Derya Yıldıran: Anlatının İzinde - Derin Irmaklar (1958)

José María Arguedas (1911-1969)

Yüzeyde akan şey, çoğu zaman en sessiz olanıdır. Irmaklar da öyle. Yukarıdan baktığında sanki hiç kıpırdamazlar; suyun altında başka bir zaman akar. Derin Irmaklar böyle bir kitap.

O su bir şey söylüyordu, ama insan sözcüklerini bilmiyordu.

Derin Irmaklar ilk bakışta sade, neredeyse donuk bir çocukluk anlatısı gibi görünür. Ama o sessiz yüzeyin altına indiğinde, taşların altından bir şey fısıldamaya başlar: boğuk bir ağıt, uğultulu bir ses; ezilmiş ama hâlâ diri bir halkın sesi. Bu bir roman değil, bir belleğin çürümemiş katmanıdır. Kimi yerlerde yosun tutmuş, kimi yerlerde keskinleşmiş.

Ben bu kitabı bir okurdan çok bir misafir gibi okudum. Çünkü bu hikâye bana ait değildi ama içimde yankısını duyduğum bir şey var: dillerin arasına sıkışmış bir çocuk sesi. İspanyolca bilen, Quechua’yı (And Dağları’nda yaşayan yerli halklarının dili) hisseden, hiçbirini tam konuşamayan bir çocuk.

Quechua’yı anlıyordum ama konuşamıyordum; İspanyolcayı konuşuyordum ama anlamıyordum.

Bu, yalnızca bir dil meselesi sayılmaz. Bu bir aidiyetin, bir kökün, bir çatallanmanın meselesidir. Roman varlığını sürdürmenin biçimlerini, dilde ve bedende kalmış yarıkları gösterir.

 

Arada Doğan: José María Arguedas

José María Arguedas, bir halkın susturulmuş sesinden doğmuştur. 1911’de Peru’da dünyaya geldiğinde, ülkesinin dili ikiye bölünmüştü: biri hükmedenlerin dili, biri hatırlayanların. Annesiz büyüdü. Babası yeniden evlendiğinde, üvey annesinin evinde hor görüldü, itilip kakıldı. Sığındığı tek yer, yerli hizmetkârların konuştuğu Quechua dilinde anlatılan şarkılar ve masallardı. Onlar ona ana şefkatini değil, ana dili verdiler.

Arguedas, Quechua’yı ruhuyla duyan ama İspanyolca yazmak zorunda kalan bir yazardı. Bu yüzden yazdıkları bir tür içsel çeviridir: Quechua’nın duygusunu İspanyolca’nın yapısına sığdırmaya çalışan bir çabanın metinleridir. Kimi zaman ritmi bozar, cümle devrilir, çünkü orada başka bir dilin nabzı atar.

Arguedas edebiyatı gerçek anlamda melez değildir; çünkü o iki kültürü harmanlamaz, aralarındaki kopukluğu duyurur. Derin Irmaklar, bir halkın acısının dile çevrilmiş halidir. Doğrudan anlatmaz, bağırmaz, suçlamaz; ama her satırın altında bir direniş yatar: görünmeden var olma direnişi.

Arguedas antropoloji eğitimi alır. Yerli halkın kültürünü inceler. Romanları kuru bir alan araştırmasının uzağında, unutulmuş bir hafızanın edebi yeniden doğuşudur. Yalnızca anlatmaz; kayda geçirir. Sözlü gelenekten gelen şarkıları, hikâyeleri, sessizlikleri yazıya çevirir. Yazdıkları, bir halkın yok olmaması için son çırpınışıdır.

Onun büyüsü, Latin Amerika’daki “büyülü gerçekçilik” modasından değil, daha eski bir yerden; mitten ve toprağın belleğinden gelir. İçindeki yarığı ise bir türlü iyileştiremez. 1969’da kendi hayatına son verir. Ama ardında bıraktığı metinler hâlâ o kırık dili konuşur: söylenemeyeni sezdiren, bastırılanı yüzeye çıkaran bir dili.

 

Yerli Ruhun Mekânları

Bazı yerler konuşmaz; ama sustukları şey yankılanır.

Ernesto bu hikâyenin taşıyıcısı. Anlatıcı, ama aynı zamanda tanıktır. Yerli kökenli bir çocuğun gözünden, söylenemeyenin belleği açılır.

Romanın coğrafyası sadece bir arka plan değildir, bir karakterdir. Okulun soğuk taş duvarları, dağların suskunluğu, ırmakların fısıltısı, kilisenin ağır gölgesi... Hepsi yaşayan, hatırlayan, acı çeken birer bedene dönüşür.

Okulda susmak zorundaydık. Ama duvarların içinden kendi dilimizde fısıldaşırdık.

Mekânlar burada nötr değildir. Her taş, her vadi bir şeyi anlatır. Okul, yalnızca eğitim kurumu değil; kolonizasyonun mikro modelidir. Katı kurallar, dilsizleştirilen çocuklar, dua etmeye zorlanan bedenler... Bu, bedeni dönüştürmeye çalışan bir düzendir.

Ama dağlar unutmaz. Vadilerde yankılanan halk şarkıları, taşların arasından akan su, rüzgârın dilinde dolaşan eski sözcükler... Hepsi bastırılanın hafızasıdır.  Büyü burada masalsı değil, direniş gibidir. Mekânın belleği, her şeyin üzerini kaplamaya çalışan düzenin altından sızar.

Ernesto yürürken, yalnızca okulun koridorlarında değil, Peru’nun parçalanmış ruhunun içinde dolaşır. Katolik kilisesinin taşlarıyla, dağın sessizliği arasında sıkışır. Biz de onunla yürürken, ait olmadığımız bir yerin geçmişini taşırız.

