şiirin de kendini hep suçlu hissetmesi, hep savunma makamında olması kadar anlaşılabilir başka bir şey var mıdır?

Belki şairlerin bu kadar kavgacı, hırçın olmasının nedenlerinden biri de budur, hep savunma için yazmaları. Sadece yazdıklarını değil, daha da öncesi yaptıklarını savunmak zorunda kalmaları, kendilerini buna zorunlu hissetmeleri. Bir şarkı geliyor aklıma, “Bir günah gibi/özledim seni, şarkı da tuhaf, “günahı özlemek”ten söz ediyor, tövbe tövbe! Ama yine de tuhaf bir biçimde, şiir için yukardan beri öne sürdüğüm şeylere benziyor. Şarkı günahtan söz ediyor, şiirse bir suç olarak var oluyor, yazılıyor. Belki de şairlerin sürekli yazmaları da bundan. Bir tür “günah çıkarma” eylemi. Ama burada unutulmaması gereken bir şey var, şairler bu eylemi, savunma, günah çıkarma, her neyse, yalnızca kendileri için yapmıyorlar, nedense dünyanın bu halinden, insanın vaziyetinden, toplumun kötülüğünden onlar sorumluymuş gibi, bir bakıma onları savunmak için yazıyorlar. Belki de gerçekten onlar sorumludur, kim bilebilir? Bu kadar çok şair, bunca iyi şair buna inanıyor ve şiir yazıyorsa bunun doğru olmadığını kim söyleyebilir?

Evet, şiir bir suçtan doğuyor, hiç geçmeyecek, bitmeyecek, ortadan kalkmayacak bir suçtan ve o suçu doğuranlar, yaratanlar da cezayı üstlenerek şiir yazıyorlar.

Suç ve ceza. Şiirin yaradılışı ve yayılışı. Tuhaf diyalektik. Bir şeyin hem suç hem de ceza olması, ama olması. Aşk ya da özlem bir günah gibiyse, şiir de bir suç ve ceza gibi.

Allah affetsin!

24/02/2026
27