Gizem Pınar Karaboğa: Rüzgârlı Köşe - Fata Morgana
Benim bir yeşil çantam vardır, çekçekli. Onunla gezmesini pek severim. İçine hem yazlık bluzlar hem de kalın tüylü kazaklar doldururum ki, bir an içim gitmeler çekerse çekçekli çantamı çektiğim gibi istediğim mevsime alıp başımı gideyim.
Yine bir gün yanımdan geçen hızlı trenin rüzgârı aklıma esti, Bostancı’dan atlayıverip bir vagona, Eskişehir’e vardım da dostlar şaşmadı: “Es!-erekli” diyorlar sanırım bana. Es es es!kişehir’de Porsuk boyu adımlamayı severim herkes gibi. Bu masala çıkan sokakların birinde on bir ay çiçeği renkli binanın ikinci katında ahşap kokan bir kafe vardır; orada salep içtim de döndüm Kadıköy’üme.
Çektim çantamı rıhtıma. Yeliz çiçeklerinin başındaydı yine, çiçeklerden biri de kulağının arkasına kıvrılmış, başında. Dev yoğurt kabını ters çevirdi, oturak yaptı bana. Midyeci hemşerim Musti çayları kaptı geldi, simitçi İlhan da içine çikolata ezmesi sürüp simit bölüştürdü bize. Zippo sıçradığı gibi kucağıma yerleşti, tırnaklayıp yaladı özleminden. Her şey bildiğimiz gibi: Martısı da bol, telaşesi de Kadıköy rıhtımın. Denizde tapındığım gemiler, içleri dilekler dolu- umutlar- heyecanlar... Yıkılışlar da dolu, hasretlik de... Ama onlardan bahsetmeyi sevmeyiz. Gerekirse, “Bir kadeh daha!” deriz akşamına Arto’yla. İşte o da geliyor; tam zibidi. Benim gibi değil o; çanta filan taşımaz, hürdür. Elini kolunu sallaya sallaya yürür. Bana da takılır, “Ne çektin be!” diye, ben de adisyonu ona yıkıp tüyerim. Bir tabure çekip ilişti, çayını alırken havadisi patlattı:
“Duydunuz mu, benim komşu lotoyu tutturmuş.”
“Kim, yan binadaki hergele mi?”
Başını salladı Arto. Çayını yudumladı:
“Erdem Bey. Parayı bulunca erdemlerini yitirmiş yalnız; karısını koymuş kapıya, mavi tura çıkıyormuş.”
Hepimiz çaylarımızı diktik başımıza. Baktım herkesin sisli bakışında bir ışık sızıntısı! Ben de katıldım onlara: Para... Bir valiz dolusu! Öyle ya bir valiz almak gerekirdi evvela. Çekçekli bir valiz. Çektiğim gibi Dünya’nın bir yerine sürerdim, dostlar kalır mı, onları da sürüklerdim. Yeliz’e bahçesinden çiçekler taşan bir ev, Musti’ye bir yelken, İlhan’a Simit Yuvası diye bir mekân açmalı, Arto’ya bir meyhane! Tüm hesapları ben öderdim. Her sabah kahvaltıda masamızda çiçekler, simitler, akşamına midye dolma, lakerda, (havyar da tadardık), birkaç büyük rakı. Dönerdik Dünya’yı, yer içer gezer yüzer, e daha ne olsun artık, “Çek bakalım bizi Kadıköy’üme,” derdim arabacıya. Yorulmuşum. Çöktüm oturdum yoğurt kabımın üstüne. Denize baktım, şamatacı martılara, insanlara baktım, dostlarımın aydınlık yüzlerine ve Zippo’ya. Onu unutmadığımı biliyordu, ağzında hala paketlerce yaş mamamın tadı, yalanıyordu parmaklarımı dişleyerek.
Arto dut gibi sarhoştu yine, Yeliz nar çiçeği olmuştu, Musti’de bir rüzgâr sevinci, İlhan simit arabasına baktı, “Evim evim güzel evim,” dedi iç çekerek. Belli ki Simit Yuvası’nı da eşe dosta böle böle batırmıştı. Gülümsedik birbirimize.
