Hatice Karabacak: Sahipli
Elimin ortasına kızılca bir yangın bıraktılar top top, gittikçe yeşilden kan kırmızıya çalacak. Yaşlı zebani tumturaklı ağıt yakıyor ortadaki kurbana, kuyularından çıkan bezgin yardakçılar hep bir ağızdan eşlik ediyorlar buna. Yangın içime işlesin diye gök basmadan yakıyı basıverdi bir yeniyetme, ak tenime. Üstüne buz gibi sarı lirayı tıslayarak peşin bırakıyor başı bağlı kaynanam. Damgam da vardı artık rahat eder soysuz babam. Sahibim yanımda; yılışık, bir kurdun aç gözlüğüyle bakıyor sınırlarıma. Kaçak dövüşmekten sıkılmış, arsız, salyalarını boşaltıverecek gibi sapsarı dişlerinden akıyor arzuları.
Aldan bir ağ çektiler üzerime, hepsi av peşinde birer avcı. Etrafımı sarıp bir punduna getirme derdindeler. Etime değil incilerime talipler. El âleme karşı ne derler? İlk önce başını öne eğmeli, gözden yumuşakça yaşlar dökmeli ama hıçkırık yersiz; eldeki mendil kirpiklere değdirilmeli belli belirsiz ki âdet yerini bulsun. Ha, desinler demek ki kızın anasının evinde rahatı yerindeymiş, sırıtmıyor. İşte bütün görevimiz bu değil mi? Anadolu denen bu kapısız handaki herhangi bir yuvaktaki mevcudiyetimizin sebebi? El için büyütülmek, emanet ama hep verimkâr... Çok beklerler. İnat değil mi, göstermeyeceğim onlara.
Varsın, ağlamadı desinler. Ama gülmedim de.
Tepemde sarı, titrek ve korkak aydınlık, yel vurdukça sallanıyor. O da çiftetelliye eşlik edecek gücü yetse. Ortada salınıyor dalkavuk sinekler. “Haydi hoppa,” diyor ölü evinin yasçısı düğün evinin tefçisi. Gerdan kırıyor tazecikler karşılıklı. Hepsi sevinçli. El çırpıyor oynamayan...
Sağ başımda sağdıcım, “Naz etme be Cemile, dönüver bir iki,” diyor.
Sahibim şaşı gözleriyle, “hee ya” dercesine kafasını sallıyor.
Kalkıyorum, koluma giriveriyor, güveyliğin şanındandır; bir eli yerden deli gömleğimin eteklerini topluyor.
Altımdaki toprak kavruk, kabuklu, çatlamaya hazır; bağrını açmış bir yağmur bekliyor. Karşımda sırıtıyor; nasırlı, iki kaşık şık şık ediyor, omuzları da buna tempo tutuyor. Ben mi? Benden habersiz kalkıyor kollarım, başımla bir alem de dönüyor. İçine alıyor, yutuverecek benliğimi sarsak toprak. Bir tur daha dönerken ileride biri ilişiyor gözüme, maskaramdan ağır yükü bırakıveriyor kirpiğimin ucuna. Tanıdım onu. Kavilleşmiştik, kirazlara aklar düşünce gidecektik buradan, şimdi bayrağım asılı hanemizin bir yakasına; üstünde alaca, diri elma.
Küskün bakıyor kan oturmuş yeşil gözleri. Yine yana taramış perçemini. Üzerine ateşten kara gömleği geçirmiş.
Ölen kim?
Sevmiştim onu; canımın kuytusuna saklamıştım. Tan vakitlerinde söyleştik biz iki yetim serçe, bakir bir dal altında. Ova koynuna alıverdi bizi, demedi sırrımızı yamaçta dönen saksağanlara. İki nehir akardı baktığında içimin denizine; soğuk suları ılık sularıma kavuşurdu. Dinlenirdi kıyılarımda ama göze alamadı boğulmayı.
İşte, boynumda altından ilmekler şıngır şıngır ediyor ben döndükçe. Çeyizimi dün iki göz, kirli, sarı badanalı tabuta serdiler. Gözlerimiz bir an birbirine değiyor; yel bırakıveriyor onun bağrına yaşlarımı. Bu yel çok arsız, yerli yersiz başını uzatıp göğüs kafesimin ortasına çörekleniveriyor.
Acep oyuna katılır mı ki?
Ne de olsa tertibinin kına gecesi. Hem köylüsü değil mi? Bugün bize yarın ona.
