Derya Yıldıran: Anlatının İzinde - Edebiyatın En Gizli Suçu
Mohamed Mbougar Sarr 2021 yılında Goncourt ödülünü alan ilk Sahra altı Afrikalı yazar olarak edebiyat dünyasını sarstığında, herkes “yeni bir yıldız doğuyor” gözüyle bakmıştı. Ama İnsanların En Gizli Hatırası’nı okuduğunuzda, bunun sadece ödüllü bir roman olmadığını, aksine o ışıltılı edebiyat dünyasının vitrinini aşağı indiren sert bir metin olduğunu anlıyorsunuz. Bize hep edebiyatın masum bir sığınak, büyük kitapların ise dokunulmaz kutsallar olduğu anlatıldı. Sarr, daha ilk sayfada bu illüzyonu bozuyor. Okudukça bir hikâyenin peşinden gitmediğimizi, bir yok oluşun izini sürdüğümüzü fark ediyoruz. Ama bu fark ediş geç geliyor.
Bu roman edebiyatı bir teselli alanı değil, bir bedel sahası olarak görüyor. Yazı burada kimseyi kurtarmıyor; aksine, bazen daha derine gömüyor. Kayıp yazar figürü ne o bildiğimiz romantik efsanelere ne de trajik kahramanlık kalıplarına sığmakta. Romanın kalbindeki o gizemli yazar T.C. Elimane, aslında edebiyat tarihinin çok gerçek ve bir o kadar da can yakıcı bir figüründen: malili yazar Yambo Ouologuem’den izler taşıyor. Vaktiyle Ouologuem için “Afrika’nın Proust’u” demişler. Ama gelin görün ki, o görkemli alkışlar bir anda yerini derin bir sessizliğe bırakmış. Adı anıldıkça silinen, okundukça eksilen bir hayalet yazar.
Ouologuem vakası yalnızca bireysel bir trajedi değildir; Avrupa’nın Afrika metinleriyle kurduğu ilişkinin deşifre olduğu bir kırılmadır. Önce “egzotik bir deha” olarak kutsamak, ardından özgünlük şüphesiyle kriminalize etmek... Bu ikili hareket, sömürge estetiğinin en rafine biçimlerinden biridir. Romanın asıl rahatsız edici tarafı tam da burada başlıyor. Bu yok oluş yalnızca yazara ait değil. Okur olarak biz de bu suçun içindeyiz. Bir metnin peşine düşerken, bir başka hayatın harcanmasına ne kadar razıyız aslında? “Büyük roman” fikrinin arkasında hangi sessizlikler, hangi enkazlar birikir? Sarr bu soruları doğrudan sormuyor; daha sarsıcı olanı yapıyor, bizi bu soruların ağırlığıyla baş başa bırakıyor.
İşin asıl huzursuz edici tarafı, sömürgeci aklın edebiyat estetiğine nasıl sızdığını görmek. Paris, yani o meşhur “merkez”, dışarıdan gelen sesi ancak kendi belirlediği kalıplara uyarsa kabul ediyor. Elimane’nin kitabı ilk çıktığında ona “Siyahi Rimbaud” diye bayılıyorlar. Hatta bazı Fransız gazeteleri, “Eğer bu yazar gerçekten siyahsa, sömürge eğitimi bir mucize yaratmış demektir,” diyebilecek kadar küstahlaşabiliyor. Yani sizi ya “egzotik bir deha” olarak baş tacı ediyorlar ya da bir şüphede kapı dışarı bırakıyorlar.
Bu “dışarıda bırakılma” hikâyesi, Graham Greene’in açtığı o meşhur intihal davasıyla birleşince olay başka bir boyuta evriliyor. Batı edebiyat tarihinde çoğu zaman tartışmalı bir polemik olarak kalabilecek bir suçlama, sömürge sonrası bir yazar için mutlak bir silinmeye dönüşebiliyor. Suçlama yalnızca metne değil, yazara ve onun temsil ettiği tüm geleneğe yöneltiliyor. Bu yüzden Sarr’ın anlattığı yokluk öyle romantik bir melankoli değil, düpedüz sistematik bir silinmenin sonucu. Siyah bir yazarı ya “egzotik bir deha” olarak kutsayan ya da “taklitçi” diyerek yokluğa mahkûm eden bu ikilik, görünürde bir takdir mekanizması gibi dursa da aslında çok seçici ve inceltilmiş bir silme biçimi.
Aslında bu sancı bize, bizim topraklarımıza da hiç yabancı değil. Kendi geleneğini kurmakla Batı’nın onayına kabul edilmek arasında sıkışmak, yalnızca Afrika’ya değil, Türkiye gibi merkez dışı tüm ülke edebiyatlarına özgü bir gerilimdir. Bir yandan özgünlük beklentisi, diğer yandan “evrensel” kanona dahil olma arzusu... Bu ikili baskı, yazarı sürekli bir kendini ispat performansına zorlar. Tıpkı Sarr’ın anlattığı o yabancılaşma gibi, biz de çoğu zaman kendimizi ancak “merkezin” gözünden gördüğümüzde var sayıyoruz. Elimane’nin trajedisi, sadece uzak bir kıtanın hikâyesi değil, merkezin dışında kalmış her kalemin o bitmek bilmeyen kendini kanıtlama kavgasının bir özeti aslında.
