Füsun Uzunoğlu: Kesişmeler
Galata
Kahve dükkânının penceresinden Galata Kulesi’nin silueti görünüyordu. Her sabah aynı saatte buraya gelir, köşedeki masaya oturur, dizüstü bilgisayarımı açar, yazmaya çalışırdım. Gazeteciyim desem de aslında henüz ciddiye alınacak bir makalemi yayınlatamamıştım. Ailemin bundan haberi yoktu tabii. Zaten onlara kalsa bir genç kız tıpkı anneannelerimiz gibi piyano dersleri ve Fransızca öğretmeniyle günlerini geçirirdi.
Benim istediğim farklı bir yaşamdı. Kurallardan, beklenenden, “genç bir hanımefendiye yakışandan” uzak bir yaşam.
O sırada Can selam vererek yanımdan geçti, uzun boylu, koyu kahverengi saçları her zamanki gibi hafif dağınık, üzerinde vintage deri ceketi... Tezgâhın arkasına geçti, önlüğünü bağladı. Kahve dükkânının sahibiydi, benimle göz göze geldikçe tüm müşterilere yaptığı gibi gülümserdi. Ve ben her seferinde onu ilk kez görüyormuş gibi heyecanlanırdım.
“Günaydın,” dedi bana doğru bakarken. Sesi yumuşaktı.
“Günaydın,” dedim. Hemen bilgisayar ekranına döndüm. Aptal gibi davranıyorsun dedim içimden. Zaten olanaksız. Sen kimsin, o kim? Senin ailenle onun dünyası asla kesişemez.
Kahvemi içerken, yazamıyordum. Kelimeler gelmiyor, düşüncelerim dağılıyordu. Can dükkânda bir şeyler düzenlerken, arka duvardaki çerçeveli fotoğrafın önünde durdu. Siyah beyaz bir fotoğraftı. Uzun boylu, beyaz saçlı, ciddi bakışlı bir adam. Üzerinde zarif bir frak, ellerinde beyaz eldivenler.
“Kahven soğudu,” dedi, yanıma gelirken. “Yenisini getireyim.”
“Teşekkür ederim,” dedim. Sonra cesaretimi topladım. “O fotoğraf... Arka duvardaki. Kim o?”
Döndü, fotoğrafa baktı. Yüzünde garip bir ifade belirdi.
“Dedem. Simon,” dedi. “Bu dükkân eskiden büyük dedemin, sonra dedemin oldu. Şimdi de benim.” Duraksadı. “Dedem tuhaf hikâyeler anlatırdı. Avrupa’daki eski şatolarda çalıştığından, o zamanlar gördüğü garip şeylerden, bir uşak olarak hizmet verdiği asil ailelerden. Ama kimse inanmazdı. Herkes onun hayal kurduğunu düşünürdü.”
İçimde bir şey titredi. Şato. Avrupa. Simon.
Neredeyse fısıltıyla sordum: “Benim ailem de İkinci Dünya Savaşı’nda Polonya’dan gelmiş, kalmış. Orada bizim de çok eskiden, Hitler’den önce şatomuz varmış.” Bir an durdum. “Hangi şatolardan söz etti?”
“Bilmiyorum tam olarak. Ama bazı defterler varmış. Garip sembollerle dolu. Ailem onları kaybetti ya da sakladı, emin değilim.” Bana baktı. “Neden sordun?”
Kalbim çarpıyordu. “Ben... tarihi hikâyelerle ilgileniyorum.”
O gece, Nişantaşı’ndaki evimizin kütüphanesinde oturuyordum. Annem salonda piyano çalıyordu, babam kendi çalışma odasındaydı. Ben ise büyükannemin eski sandığını karıştırıyordum. Yıllar önce, küçükken, büyükannem bana öyküler anlatırdı. Bir şato, bir arkadaşı, Simon adında bir uşak...
