Ayşenin Heybesi: Holden Caulfield’e Mektup

Selam Holden,

Bu mektubu sana okul yönetiminden gizli atacağım. Çünkü bizim okulda öyle istediğin zaman çarşıya çıkamıyorsun. Çıktığın zaman da pastane, postane, hastane yasak. Tabii ki bu kuralı postane ve pastane için deliyoruz. Şahsen ben okulun son iki yılında yasak delmeye başladım ve bu çok eğlenceli. Pardon sana kendimi tanıtmadım. Ben Gülümser. Gelecek yıl liseden mezun oluyorum. Seninle aynı yaşlardayız anlayacağın. Ben de ailemden uzakta okuyorum. Bizim okul Trabzon’da bizimkilerse Mersin’de.

Seninle aynı yaşlardayız ama o kadar farklıyız ki. Nasıl desem sen çok şey biliyormuşsun gibi. “Bir kitabı bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da canım her istediğinde telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir. Ama öylesi pek bulunmuyor.” diye yazmışsın ya hiç anlamadım. Çok kitap okumuyorum ben. Bizim Mehtap çok okuyor. O da böyle mi düşünüyor acaba? Kitap okumak hiç eğlenceli değil. Hiç okumadım sanma arada okuduğum oluyor ama yazarına telefon açmak da ne bileyim tuhaf geldi. Sen çok okuyorsun. Bizim yaşlarda biri için uygun değil. Oyuna getirilecek öğretmenler, konuşulacak oğlanlar varken. Gerçi sen bunları da yapıyorsun. Garipsin. Ben senin kadar iyi yazamam herhalde. Bazı şeyleri tekrar yazarsam şaşırma. Dur bir dakika. Ortaokuldayken kompozisyon derslerini çok severdim. Şimdi aklıma geldi. Yazarken zihin açılıyor demek ki.

Sana buraya geliş hikâyemi anlatayım. Amerika’da var mı bu sınavlardan bilmiyorum. Bizim burada ortaokuldan sonra kurumlar sınavına giriyorsun. Daha bir sürü sınav var da en önemlisi bu. İşte o sınavlara girdim ben de. Mersin Anadolu Öğretmen Lisesini bir de Trabzon Ev Ekonomisi Meslek Lisesi’ni kazandım. Aslında öğretmen olmak istiyordum ben. Mersin Ortaokulu’nu takdirle bitirdim.

Bu arada sana bizimkilerden bahsedeyim. Benim de senin gibi iki kardeşim var. Senden farklı olarak en büyükleri benim. Babam hademe annem çalışmıyor. Anlayacağın maddi durum pek iyi değil. Meslek lisesine gidersem lise bitince devlete atamam yapılacak, Anadolu öğretmene gidersem işe girmek için dört yıl da üniversite okumak zorunda kalacağım. Yani bizimkiler dört sene de üniversitede beni okutmak zorunda kalacaklar. Bizimkiler mesleğe gitmemi istediler ama kararı bana bıraktılar. Durumumuz ortadaymış, üniversiteyi okutmaya güçleri yetmeyebilirmiş. Karar bana kaldı. Ben de burayı seçtim. Bizim okuldan Türkiye’de üç yerde var. Trabzon, Ankara ve Siirt’te. Bizimkiler bir genç kız için en iyi yerin Trabzon olduğunu düşündüler ve binlerce kilometre uzağa buraya okumaya geldim.

Sigaraya burada başladığımı, ilk içkimi burada içtiğimi, parkta şarkı söyleyerek dilencilik yaptığımı, hele erkeklerle fingirdediğimi bir bilseler. En kötüsü de bu biliyor musun? Erkekler. Erkekler korkunç yaratıklar. Annem öyle söylüyor. Ortaokulda büyüyüp geliştim diye sınıftaki erkeklerle konuşmamı yasaklamıştı. Bense merak ediyorum onları. Tamam kızla erkek arkadaş olamaz ancak sevgili olurlar biliyorum. Ben de bu hallerini merak ediyorum zaten. Hem bir erkek bir kızla onu sevmiyorsa neden konuşsun ki? Bak, ben senin yerinde olsam çoktan Jane’i arardım. Senin aramamana şaşırdı. Garipsin.

