Benhür Aksu Çaydaşı: Şakşuka
Malzemeler
2 Adet Patlıcan
2 Adet Yeşil biber
2 Adet Domates
1 Adet Kuru soğan
2 Diş Sarımsak
Zeytinyağı
Tuz ve şeker
Hiç yapmadım biliyor musunuz? Avukatımız babamın kırkı çıkınca bir eylül çarşambası evimize gelip vasiyetini açıkladığında, bana kilidi olan bir sandığın anahtarını verince Çarşamba’yı neden sel alması gerektiği üzerine düşündüm daha çok. Çünkü sandığın içinden çıkan onlarca özel yapım günlüğün her birinin üzerinde altın harflerle şöyle yazıyordu; Benim Güzel Şakşukam.
Üzerinden tam iki sene geçti. Yasım yaşamıma karıştı, babamın gizli yaşamı da yasımı arşınladı. İstanbul’un havasına kafa atıyor ruh halim, vapur sesleri taca çıkarıyor, lokanta artıklarından kurumuş lavaşları aşikâr şekilde aşıran martılar kalbime havadan indirme saplıyor. Kaçış yok, babamın vasiyeti üzerine ilk ve son günlüğünü teslim etmek için onun tatlı Şakşuka’sıyla buluşmaya gidiyorum. Bugüne dek kimse şahsıma özel bir lakapla seslenmedi bana, kimsenin sevgilisi olmadım çünkü! İki sene öncesine kadar babamın biricik kızıydım. Değilmişim işte!
Epeyce bir zaman rötarlı da olsa vasiyette yazılan gün ve saatte, senede bir kez buluştukları Orient Ekspres’e benim ilk gelişim. Civarlar kıyamet yeri ben bir uğur böceği evindeyim. Beyaz gömlekli güleç garsonla karşılaşır karşılaşmaz hemen kahve ısmarlıyorum. Vazgeçiyorum, menü istiyorum, şakşuka yok, kuzu tandır mı yiyorlardı acaba? Karnım tok. “Sonra geleyim,” diyor garson. “Tek misiniz?” Tekim işte. Nasıl olacak bilemiyorum. Ben kadını nasıl tanıyacağım? Sadece ilk günlükte gençlik fotoğrafı var. Ah baba! Garsonun eline yapışıp gitmeyin kimselere anlatamadığım büyük bir sırrım var bana bir çare lütfen diyesim geliyor. Anlarmışçasına yüzüme bakıyor garson. “Açık bir çay ikram edeyim birazdan kalabalık bastıracak siz de karar verirsiniz.” Minnettarım...
Çayımı beklerken zihnim kontrolsüzce aynı sahneyi tekrarlıyordu. Patlıcanların acısı çıksın diye tuzlu suya bastırıyorum. Karbonatlı suda beklettiğim domates ve biberleri küp küp doğruyorum. Soğanları da. Sarımsakları soyup bekletiyorum. Dudağımın içini ısırıyorum. Düzenli aralıklarla şakşuka hazırlığı yapıyorum aylardır. Pişirsem İstanbul doyardı.
Çayım geliyor, kaşıkla karıştırırken şekersiz içtiğimi hatırlatıyorum kendime. Zeytinyağını tavaya döküyorum. Gözlerim yolda. Gözlerim sabit. Pancar motoru sesiyle doğruluyorum. Valizler ve adımlar. Ellerimden zerzevat kokusu geçsin diye lavanta kolonyamı çıkarıp sürüyorum. Yolcular gözüküyor. Burnumda kızartma kokusu, olacak iş mi? Hiç değil ve onca kalabalık içerisinde onu tanımam!
Uzun boylu bir ibibik, koluna aldığı minik zarif çantası ve hafif rüzgârda uçuşan morlu pembeli şalıyla kollarını açmış, hasret kucaklaşmasına hazır, tebessüm ederek geliyordu. Oturduğum yerden manikürlü tırnaklarını ve uçuk lila ojesini görebiliyordum. Onca yol yorgunluğunun esamesi okunmuyordu halinde tavrında. Yaşı vardı ama annemden genç duruyordu. Ablalarımdan da benden de dinç duruyordu, Amerikalı Şakşuka!
Garsonların her biri gelen konuklarla ilgileniyor sıcak kavuşmaların ardından masalarına doğru hoş sohbetle ilerliyordu. Gar restoranı bu haliyle kendisini yaşıyordu büyülü atmosferini neşeyle kuşatarak. O, ayakta sohbetine devam ediyordu. Güneş gözlüğünü çıkardı bir ara etrafına bakındı zarif bir eda ile. Göz göze geldik. Çayım bitmişti bardağımın dibini içtim. Ayakkabılarının üzerindeki erguvan tokayı gördüm.
Neden ablalarıma, anneme, yakın bir dostuna değil de bana bıraktın baba gizli aşk hikâyeni? Onların bir yuvası var ben kariyerimle yoğruldum ve yoruldum diye mi? Yani benden geçti aşk, yuva, senden kalanla avunayım öyle mi? Sen sevgili Şakşuka’nın Dartanyan’ısın diye ömrümün tam ortasına demir maskeyle kilitleyip bir sandığa mahkûm edemezsin beni! Defterlerini yüzüne çarpayım da görsün cümle âlem kilidimi söküp gidişimi...
