Gizem Pınar Karaboğa: Rüzgârlı Köşe - Kuş Gözü
Ağrı’da, Diyadin’de bir güvercinsin. Kaya güvercini; gerdanın alaca. Yüksek gerilim direğine kanadın sıkışıp kalmış. Senin varın yoğun kanadın. Memleketin gökyüzü. Ama işte güneşin alnında öyle garip, mahzun kalmışsın yaban ellerde tutsak... Sonra bir genç geliyor, çocuk daha, on yedisinde var yok. Başını kaldırmış, elini gözlerine siper etmiş sana bakıyor. Sen bekliyorsun, o bekliyor. Koyunlarını köpeğine emanet edip tırmanıyor direğe. Ödün kopuyor sana yaklaştıkça. O kocaman; sen ayaklarından bile küçüksün onun. Sana uzanıyor. Sana insanca bir şeyler söylüyor. Kelimelerinden değil, bakışındaki kuş tedirginliğinden anlıyorsun: Kurtarmak istiyor seni. İkiniz de kanat kola, kol kanada çırpınıyorsunuz. Başarıyorsun sonunda. Kanadını gövdene çarptığın gibi yükseliyorsun. Kendi dilince; rüzgârca, mavice bir şeyler söylemek istiyorsun çobana. O ise kendi memleketine; yeryüzüne çakılmış. Çocuk daha; on yedisinde var yok. Seni kurtarmaya çalışırken o kendi kanatlarından olmuş. Kollarını kaybetmiş… Uçup gidiyorsun işte böyle bir dünya kederi ve sevinciyle. İnsana olan hayretin ve inancınla!
Derelerden tepelerden geçiyorsun. Ormanlara, kentlere bakıyorsun. Şehrin elektrik direklerine konmuş, senin gibi kaya güvercinlerine... Sokaklarda dolaşan, başı okşanan kedilere, köpeklere... Mahallelerin üzerinden geçiyorsun, su kaplarına karıştırılan zehri görüyorsun. Oracıkta ölüyor bir köpek, güneşin alnında, dili dışarıda. Gagan kupkuru, açık. Yükseliyor, yükseliyorsun. Göğünün kokusu kıpkızıl bir yere varıyorsun. Hayvanat bahçelerinden birinin üzerindesin. Kendini, kapatıldığı havuzun duvarlarına vuruyor bir balina. Yeniden ve yeniden… Küçücük havuz, dev gibi balina… Kursağında biriken acı suyla, kanadını yüreğine vura çarpa uçup gidiyorsun.
Göller üzerinde süzülüyorsun. Gölde küçük tekne, teknede bir adam, ağzında açık sarı bir türkü, arkadaşıyla söyleşiyor. Dostu bir leylek. Leyleğe insanca, kuş beyazı şeyler söylüyor, doyuruyor onu. Tüylerin ısınıyor. Rüzgârın ıslığını kanadına koyup uçuyor, uçuyorsun. Kentin birinin göğündesin. Bulutların altında caddede bir adam, kadına silah doğrultmuş. Silah büyük bir gürültü çıkarıyor, bağırıyorsun, ne kuşça ne insanca; bağırıyorsun, yere düşüyor kadın. Yüreğin ağzından tohum tanesi gibi fırlayacak...
Kendini çarptığın apartmanın balkonunda uyanıyorsun. Kanatların sönmüş, gözlerin ardına kadar kapkara açık. Yerde, baş ucunda ufalanmış ekmek içi buluyorsun. Suyla ıslatılmış. Bir anne ve çocuk perdenin ardından seni izliyorlar; papatya beyazı ve arpa sarısı bir his yalazlanıyor içinde. Yeniden can yürüyor kanatlarına. Yükseliyorsun.