Sarr bunu sadece anlatmakla kalmıyor, romanın yapısını da bu kavgaya göre kuruyor. Karşımızda; içinde satir, kara-film ve Senegal mistisizminin iç içe geçtiği, labirent gibi bir kurgu var. Sarr; günlükleri, mektupları, eski gazete kupürlerini ve başka kitaplardan alınmış pasajları adeta bir hafıza kolajı yapar gibi bir araya getiriyor. Bu yapı, Latin Amerika edebiyatındaki arşiv ve kayıp metin geleneğiyle de güçlü bir akrabalık kuruyor. Bu çok sesli yapı sayesinde, okuduğumuz şeyin gerçekten birine ait bir ses mi yoksa edebiyatın o devasa korosundan çalınmış bir yankı mı olduğunu asla tam olarak kestiremiyoruz.
Yazarın bu deneysel tercihi aslında, hikâyenin merkezindeki o ele avuca gelmez yazar figürünü yansıtmak için seçilmiş bilinçli bir yöntem. Sarr, tek bir hakikat sunmak yerine, birbirini yalanlayan veya tamamlayan seslerin arasında koşturuyor okuru. Sonuçta ortaya çıkan şey sadece bir roman değil; yazının kendi varlığını, meşruiyetini, “özgünlük” denen o tartışmalı kavramı sorguladığı bir meta-kurmaca zirvesi oluyor.
Elimane’nin trajedisi de tam bu dişliler arasında düğümleniyor. Avrupa’nın bütün kültürel kodlarına hâkim olurken, sistemin dayattığı o yabancılaşma içinde kendine hep dışarıdan bakmaya zorlanması... Avrupa’yı onlardan daha iyi tanıdıkça kendine yabancılaşmak; kendi geleneğini inşa etmek yerine devasa Batı edebiyatının peşinde koşmak, bir nevi kendi celladının işini kolaylaştırmaktır. Merkezde üretilen edebiyat, çevredeki sesleri yalnızca bastırmıyor; onları kullanıyor, emiyor ve sonunda posasını bırakıyor.
İşte bu yüzden kayıp yazar figürü romantik değil. O, edebiyat tarihinin sevdiği türden bir melankoli taşımıyor. Onun yokluğu düpedüz utanç verici. Çünkü bu yokluk, tekil bir trajedi değil; sistematik bir silinmenin sonucu. Daha da kötüsü, bu silinme bizzat edebiyat adına meşrulaştırılıyor. “Deha”, “özgünlük”, “büyük eser” gibi kavramlar, bu sessizleştirmenin dili haline geliyor. Metin bize şunu fısıldıyor aslında: Kendi tarihinizi, kendi hayal gücünüzle kurun; sömürgecinin asfalt yollarından değil, yıkıntıların arasından filizlenin.
Sarr, yazının telafi edici gücüne duyulan o sarsılmaz inancı bilinçli bir şekilde parçalıyor. Okuyarak onaracağımıza, yazarak kurtaracağımıza dair o yerleşik teselli burada işlemiyor. Yazı, kaybolanı geri çağırmıyor. Aksine, onun artık geri dönmeyeceğini defalarca vurguluyor. Bu vurgu okuru sarsıyor; çünkü edebiyatla kurduğumuz ilişki çoğu zaman bir arınma ve anlamlandırma üzerine kurulu. Sarr, bu beklentileri tek tek boşa çıkarıyor.
Romanın en keskin hamlesi ise şu: Okur masum bırakılmıyor. Biz bu metni okurken sadece tanık değiliz, bu sistemin sürekliliğine dahil edilen özneleriz. Kayıp yazarı ararken onu aslında yeniden tüketiyoruz. Yazıya duyulan arzu saf bir tutku olmaktan çıkıp etik bir probleme dönüşüyor. Bu noktada roman, edebiyatın haz ile şiddet arasındaki o görünmez bağı açığa çıkarıyor. Yokluğu bir anlatıya, anlatıyı ise bir haz nesnesine çeviriyoruz. Edebiyat burada bir suç mahalli gibi, herkes içeride ama kimse sorumluluğu üstlenmek istemiyor. Bir metni, bir hayat pahasına yazılmış olsa bile “büyük edebiyat” diyerek sahiplenmek ne anlama gelir?
Bu romanı kapattığımızda geriye bir fikir değil, bir huzursuzluk kalıyor. Çünkü metin bize yeni bir edebiyat tanımı sunmuyor; elimizdekini sorgulatıyor. Yazının kurtarıcı olduğuna, büyük kitapların dünyayı bir anlam bütününe kavuşturacağına dair o inancı sessizce geri alıyor. Büyük romanlar insana sığınak değil, içinde kaybolacağı bir labirent ve o labirentin sonundaki mutlak sessizliği veriyor. Bu yüzden İnsanların En Gizli Hatırası, bir “büyük roman” olmaktan çok, büyük romana duyulan o kadim ihtiyacın teşhirine dönüşüyor.
Sonuçta bu kitap bize edebiyatın kurtarıcı olduğunu vaat etmiyor. Aksine, bazı yaraların onarılamayacağını, bazı sessizliklerin ne kadar ağır olduğunu gösteriyor. Sarr’ın yaptığı bir edebiyat güzellemesi değil, o çok kutsanan toprakların altındaki kan izlerini süren bir otopsi aslında. Kitabı bitirdiğinizde elinizde hoş bir hikâye değil, o labirentin sonundaki mutlak sessizlik ve bir yaranın yükü kalıyor
