Füsun Günaydın: Olur Öyle

Bir semt de söylencedir ama onu sabit bir mekân gibi düşünmemeli. Hiç. Hem bilmez miyiz çoğu kez semtler insanlardan daha hızlı değişir. Öyle ki bir insan hayatı boyunca, aynı semtin kaç türlü değişimine tanıklık edebilir. Bu sokağa girdiğimde ister istemez geçmişe geri dönüyorum. Sokağa çıkan taş basamakların eski aşınmış uçları zaman içinde öyle çok hikâyenin ağırlığını taşıdı ki.

Burada hepimiz yalnız çocuklardık, ne var ki birbirimizi bulmuş olmanın kıymetini de derinden hissederdik. Birbirimizden başka sığınığımız olmadığının bilincinde zaman zaman hiç sebepsiz sarılır, bir iki dakika öylece kalırdık.

Öyle günlerden birinde: Tut ki bugün o meşhur çarşamba olsun. Diyelim o çarşamba sabahı Zeliha’yla bu taş basamaklarda oturduk, diğerlerini bekliyoruz. Üstelik çok erken gelmişiz; en az iki saat beklememiz gerekiyor. Ne var ki güzel bir yaz günündeyiz basamaklar soğuk değil, üstelik iki kişi olmanın verdiği güç de var üstümüzde.

Zeliha benden büyük, o yüzden kendimi daha güvende hissediyorum. Ama bir tuhaflık var üzerinde, suratı sapsarı, hatta beyaz sarı… Yüzüne bakıyorum yorgunluğunu görüyorum.

“Uyumadın mı?”

“Uyudum.” Sesi tarazlı, isteksiz. Üstelemiyorum. Oturduğu yerde yapışmış gibi. “Bak,” diyor birkaç basamak aşağıda yatan Akbaş’ı göstererek. Köpek yusyuvarlak kafasını kaldırıp yumuk, siyah gözleriyle bize bakıyor. Eliyle işaret ediyor Akbaş’a. Hayvan alışık, yavaş adımlarla Zeliha’nın yanına geliyor. Zeliha onu kucağına alıyor. Hayvan boylu boyunca Zeliha’nın kucağına yatıyor.

Zeliha’nın yüz hatları gevşiyor sanki. İçimden yok diyorum, uyumamış baksana nerdeyse Akbaş’a sarılıp uyuyuverecek burada.

“Merdivenlerin alt basamağına kadar koşup gelelim mi?”

Gözlerini deviriyor. Yüzü sapsarı. “Deli misin? Sen koş istersen sabah sabah.”

Basamaklara bakıyorum. Üzerlerinde sabah güneşinin donuk ışıkları beni çağırıyor. Hadi bir kere koşa koşa in çık şu merdiveni! Kalkıyorum.

Bir koşu en alt basamağa kadar iniyorum. Şimdi aynı hızla hiç durmadan yukarı çıkmam gerek; kural bu. En alt basamaktan yukarı bakıyorum. Zeliha’nın suratı, kâğıt gibi rengi solgun ışığın altında daha da belirginleşmiş.

Hızla yukarı koşuyorum. En üst basamağa çıktığımda Akbaş’ın bacakları arasında bir sızıntı görüyorum. “Hey üstüne mi işedi baksana.” Zeliha halsizce kıpırdanıyor. Ses çıkarmadan bakıyor ama hayvanı uzaklaştırmak istemiyor gibi. Karnına bastırmaya devam ediyor.

“Ya bıraksana şunu, üstüne işemiş işte. Ah Akbaş ah, öğğ ne biçim kokuyor. Ne bu be?” Bilemiyorum. Çocukluk işte, hem ne olacak tutalım ki kokuyu adlandırıyorum, ad kokudan daha hızlı bayatlayıp ıskartaya çıkar, oysa o berbat koku hâlâ burnumda.

Yan evin pencere camında Necla Teyze beliriyor.

“Ne böyle sabah sabah konuşup duruyorsunuz?  Susun hadi gidin evinize, sonra gelirsiniz. Bu saatte…” Başını uzatıp Zeliha’ya, kucağındaki koca köpeğe bakıyor.

“Ne bu hal? Bıraksana köpeği ne diye sarılıyorsun?”

Necla Teyze’yi her şeyin yolunda olduğuna inandırmak için, “Zeliha hep böyle yapar. Akbaş’la kucak kucağa otururlar,” diyorum. Bu genellemenin içindeki “hep” kelimesi beni ele veriyor. Çünkü Akbaş çoğu zaman burada olmaz.

Necla Teyze camdan daha da uzanıp dikkatlice bakıyor. Pencere camında kendi yüzümü görüyorum. Camdaki yüzüm aynadaki gibi sabit değil, daha çok, hızla hareket etmeye hazır, endişeli bir ifadeye sahip.

Necla Teyze kapıdan çıkıp yanımıza geliyor. Zeliha’yı dürtüyor: “N’oldu kız sana, ne bu halin?” Köpeği ittiriyor. Zeliha’nın bütün kucağı ıpıslak. Ne olduğunu soramıyorum. Hem bilmez miyiz: sorular soruldukça büyür, sorulmadıkça yer değiştirir. Pısıyorum, susuyorum. Necla Teyze’nin hayvanı uzaklaştırmasını bir hakaret, saklanacak bir şeyin ifşası gibi düşünüyorum.

“Allah cezanı versin kız bu ne hal? Kalk kalk gel hadi.” Bana dönüyor: “Dur sen burada.”

Zeliha’yı alıp eve götürüyor. Akbaş’la bakışıyoruz. Hayvanın bakışıyla niyetimi anladığını sanıyorum; sonra bunun imkânsız olduğunu anlıyorum. Ne olmuştu? Akbaş Zeliha’nın karnını mı ısırmıştı. Yapmazdı öyle... Suskunluk içinde önümde uzanan taş basamaklara bakıyorum.

Necla Teyze kapıda görünüp bana sesleniyor. “Gel sen de. Çay demledim iç sıcak sıcak, bir iki lokma da ekmek yersiniz.”  İçeri giriyorum. Zeliha mutfak masası başında oturmuş, sesi çıkmıyor. Hiç yüzüme bakmıyor. Anlatsın istiyorum. Ne var ki çoğu zaman anlatmak, anlamak kabul etmek demektir.

Oysaki Zeliha’nın suratı korku içinde. Ne olduğunu bir türlü adlandıramıyorum. Zaten adlar sonradan bulunur; ya da hiç bulunmaz. Hemen bulunmaması da bazen daha iyidir. 

Necla Teyze halimize gülüyor. “Yok bir şey be, ne korkuyorsunuz? Olur öyle. Zeliha genç kız olmuş. Bir iki seneye senin de başına gelir.”

Ödüm patlıyor. Zeliha biraz rahatlamış gibi iki eliyle sıcak çay bardağına yapışıyor. “Hadi atıştırın bir şeyler sonra da gidin.” Bana dönüyor: “Bu dolanmasın bugün ortalıkta, gitsin yatsın. Yarın daha iyi olur. Onu eve götürmeden sen evine gitme. Anasına söyle, âdet de o anlar.”

Saat ilerlediğinden biraz daha ısınan sokağa çıktığımızda, Zeliha’nın yavaş adımlarına uyum sağlıyorum. Onlara gidiyoruz. Son cümleyi kesin kurmayacağım; çünkü kesinlik, bu metnin doğallığını bozar.

 

 

15/05/2026
77