Buldum. Eski, soluk, sararmış bir defter. Sayfaları garip işaretlerle dolu. Kopmuş bir kâğıt parçası düştü arasından. Üzerinde bir daire, içinde bilmediğim bir işaret. Altında tek kelime: “gece”. Kalbim çarpıyordu. Büyükannemin sesi geldi kulaklarıma, o eski, uzun masalları. Uzaklara dalarak anlattığı masallar…
Orta Avrupa, Yıllar Önce
Sütlü Çay ve Kek
Çocukluk anılarımda bir şato var. Silik, bulanık. Orta Avrupa’da bir yerlerde olmalı. Ama o şatoya kıvrılarak çıkan yol, yüksek duvarlar, kuzeye bakan taraftaki hafifçe yosun tutmuş açık kahve rengi taşlar, diğer yönlerde güneşin kuvars kristallerden gelen yansımaları, yüksek taş merdivenlerden şatonun girişine hoplaya zıplaya çıkışımız halâ aklımda. Her yer yemyeşil çayırlarla kaplıydı, gökyüzü ise yoğun mavi. Havanın tertemiz serinliğini de duyumsuyorum. Rüzgâr, mevsimin o zamanlarında hafif olurdu. Annemin ve Charlotte’un omzumuza sardığı şallarla dışarıda oynardık. Ama ille dışarıda. Her nedense. Konuşacak o kadar çok şeyi nasıl bulurduk, kayıplara karışacak kadar sonsuz enerjiyle koşmaya nasıl dayanırdık, bulutlara nasıl özlemle bakar, yıldızları seyretmek için de geceleri nasıl iple çekerek beklerdik... Çocuktuk en sonunda.
Annemle Charlotte’un sıkı kuralları vardı. Tam genç kız olmasak da genç kızlığın eşiğindeydik. Akıllı uslu olmamız beklenirdi bizden. Ama biz mutlaka bir gedik bulurduk bu kurallarda. Akıllı uslu olmak çok iyi bir şey değildi zaten. Sofraya otururken sandalyenin çekilmesini bekle, önce dışta duran kaşıkla başla, çatalı sol elinde tut, peçeteni hafifçe sallayarak aç ve dizine yerleştir, servis edilirken sabırla, nezaketle bekle, yüzünde hafif bir gülümseme olsun. Bu arada açlığını kimse dikkate almasın. Zaten bir leydi hemen en sevdiği yemeğe saldırmaz. Yemeklerin bir sırası vardır. Üstelik daha da büyürsen yanındakilerle ya da masanın karşısındakilerle anlamlı bakışmalar, baş çevirmeler, iğneli sözler ya da sembolik göndermeler bu yemek zamanına eklenecektir. Öff. Sıkıcı. Çok sıkıcı.
Alt kattaki mutfak bölümüne inmemize izin verilmezdi. Orası leydilere göre değildi. Asaletimize yakışmazdı. Hem zaten çalışanların konuşma şekilleri, kullandıkları kelimeler, hepsi farklıydı. Bizim kelime dağarcığımıza ulaşmaları olanaksızdı. Piyano çalmazlardı. Nota da bilmezlerdi. Üstelik zarif ve ince değildiler. Kat kat dantelli saten elbiselerimizi merdivenlerde sürüklerken mutfak gibi tehlikeli alanlar tek kelimeyle yasaktı. Yine de bir gün mutfağa bakmaya ve orada ne olup bittiğini görmeye karar verdik. Bu işe kimseyi karıştırmayacaktık. Bir yerlerde erkek kıyafetleri olsa... Bir yol bulmalı, o zararlı kelimeleri, önümüze gelen harika yemeklerin nasıl yapıldığını, ayrıca oranın neden yasak olduğunu anlamalıydık.