Bizim kızların çoğunun sevgilisi var. Bu oğlanlar bizim kızları nasıl buluyorlar anlamıyorum. Benim sevgilim yok. Olmaması da doğal. Çünkü çok güzel bir kız değilim. Ben de ne yaptım biliyor musun? Çarşı izinlerinde denk geldiğim bir çocuktan acayip hoşlandım. Haftada bir iki saat çarşı iznimiz var zaten. Her izinde onu görmeye başladım. Trabzon zaten iki cadde. Uzun Sokak ve Maraş Caddesi. Benim postaneye gidip arayacağım bir sevgilim olmadığı için çarşıda daha uzun süre kalabiliyorum. Amerika’da bu telefon işleri nasıl? Burada jetonlar çok pahalı. Hele jetonu yutturursan vay haline ama bazen jeton takılır ve uzun süre konuşursun.

Neyse ben bu çocuğa Abdulrezzak ismini taktım. Çarşıda rastladığım zaman göz göze gelmeye çalıştım, hiç çekinmedim. Haftalar sonra göz göze gelmekten ötesini yapıp, “Konuşabilir miyiz?” dedim. Çarşıda bir yerlere oturmamız yasak. Yine de gideriz böyle yerlere. Burada pasaj içinde Cine-Kafe diye bir yer var. Öğretmenler gezmez o taraflarda. Ha söylemedim. Çarşı izinlerimizde hafiye öğretmenler gezer bizi kontrol etmek için.

Cine-kafeye gittik. Ondan hoşlandığımı söyledim ve çıkma teklif ettim. Kabul etti biliyor musun? Dedim ya öyle güzel bir kız değilimdir. Biraz da iriyimdir. Yatılı okulda doymazsın çünkü ve yemekler belirli saatlerde verildiğinden kalan zamanda acıktığında ne bulursan onu yersin. Kimsenin dikkatini çekmem yani. Anlayacağın iş başa düştü ve gidip oğlana ben teklif ettim. Oğlan dediğime bakma bende üç dört yaş büyük.  Şimdi çıkıyoruz Osman’la. Osman’mış adı. Ama biliyor musun pek hoşuma gitmedi. Uzaktan bakışırken daha zevkliydi. “Bir kız kendini oynaşmaya bir kaptırdı mı beyin meyin aramayın onda,” diyorsun. Böyle mi olur hep? İlginç. Benim beynim yerinde duruyor. Bende kesin tuhaflık var.

Sana yazmak iyi geldi Holden. İyi ki yazmışsın. Sayende kendimi de tanımaya başlıyorum. “Bir şeylere üzülüyorsam, tuvalete gitmem gerekse bile gitmem. Üzülmekten gidemem. Üzülmeyi bırakıp gidemem” yazmışsın. Kendini çok iyi tanıdığın belli. Garipsin. Ben kendimi tanıyor muyum emin değilim. Hayır eminim. Tanımıyorum. Mesela bizim kızların hepsinin çok sevdiği bir şarkıcı var. Benim yok. Bir ara denedim. Ben de birini seveyim diye olmadı. Of neyi sevi neyi sevmediğimi bilmiyorum. Bir ara namaza başladım. Hem de günde beş vakit. Sonra bıraktım. Bir ara metal dinleyip Metallica tişörtü giyen arkadaşlara özenip onlarınki gibi desenli tişörtler alıp kafa sallamaya başladım. Aklımda sadece Unforgiven ve Nothing Else Matters kaldı. Diğer şarkıları sevmedim. Çok vasıfsızım. Hiçbir zevkim yok. Sanırım sınıftaki en garip kız benim.