 

Irmak Gibi Akan Zaman

Zaman yalnızca geçmez; bazen geri döner, bazen aynı yerde kalır.

Romanda zaman, takvim gibi işlemez. O bir ırmak gibidir: kıvrılarak, dönerek, kendi içine çökerek akar.

Dün olmuş bir şeyi, yarın gibi hatırlıyorum.

Bu, Kızılderili halkların zamanıdır; geçmişi kesintiye uğramamış bir şimdiyle taşıyan, doğayla eş zamanlı bir akıştır. Ernesto’nun anıları metnin her yerinde belirip kaybolur. Bir bakışla geçmiş geri gelir, bir ırmak sesiyle eski bir korku.

Zaman burada anlatı değil, mekândır. Hafızanın içinde dolaşılan bir ara bölge. Her hatıra bir başka hatırayı taşır. Zaman doğrusal değildir, dönerek ilerler. Burada “neden-sonuç” yoktur. Burada, “Neden” değil, “Kim susturuldu?” sorusu vardır. Ve bu soru zamandan çok zamansızlığa aittir.

Bu nedenle romanı hızlı okumak mümkün değildir. Cümleleri su gibi dinlemek gerekir. Çünkü bu kitap bir hikâye anlatmaz; bir zaman deneyimi sunar.

 

Babanın Gölgesi, Irmağın İçinde

Bazı bağlar sesle değil, bekleyişle kurulur. Bazen bir baba, varlığıyla değil yokluğuyla yer eder bir çocuğun bedeninde. Ernesto’nun babası da öyle bir figürdür. Hep uzaktadır. Ama uzaklığıyla bile belirleyicidir.

Onun gelişi ertelenir, gelişi umulur, gelişi yarım kalır. Ne tam gelir ne de tam gider. Babalık, bir coğrafyanın ağırlığı gibidir. Sesi mektuplarda yankılanır; her satırda bir şey çözülür ya da sıkışır.

Ernesto, babasını sever ama ona yaklaşamaz. Aralarında söylenmeyen bir şey vardır. Ve bu söylenemeyen, bir dağın gölgesi gibi düşer her duygunun üzerine.

Yine de içerde, derinde, bir ırmak gibi akan bir bağ kalır. Her yürüyüşte, her sessizlikte o bağ kendini hatırlatır. Bazı çocuklar babasını anılarla büyütür, bazıları bekleyişle. Ernesto için babası hem sığınak hem de uzak bir silüettir. Çünkü sevgi, bazen tam olmayanla da kurulabilir.

Babanın gelişi ertelendiğinde, içinde küçük bir çiçek solar; ama ertesi sabah başka bir yerden filiz verir. Bu kırılgan umut, onun yazgısı olur. Ernesto’nun babası, yalnızca bir adam değil, ait olunamayan bir dünyadır.

 

Yerli Ruhun Sessizliği

Bazı duvarlar yalnızca taştan yapılmaz. Bazı mesafeler yürüyerek aşılmaz. Bu hikâyede, bir okulun ya da bir manastırın duvarları kadar görünmeyen sınıflar da vardır; sessizlik gibi işlerler, yüzeye çıkmazlar ama her cümlede yankısını bırakırlar.

Ernesto’nun gözünden, o zarif, düzgün kızlara bakarken hissettiği şey sadece bir hayranlık değildir. O bakışta bir mesafe, soğuk bir yabancılık vardır. Onlar, pırıl pırıl giysileriyle bir tepenin üzerine çıkarılmış gibidir. Parlıyorlardır, ama o parlaklık sıcaklık değil; uzaklık yayar. Ernesto, hem görür hem geri çekilir. Çünkü onların arasında değil, altındadır. O kızların gözlerine baktığında kendi teninin tonunu, kıyafetinin dokusunu, sesinin titreyişini hisseder. Ve işte utanç orada başlar.

Bu bir suçluluk değil, bir eksiklik duygusudur. Olamayacağı bir şeyin farkına varma hâli. Belki konuşsa sesi çatlayacak, belki yaklaşsa bir bakışla geri çevrilecek. Bu farkındalık, bedende yankı bulan bir utanmadır. Bakışını kaçırarak, duruşunu değiştirerek kendini saklamaya çalışır insan. Ernesto’nun bedeninde, sınıfın öğretilmemiş ama ezberletilmiş bir dili vardır. O dil, sessizce “geri dur” der.

Utanç, yalnızca yoksulluktan değil; görünmeyen bir yapının içselleşmiş sızısından gelir. Onlara bakarken, onların ona hiç bakmamasından. Ernesto, yalnızca dışlanan değil, kendi bedeninde o dışlanmayı yeniden üreten biridir. Çünkü birinin sana bakmayacağını bilmek, bazen senin kendine bakamayışın olur. Bu utanç konuşulmaz. Bir gülüşe sığmaz, bir söze yerleşmez. Onu bir tek beden bilir. Omuzların düşüklüğünde, ellerin cebine saklanışında, adımın yön değiştirmesinde. O yüzden bu romanın sessizliği, yalnızca sözcüklerin eksikliğinden değil, bedenin hafızasından gelir.

Ve belki de bütün hikâye bundan ibarettir: kendisine ait olmayan bir dünyanın içinde bir çocuğun ses arayışı. Ne tamamen susabilen ne de bütünüyle konuşabilen bir ses. Ernesto’nun içinden geçen ırmak, hepimizin içinden geçer aslında bastırılan, unutulmak istenen, ama bir türlü unutulmayan o yerden. Derin Irmaklar, sessizliğin içindeki direniştir.

13/11/2025
361