O akşamüstü de Charlotte’un duvarları çınlatan sesiyle akşam çayımız için çağrıldık. Kırları ve çiçekleri bırakmak zordu ama işte bilirsiniz. Kurallar. Yine de bu iple çektiğimiz bir zamandı. Şatonun bahçeye bakan salonlarından birinde her şey hazırdı. Yuvarlak masanın üzerine açık yeşil brokar masa örtüsü, onun da üzerinde ince el işi danteller serilmişti, sehpanın tam ortasında beyaz ve pembe güllerle dolu kocaman bir cam vazo vardı. Açık mavi kadife kaplı oymalı sandalyelerimize kurulup efsane uşağımızı beklemeye başladık. Simon uzun boylu, ciddi, beyaz saçlı, her zaman nazik, düzenliydi. Siyah frak giyerdi, bembeyaz uzun eldivenleri vardı. Serviste hiçbir aksaklığa yer vermezdi. Bizim yaramazlıklarımıza belli belirsiz bir gülümsemeyle bakar, ama tepkisi bu kadarla kalırdı. Şakalaşırken bir şeyleri üzerimize döküp fincanları devirdiğimizde asla kontrolu kaybetmez, hemen elbiselerimizi temizlememiz için ya da masayı kurulamak için devreye girerdi. Çok severdik onu. Ama içten içe merak ederdik. Bizim dışımızda bir yaşantısı var mıydı, üzüldüğü ya da sevindiği şeyler nelerdi, hiç hastalanmaz mıydı, buna benzer çocukça şeyler. Konuşmasa bile onun da bizi sevdiğini, kolladığını bilirdik. Ne zaman bir şey istesek, sihirli değneği ya da şişe cini varmış gibi o anda karşımızda bitiverirdi.
Simon gümüş tepsinin üzerine özenle dizilmiş porselen çaydanlık, süt ve kekle geldi. Önce çaylarımızı çocukluğumuzdan beri kullandığımız ince porselen fincanlara koydu. İkimizin fincanları da üzerinde doğduğumuz ayı simgeleyen çiçeklerle süslüydü. Sonra çayımıza biraz süt ekledi, fırından az önce çıkmış vişneli vanilyalı kekimizi dilimleyip altın yaldızlı porselen tabaklara yerleştirdi. Hiçbirimiz acele etmiyor, bu güzelliğin tadını damla damla çıkartıyorduk. Fakat bu çay saati farklı olacaktı.
“Simon, sen hiç evlenmedin mi?”
“Gençlik yıllarımdan beri buradayım leydim.”
“Peki kimseyi beğenmedin mi?”
Simon gülümsedi. Biraz duraksadı, sonra bizimle derin bir bağı varmış gibi, kalbimizi titreten bir bakışla, “Bunu başka bir gün anlatırım leydim,” dedi. Büyük bir sırrı paylaşır gibiydi. Gözlerinde yanıp sönen ışığı yakalamıştım.
Yakınlaşma çalışmalarımız gülümsemelerle, bakışlarla sürdü. Sonra bir gün cesaretlenip sorduk.
“Simon, mutfakta neler var? Çok merak ediyoruz.”
Tereddüt ederek, “Sizin ilginizi çekecek bir şey yok leydim,” dedi. Sustu.
“Peki neden oraya girmemize izin vermiyorlar?”
“Leydilerin yapacak ve öğrenecek başka işleri var, belki de onun için. Ayrıca orada tehlikeli şeyler olabilir. Zarar görmenizi istemezler.”
“Ama oradaki aşçılarla yamaklarına hiçbir şey olmuyor. Üstelik onları tanımak bizim için iyi olmaz mı?”
“Bu evde kurallar var ve hepimiz bunlara uyuyoruz leydim. Yoksa büyük karışıklık olur. Ama bir gün dinlenme saatimle sizin dinlenme saatiniz uyuşursa, size bir şeyler anlatırım.”
Şimdilik bu kadar koparabilmiştik. Vazgeçmek yoktu. Yeni işimiz Simon’la ortak zamanımızı ayarlamaktı. Charlotte ve annem öğle yemeğinin ardından bazı günler at arabasını hazırlatır, yandaki şatonun hanımları ve genç kızlarıyla kasabaya alışverişe giderlerdi. O zaman bizim için uyku veya oyun saatiydi. Simon o zamanlarda odasına çekilirdi, neyle uğraştığını bilmezdik. Okuduğumuz kitaplardan bir şeyler çıkarmaya uğraşır, kendi aramızda masallar yaratırdık. Belki odasında anılarını yazıyor, belki bir kirpi besliyor, belki de tahtalara garip semboller oymakla uğraşıyordu. Geceleri yataklarımızda uyur gibi yaptıktan ve Charlotte’un uzaklaştığından emin olduktan sonra, Simon’un odasında ne yaptığı konusundaki hayallerimizi çoğaltıyorduk.