On üç yaşında kardeşin öldüğünde garajın camlarını kırmışsın. Seni psikiyatriste götürmüşler. Ben de yaz tatilinde bir gün bizimkiler çarşıya çıkmama izin vermediği için battaniyenin altında tırnaklarımı yanaklarıma geçirmiştim. Beni psikiyatriste götürmediler. Sadece anlamsız buldular yaptığımı. Annemle babamın şaşırmanın yanında utandıklarını hatırlıyorum. Akrabalarımız annemle babama teselli vermişlerdi. Bizimkiler bir garip. Garip olduklarını buraya gelince fark ettim. Arkadaşlarımın aileleri için normal olan şeyler bizimkiler için ya ayıp ya günah. Bazen ölmek istiyorum. Bazen onlar ölsün istiyorum.

Çoğu arkadaşım yazın denize giriyor, oğlanlarla arkadaşlık ediyor. Annelerine konuştukları oğlanlardan bahsediyor. Benim arkadaşlık edebileceğim kimse yok. Mayom da yok. Giysem de yakışmaz. Şikayetçi değilim yani. Ben de sigara içerek (tabii öğretmenlere yakalanmadan) içkiyi deneyerek, oğlanlara çıkma teklif ederek hayatımı eğlenceli hale getirmeye çalışıyorum.

Sen hangi takımı tutuyorsun Holden? Ben küçükken Beşiktaşlıydım. Şimdi Trabzon’da olunca Trabzonspor’u tutuyorum. Ogün ve Hami’yi çarşıda gördüm bir gün. Çok eğlenceli değil mi? Hami’nin kaynanası dersimize giriyor. Ders dediysem de dikiş nakış işte. Çok sıkıcı. Bir gün Fenerbahçe Trabzonspor maçı vardı. Bizimkiler Fenerbahçe’yi barındırırlar mı hiç? Fenerliler Trabzon Havaalanından Rize’ye otellerine giderken otobüsü taşladılar. Maalesef ben gidemedim. Okulun bahçesinden dışarı çıkmak yasak. Bahçenin ucuna yola en yakın yere gidip seyrettim. Seyretmek bile eğlenceliydi. Sana yazarken bile gülümsüyorum.

Öğretmenlerden bahsetmişsin. Bizimkiler gibi her çeşit varmış sizde de. Öğretmenler garip yaratıklar. Bizi hiç sevmiyorlar. Bazısı hariç tabii. Dur sana müdür yardımcımız Seyhan Hanım’dan bahsedeyim. Enine boyuna heybetli bir kadın. Bir gün öğretmenler tuvaletinde devasa bir kaka gördüm. Kesin bizim Seyhan Hanım’ındır adım gibi eminim. Neyse doktora gitmek için ondan izin almak gerekiyor. Her şey için tek çözümü var, sıcak tutmak. Bir gün kıçımda acayip bir şey çıktı, korktum. Canımı da yakıyordu. Doktora gitmek istedim. İnanmadı bana. “Göster,” dedi. Revirdeki yatağa çıkıp secde pozisyonu aldım, popomu kaldırdım. “Tamam sevkini imzalayacağım,” dedi. Utanmıştım. Öğretmenler çok garip. Keşke çoğu ölse.

Senin şu Sally hakkında söylediklerin var ya: “Eskiden onu pek akıllı sanırdım, o aptallığımla tabii. Öyle sanmamın nedeni, tiyatro, edebiyat ve bütün bu zırvalıkların üzerine çok şey bilmesiydi. Birisi bu konularda pek çok şey biliyorsa, onun aptal olup olmadığını anlayabilmeniz epey zaman alıyor.” Sen de çok şey biliyorsun. Aptal çıkarsan üzülürüm. Bence bu kadar şey bilen biri aptal olamaz. Sen aptal olamazsın.

Holden, yazdıkların içinde bana en iyi gelen ne oldu biliyor musun? “Bir şeyi yapmadan önce, ne olacağını nereden bilebilirsiniz ki?” demen. Ben de bu lanet okul bittikten sonra ne olacağımı bilmiyorum. Zorunlu hizmeti olan bir devlet memuru olacağım ama bunu kastetmediğimi anlamışsındır. Demek istediğim ben ne olacağım?

                                                                                   Trabzon/Türkiye’den dostun Gülümser

Bu arada Jane’i ara.

22/06/2026
59