Tepeleri aşıp yeşilliğe varıyorsun. Kocaman makineler var, ağaçları tuttuğu gibi köklerini salkım saçak çekip deviriyorlar. İnsanlar bağırıyor makinelere, kızıyorlar onlara. Hiç ağaç sökülür mü? Yeryüzünün dişlerini söküyor makineler. Makinenin içinde insanlar, ağaçların dallarında kuş yavruları…
Göğün başka bir mavisinde başka küçük makineler... Yanlarında uçuyorsun, ne ufaklar! Hem küçücük pervaneleri var. Birden üç tane, beş tane, onlarca oluyorlar, aralarından kaçıyorsun. Göç eden bir kuş sürüsü mü? Ansızın yeryüzünü delik deşik ediyorlar. Evleri, yolları, arabaları, insanları, hayvanları, bitkileri her şeyi, her şeyi delik deşik ediyorlar. Koskoca bir oyuk açıyorlar şehrin göbeğine. Tüylerini yitiriyorsun korkudan. Göğü, delirmiş senin gibi kuşlar dolduruyor. Birbirinize çarpa çarpa, kanadınız gaganıza geçerek... Bazılarınız karmakarışık, yere saplanıyor. Kanatlar, kollar, taşlar, kopan bacaklar, kan, tüy oyukta birikiyor. Çığlıklar boğuklaşıyor, duyamıyorsun artık. Toprağın tozun arasında, duymadan görmeden uçuyorsun. Gidiyorsun, uçup geçiyorsun.
Sularda durmalısın biraz. Denizin genişliği, hem dalganın ferah yükselişi... Debelenen bir deniz kaplumbağası görüyorsun dalgalar arasında batıp çıkan. Bacağında uzunca bir ip... Küçük bir tekne yanaşıyor kaplumbağanın yanına. İnsanlar ellerini gözlerine siper edip bakıyorlar. Uzanıp yakalıyorlar ipi. İpin ucunda bir kaldırım taşı... Kaplumbağayı çözüp suya bırakıyorlar. Ardında bıraktığı korkunun batak yeşilini görüyorsun.
Kıyıya... kıyıya kanat çırpıyosun. Bir tarafta lacivert formalı insanlar var, bir tarafta alaca bulacalılar... Renkliler insanca bir şeyler söylüyor, karanfiller uzatıyorlar. Lacivertler, koca makineleriyle gaz püskürtüyorlar onlara. İnsanlar acıyla kaçışıyor. Gözlerin yanıyor, ciğerin dumanlanıyor. Alacalı insanlarla birlikte kaçışıyorsun sen de. İçlerinden biri tutuveriyor seni, el sabunu gibi avucunun içine alıp tişörtüne saklıyor koşarken. İnsan göbeğinin teri sırtına değiyor. Yürekleriniz bir çarpıyor. Düze çıkınca soluklanıp gaganı gazlı bezle siliyor. Kocaman kahverengi gözlerinde masmavi bir ışık parlıyor. Ay çekirdeklerini dişleriyle kırıp içlerini yediriyor sana. Tupturuncu hissediyorsun. İlkbahar gibi ışıyor için. Seni göğüne geri salıyor.
Ne kadar süre kanat çırptığını bilmiyorsun. Dağların ardına varıp düzlüğe çıkmışsın. Ardında bir patlama duyuyorsun. Hemen arkasından da kızıl kara bir acı... Kanadın kırılıveriyor, çime düşüyorsun. Postallı adamlar geliyor yanına. Seni ayağından tutup şöyle bir kaldırıp geri bırakıyorlar. Bir kez daha yere çarpıyorsun. Tüfeklerini omuzlarına asıp gittiklerini görüyorsun. Kaya güvercinlerini avlamak serbest. Çoban genci hatırlıyorsun; daha çocuk, on yedisinde var yok.
*Çoban Ramazan Taşdemir
* Kiska (2021, Kanada) hayvanat bahçesindeki orka
*Leylek Yaren
* Deniz Poyraz, Rojin Kabaiş ve tüm kadın cinayetleri
*Akbelen ve tüm orman savunucuları
* Gezi Parkı’na selamla tüm direnişler