Günler sonra, yine aynı odada aynı saatte Simon’un sütlü çayımızla kekimizi servis etmesini beklerken, sessizce yere düşen küçük bir kâğıt parçasını fark ettik. Biz kâğıdı gördüğümüz anda Simon’un eli onu almak için uzandı, fakat ben daha çabuk davranmıştım. Soluk, buruşuk kâğıt parçasına isli mürekkeple çizilmiş bir daire, içinde bildiklerimize benzemeyen bir harf, belki bir sembol vardı. Altında ise tek bir kelime “gece”. Simon sükunetle, avucuma sakladığım kırışık kâğıda uzandı. Bakışlarında karşı konulamaz bir sertlik algıladım. İstemeden avucumu açtım. Kâğıdı aldı, ceketinin iç cebine koydu.
“O kâğıdı görmemiş olun, leydim. Bu şatonun duvarları sandığınız kadar masum değil.”
Sonra hiçbir şey olmamış gibi arkasını dönüp odadan çıktı. Sessiz bir şaşkınlıkla birbirimize baktık. Başımız önümüzde çayımızla kekimizi yedik, kalktık. Şatonun duvarlarında ne saklıydı? Neden herkes bir sırrı saklar gibi davranıyordu? Okuduğumuz masallardaki korkunç canavarlar, cadılar, mezarından çıkan ölüler geldi gözlerimizin önüne. Yine de bu sırrın peşinden gitmeye kararlıydık. Hep iyiler kazanırdı masallarda.
İlk işimiz annemle Charlotte’un dışarıda olduğu, bizim de odalarımıza çekilmiş olduğumuz varsayılan saatlerde, Simon’un geniş çayırlarda yürüyüşe çıktığını görür görmez, onun odasına bakmak oldu.
Şatonun taş koridorlarında ayak uçlarımıza basarak sessizce ilerledik, koridorun en uzak, karanlık ucundaki kapının önünde durduk. Simon’un odası. Pirinçten işlenmiş büyük kapı koluna yavaşça asıldık, kapı kilitli değildi. Hafif bir gıcırtıyla açıldı.
İçerideki büyülü ve gizemli hava tüm hücrelerimize işledi. Oda Simon’un ağırbaşlı, düzenli görünümüne hiç uymayan, karışık, tuhaf, dağınık, çözülmesi gereken bir yükle dolu gibi, sessiz ve loştu. Duvarlarda çeşitli zamanlarda durmuş farklı dönemlerden saatler, raflarda eski haritalar, köşede çeşitli boylarda kum saatleri, cep saatleri, masanın üzerinde ortadan açılmış sayfaları sararmış, cildi eskimiş bir defter vardı. Sayfalar garip işaretlerle doluydu; harfler bildiğimiz harfler değildi. Sembol gibiydiler.
Marie, masanın üzerinde duran tahta kutuyu açtı. İçinde minik dişliler, saat parçaları, tıkır tıkır çalışan mekanizmalar vardı. Sanki Simon geceleri gizlice kendi saatlerini yapıyordu. Ama bir şey daha vardı, kutunun dibinde küçük bir kâğıt rulosu. Ruloyu açtık, üzerinde o tanıdık işareti gördük: Simon’un cebinden düşen kâğıttaki sembol.
Daha fazla zaman kaybetmeden ruloyu kutuya koyup odadan çıktık, iyi ki çıkmışız. Biraz sonra Simon’un ayak sesleri duyuldu. Bizi buralarda görmemeliydi. Daha önce planladığımız gibi önünde bir direk bulunan girintiye saklandık. Nefesimizi tutup bekledik.