Ağlıyor mu? Domatesler suyunu saldı! Patlıcanları sudan alıp kâğıt havluyla kurulayayım. Açma tavanın altını. Bana doğru geliyorlar. Sana açma dedim tavanın altını. Yüksek tavanlardan kızartma kokusu yayılıyor, yağ sıçramasın üzerime! Garson müsaade istiyor iki dakika yanımda oturabilir mi çok uzaklardan gelen kadim dostu biraz fenalaşmış da! Neredeyim ben? Burası dünyaya mı ait? Tuvalete gitmem gerek, midem bulanıyor, beni tutar da yağ kokusu! Sular serpiyorum yüzüme. Boğaz, boğazımda kaç düğüm bilmem ufak bir kuzucuk dalgası deşiyor ciğerimi ahh nidasıyla çimdik yiyorum. Duvarlarda asılı fotoğraflarda onları arıyorum. Agatha Christie gözüyle sağımı işaret ediyor. “Kusura bakmayın en yakın ve boş masa sizindi. Neredeyse kırk yıllık müşterimiz her sene bir kere uğrar yakında kapatacağımızı uzun süreli tadilata gireceğimizi söyledim çok üzüldü gördünüz perişan oldu. Hüseyin Abi vardı bizim onların buluşma yeriydi burası vefat ettiğini ona söylemedik bile hâlâ.” Kafamı sallayarak dinliyordum garsonu o bunu onay olarak algılıyordu muhtemel oysa ben tavadan vazgeçip Hüseyin Abi’sinin ruhuna şakşukayı derin döküm bir tencereye yerleştiriyordum!
Türk kahvelerimizi kuru yemiş ve likör eşliğinde içiyorduk. O an anladım ciğerimi deşen kuzucuk dalgasının, “mavi huydur bende” şiirinden geldiğini. Tam üç defter şairin burada ne demek istediği ile garsonun Hüseyin Abi’si arasında bir çift masmavi göz meselesiydi. “Bir akşamüstünü düşünmek bir akşamüstünü düşünmekten başka nedir ki?” Elle tutulup gözle görülmeyen bir olguya sırf bir tren kompartımanında kahve içildi diye tutunmaya çalışmak hangi aklın faziletiyse zannediyorum son neferiyle karşımda vücut buluyordu. Vakur ve sadık! Afedersiniz, masanızı işgal etmiş bulunuyorum.
Lafı mı olur canım bu sizin ata sporunuz, demedim. Rica ederim buyurun lütfen. Kahveler güzel olmuş değil mi?
Ah burası bir gezegen olup güneş sistemine eklenmesi gerekirken Tanrı’nın bana bahşettiğini düşündüğüm evim. Türk kahvesini kiminle içersen iç ilk beraber içtiğin kişiyi hatırlayacaksın her seferinde demişti güzel bir insan.
İlk kez duyuyorum böyle bir şeyi belli ki hatırlamanızı istemiş.
Fincanını tabağının içinde döndürürken gözyaşlarını sildi eşarbıyla. Defterleri bir an önce verip kalkmaktansa merakıma yenilerek sorar buldum kendimi.
Evim dediniz ama burada yaşamıyorsunuz sanırım.
Hayır yaşamıyorum ama ruhumun doygun hissettiği yerin evim olduğunu anlayacak kadar iyi yaşadım.
Bir tekir kedinin birden kucağıma sıçrayıp oturmasıyla hoş bir tebessüm karıştı rüzgâr esintisiyle aramıza... İç geçirerek usul usul “Ori kızım bana hoş geldin mi diyorsun?” diye sormasaydı yüzüme yerleşen gülücük Agatha bakışlarına dönüşmeyecekti.
Tanıdık bir arkadaş sadece. Bilirsiniz güzel arkadaşlar güzel tanışlar getirir.
Elleri artık ne fincanında ne de şalındaydı gözlerini yummuş avluda oynayan çocukların kahkahasını dinliyor, sokak simitçilerinden yayılan susam kokusunu içine çekiyordu. Tek bir bakışım, sorum ve nefesimi tüketmeden Ori’yi kucağımdan yere indirecektim ki, Ferdi Özbeğen senede bir gün melodisiyle ikimizi de şarkının hüznüne davet etti.
Evli değilsiniz sanırım üzerime vazife değil tabii kusura bakmayın. Parmağınızda alyans göremeyince… Hayatım boyunca herkes bana evlilik trenini kaçırdığımı söyledi oysa ben hayatımın kutup yıldızını, en iyi dostumu bir tren yolculuğunda tanıdım. O bir Türk’tü. Evliydi. Öylesine saygın bir kişiliği vardı ki ne beni incitti ne de ailesini. Biz böylelikle birbirimize münasip ve müsaittik. Buranın kapanacağını öğrendim az önce. O da tam üç senedir gelmiyor. Gelebilseydi gelirdi hissediyorum. Benim adım Katherine. Sizin adınız?
Katre
Bir çırpıda söyledim adımı ve hayatımda ilk kez bir katrenin denizlerdeki yüzölçümünü gördüm. Maviydi gözyaşları yemin ederim ve aynı geminin yıllardır birbirini arayan filikalarıydı ellerimiz...
-/-/-
Soranlara bilenlerin püf noktası mor şalı diyerek ifşa ettiği şakşukam dillere destan oldu. Derin döküm tencereye hepsini çiğden atıp kısık ateşte pişirip en son zeytinyağını döküyorum. Bazen domatesini, suyunu bazen de sarımsağını soğanını daha çok ekliyorum. Bazen onların tanıştığı gün bazen doğum günlerinde konu komşu mahalleye veya ev ahalisine pişiriyorum. Tadına doyamıyor kimse. Nasıl doyulur içinde iki kere aşk geçen lezzete?