Simon az sonra odasından çıkıp şatonun alt bölümüne giden merdivenlere yöneldi. Sesler kesilince ayaklarımızın ucuna basarak odamıza girdik. Kalbimiz çarpıyordu, nefes nefeseydik. Bugünlük bu kadar yeter desek de geceyi çoktan planlamıştık. Gördüğümüz sembolün kâğıttakiyle aynı olması, yasaklar, Simon’un gözündeki bir anlık karanlık, şatodaki saate bağlı düzen bilmece gibiydi. Bunu çözmeliydik.
O gece, Charlotte ve annem üst kattaki odalarına çekildikten sonra birbirimize bakıp başımızı salladık. Ayaklarımızın ucuna basarak mutfağa giden taş merdivenleri indik. Ay ışığının koridorlardaki gri yansımaları, heyecan, yakalanma korkusunun garip ürpertisi bir aradaydı.
Mutfak kapısının siyah, ağır, demir kulpu buz gibiydi. Kapıyı ağırlığımızı vererek ittik, gıcırdayarak aralandı. İçeriden yoğun ekmek, kavurma kokuları yayıldı. Karanlık mutfakta elimizdeki mumları şöyle bir gezdirdik. Soğuk ay ışığı pencerelerden sızıyor, mutfak masasındaki bakır tencerelerden, bıçaklardan yansıyordu. Birbirimize baktık. Ne yapmamız gerektiğini düşündük bir an. Sonra gözlerimiz şöminenin yanındaki çıkıntılı taşın altında mum aleviyle belli belirsiz parlayan çizgilere kaydı. Yaklaştık. Taşın üzerinde Simon’un defterinde ve düşen kâğıtta gördüğümüz işaretin aynısı kazılıydı.
Marie fısıldadı: “Bak! Harita, kâğıt, hepsi aynı...”
Gelen ayak sesleriyle düşüncelerimizi kovalamayı bırakıp çarçabuk dolaplardan birinin arkasına saklandık. Mumu söndürdük. Simon’un ağır adımları yaklaşıyordu. Ya kapıdan içeri girerse? Ya birisi gece odamızda olmadığımızı fark edip bizi aramaya çıktıysa? Derin sessizlikte Simon mutfağın ortasında durdu. Şöminenin yanındaki duvarda kazılı işaretin tam karşısında. İşaretin hizasındaki taşlar, diğerlerinden daha koyu, daha eskiydi sanki. Simon avucunu o taşlara doğru uzattı. Bir klik sesi duyuldu. Duvarda boşluk oluşmadı. Yine de bir şey değişti. Hava ağırlaştı, dolunay bulutların arasından çıktı. Simon bir adım attı. Bir adım daha. Taşların hizasına yaklaşınca silueti bulanıklaştı. Hiç orada olmamış gibi gözlerimizin önünden çekildi.
Büyülenmiş gibiydik. Şaşkın ve korkmuş, bir süre kımıldayamadık. Mutfağın sandığımızdan çok daha eski, çok daha derin bir hafızası vardı. Formun AltıOrada kalıp Simon’un dönüşünü bekleyebilirdik de. Ama hava soğuktu, mumumuz çoktan sönmüştü. Ya Simon sabaha karşı dönerse? Yakalanmadan kaçabilmemiz mümkün değildi. Dolunayın ışığına tutunarak geri çekildik. Son bir kez taşların olduğu yere baktık. Duvar suskun, katı, duruyordu.
Evet, mutfak tekinsizdi.
Galata
Sabaha kadar uyuyamadım. Kafam karışık, göz altlarım çökmüş, defteri bilgisayar çantamın bir gözüne sıkıştırıp çıktım. Kahve dükkânına gittiğimde Can bendeki tuhaflığı anlamış gibi çekinerek yanıma geldi, zoraki bir gülümsemeyle sordu.
“Her zamankinden?”
“Hayır. Bugün farklı bir şey istiyorum. Seninle konuşmak istiyorum. Simon hakkında.”
Yüzündeki ifade değişti. “Ne biliyorsun sen Simon hakkında?”
Defteri masaya koydum. “Sanırım senin dedenle benim büyükannem aynı şatoda birlikte yaşamışlar. Ve sanırım o şatonun sırları hâlâ çözülmedi.”
Yüzüne bir gölge geldi. Şaşkınlıkla baktı. Üsteledim.
“Dedenin anlattığı tuhaflıkları hiç merak etmedin mi? Orada bir sır var. Birlikte aralayabileceğimiz bir sır perdesi.”
“Beraber bir sırrı çözmek?..”
Çantama uzandım ve sayfaları sararmış, tuhaf sembollerle dolu defteri ellerim titreyerek çıkardım. Masanın üzerine koydum. Etrafına bakındı. Sabah erkendi, bir iki kişi kahvelerini yudumlayıp ortamın tadını çıkarıyordu. Galata’nın muhteşem görüntüsü yavaş yavaş dağılan sisler arasında belirginleşmiş, camdan süzülen ışıklar masalarda gölge oyunlarına başlamıştı.
“Sana bir kahve getireyim”
Kendine de bir kahve alıp geldi, yanıma oturdu. Bu karmaşa içinde en çok istediğim şeydi ama heyecandan ona bakmanın tadına bile varamıyordum.
“Nereden çıktı bu defter?”
“Büyükannemin sandığından,” dedim
Defterin kahverengi deriden cildi soluk ve yıpranmış, sayfaları sararmış, sahte olamayacak kadar eskimiş, anlaşılmaz sembollerle, şekillerle doluydu. Şatodaki küçük kâğıda yazılı işaret bir şifre gibi sayfalarda tekrarlanıyordu.
Can, işareti daha önce görmüş gibiydi. Ama nerede? Bir an göz göze geldik. Önümüze bakarak konuşmadan kahvelerimizi yudumladık. Sonunda Can ayağa kalktı. “Buna burada bakamayız,” dedi. Sayfalardan birindeki çizimin ve sembolün resmini çekti. “Bunu araştırmalıyım. Kimseye bir şey söyleme. Babamı kaybedince artık geçmişimiz de silindi. Ama dedemden kalan antikaları incelemeyi deneyeceğim. Yazılar notlar bulur muyum bilmem.”
Şimdi aramızdaki sır katmerlenmişti. Duvardaki siyah beyaz bir fotoğraftan ve büyük annemin masallarından başka bir gerçeğe giden kapılar açılmıştı.
Defteri aldım, kahvemi bitirdim, çıktım. Eve gidip defteri sakladım, düşünmek için tekrar Beyoğlu’na çıkıp, bir süre galeriler ve vitrinlerle oyalandım. Sembol gözlerimin önündeydi, nereye baksam bir yerlerde onu buluyordum. Taş oymaların bir köşesinde, bir vitrindeki elbisenin kıvrımında, bir ağacın yere vuran gölgesinde... Ne olursa olsun sakinleşmeli, Can’ın ulaşacağı bilgileri beklemeliydim.
Şato:
Gecenin tuhaf karanlığı güneşin ilk ışıklarıyla silinirken uykulu gözlerimiz zorlukla açılıyorduk. Kahvaltıya indiğimizde Charlotte anlamlı bir bakış atıp “Ne bu haliniz!” dedi. “Kâbus görmüş gibisiniz.”
İşi şakaya vurduk.
“Marie ile bahse tutuştuk. Ayın önünden geçen bulutların neye benzediğini hangimiz daha doğru tahmin edebileceğiz diye. Onlara bakmaktan doğru dürüst uyumadık.”
Biraz da kıkırdayınca Charlotte rahatladı. “O zaman bugünkü uyku saatinizi biraz uzatıp arayı kapatırsınız. Zaten biz de komşu şatoya gitmek için sözleştik.” Birbirimize bakıp göz kırptık. Uykusuz da olsak daha büyük bir fırsat olamazdı. Simon’un odasını tekrar görmeliydik. Ama olmadı. Zaman bizi esir almış, bir peri gözlerimize uyku tozları serpiştirip kaçmıştı.
Saat Odası – Son Gece
Aslında yasaklanan mutfak değil, adını kimsenin anmadığı kuytudaki o hayalet kapıydı. Merdivenlerin bittiği yerde, duvarın içine gömülü saklı gölge. Kapısında ne bir kilit vardı ne anahtar deliği. Zamanın kendisi kapıyı tutuyordu.
Geceleri ortalık toparlanırken, hizmetlilerin yavaşça fısıldadığı, bir kez duyduğumuz isim: “Saat Odası”. Bir keresinde de Simon elinde anahtarlarla merdivenlere yönelirken, derinden gelen bir sesle, zamanla konuşur gibi fısıldamıştı: “Saat Odası”. O kadar. Bir yer mi, saat mi, yoksa uyarı mı... Ardından hemen susulan, başka konuya geçilen, anlamını zamanla kazanan iki kelime.
O gece Saat Odası’na giderken Simon’u izledik. Gölge kapının arkasında kaybolurken öylece bekledik. Hiç ses gelmiyordu, tik taklar yoktu. Birdenbire aynı anda susan birçok şey, kalan o tuhaf, yoğun sessizlik... Sonra Simon döndü. Başka bir Simon’du artık. Omuzları çökmüş, yüzü kırışmış, bir gecede yaşlanmıştı. Orada olduğumuzu biliyordu. Kaçmak gereksizdi. Yorgun gözleri yüzümüze kilitlenmişti. Fısıldar gibi konuştu.
“Artık bu oyunu bırakmalısınız. Bazı masallar çocuklar için değildir.”
Başka şey söylemedi. O geceden sonra Saat Odası kilitlendi. Anahtarı hiç görmedik. Simon daha az konuştu.
Şato ise...
Sanki yavaş yavaş sustu, azaldı, yok oldu.
Defter
Yıllar sonra büyükannem şatodan ayrıldı, herkes telaş içindeydi. Eşyalar taşındı, sandıklar doldu, odalar boşaldı. Büyükannem son bir kez o kuytudaki merdivenleri indi, Saat Odası’nın önünde durdu. Kapının önünde, yerde bir defter vardı. Ne tozlu ne eski. Sanki yeni bırakılmış...
Açmadı.
Okumadı.
Yalnızca aldı.
Defter yıllarca sandıkta bekledi.
Sonra masal oldu.
Sonra bana kaldı.
Galata
Saat
Can beni aradığında sesi farklıydı. Ne heyecan ne korku. Yalnızca uyanış.
“Bir şey buldum,” dedi, “dedemin eşyaları arasında.”
Defterin ilk sayfasındaki yazıyı hatırladım.
“Eğer bunu bulduysan, zaman seni seçmiştir.”
Kafede buluştuk.
Can konuşmadan masaya antika bir cep saati koydu. Çelik kasası ve bombeli camı fazla yıpranmamış, solgun gümüş kadranı üzerinde parlayan altın renkli roma rakamları, altın renkli akreple yelkovan... Gözlerimi üşüten soğuk metal. Saat çalışmıyordu. Can, saatin arka kapağını açtı, üzerinde aynı sembol vardı. Altında tek kelime: “Gece”
Defteri çıkardım. Semboller üst üste geldi. Saat, sanki bunu bekliyormuş gibi hafifçe titredi. Çalışıyordu.
Bir an için Galata Kulesi’nden bir çan sesi geldi. Gerçek mi hayal mi belirsiz.
O an anladık. Simon zamanı durdurmuyordu. Zamanın üst üste binmesini engelliyordu. Şato bir kırılma noktasıydı. Galata bir diğeri.
Ve biz... Biz artık sadece dinleyen değildik. Can’la göz göze geldik. Gülümsemedik.
Yalnızca aramızda sessiz bir bağ oluştu.
Bazı insanları sevmek kader değildi.
Aynı zamanı paylaşmaktı.
