Ayşe Turkay Yiğit: Ayşenin Heybesi - Yıl 1397 Aylardan Bahman
Bu pazar 2019 Ocak ayına ait bir anı-gezi yazısıyla geldim. Yazıdaki bilgi ve rakamlar o yıla ait. İran halkı bugün savaşın ortasında. Ah Persepolis...
*
Günlerden pazartesi. Hülya aradı.
“Biz İran’a gitmeyi düşünüyoruz, ne dersiniz?”
Evden komşuya gidecekken düşünen biz, sanki pazara gitme teklifini kabul etmiş gibi akşam bilet alırken bulduk kendimizi. Hızlı bir karar verme süreci oldu, hadi hayırlısı. Daha ne olduğunu anlamadan cumartesi yolda bulduk kendimizi. Aracımızla İstanbul Tahran uçağına yetişecek şekilde çıktık yola. Yol üzerinde Safranbolu Yörük Köyü’ne uğradık. Daha evvel yaz ayında gitmiştik. Şimdi karlar içinde başka güzeldi. Köyde kahvelerimizi içerek iyi bir başlangıç yapmış olduk geziye.
İran’da nerede kalacaktık, nereleri gezecektik hiç fikrim yoktu. Kendimi onlara bırakmıştım. Zira kontrol merkezi olmak yerine kendimi bırakmak yönünde tavsiye almıştım işin uzmanından. Bilime saygımdan ses etmedim. Ne olacak, nasıl olacak diye merak ettiysem de içime attım.
Sabahın ilk saatleri. Tahran’dayız. Selçuk, “Şurada bir bank bulalım, mabadımız dinlensin, ayaklarımızı uzatalım,” cümlesini bitirmeden Hülya ve Derya pasaport kuyruğuna girmişti. Sekiz tam günümüz vardı ama gezimiz son sürat başlamıştı. Hiçbir şeyi kaçırmamalıydık.
Biraz dolar bozdurduk havaalanında. Selçuk elinde bir tomar parayla geldi yanımıza. İran para birimi Riyal fakat günlük kullanımda tümen var. Riyalin sıfır atılmış hali. Sormayın ne kadara tekabül ediyor diye. Kafam hala karışık.
Telefonlar için İran hattı aldık havaalanında. Hepimiz alacaktık ama Hülya, “Altı buçuk arabasını kaçırmamalıyız,” deyince düştük peşine. Sonraki araba bir gün sonra herhalde yoksa bu kadar acele etmezdi diye düşünüyorum. Meğerse saat başı araba varmış. Hülya yola çıkınca durmuyor. Bir kez daha anladım.
Bu arada uçaktaki kadınlar havaalanına inmeden başlarına örtülerini alınca ben de aldım. Hiç iyi hissetmedim. Değişik bir duyguydu. İlerleyen günlerde, ilk günlerde yaşadığım yoğunlukta huzursuzluk yaşamadım başörtüsüyle ilgili ama genel olarak ruh daraltıcı geldi. Her an düşecek endişesiyle kontrol etmek zorunda kalmak iyi gelmedi hiçbirimize.
Yaklaşık altı saatlik otobüs yolculuğunun sonunda İsfahan’a vardık. Benzin fiyatlarından dolayı her türlü ulaşım ucuz İran’da. Bizi Hacer karşıladı. Evini pansiyon olarak işleten biri Hacer. Gezeceğimiz yerlerle ilgili, ulaşımla ilgili, yeme içmeyle ilgili ne kadar sorumuz varsa hepsine cevap vermekle kalmayıp, bizzat gösterdi bize. İranlıların misafirperverliğini, içtenliğini gelmeden önceki sınırlı zamanımızda okumuştuk internetteki yazılardan. Şimdi yaşıyorduk birebir.
İlk etabı sabah arabayla başlayan yolculuğumuz, uçak yolculuğu sonrası otobüs yolculuğuyla tamamlanmıştı. Tahran dahil dört kentte bulunduk ve hepsinin arası ortalama altı saat ve bazılarını gece yapıp gündüz gezmeye devam ettik.
Ekibimizin en ufak üyesi Timuçin, eve döndüğümüzde, “Gece gündüz birbirinin içine girmiş gibiydi,” dedi. Evlat burası Fars diyarı. Fars demişken, İran’ın resmi dili Farsça olsa da İran Türkleri ve Farslar nüfus olarak neredeyse eşit gibi. İnternette birçok kaynakta değişik rakamlar var.
Bir tanesine göre % 40 Fars, % 40 Türk, %10 Kürt, % 2 Beluç, % 2 Arap, % 6 diğer etnik kimliklerden oluşuyor İran nüfusu. Özellikle Tahran’da yarı yarıya Türk varmış. Bunu bize söyleyen Tahran rehberimiz Mehmet.
Durun size Mehmet’i anlatayım. Yazd kentinde Zerdüştlerin sessizlik kulelerini gezerken rastladık Mehmet’e. Şimdi Zerdüştlük nedir, sessizlik kulesi nedir sorularının cevaplarına girersem hem yazı uzar hem de klasik gezi yazısı olsun istemiyorum. Bir zahmet Wikipedia canım, w’dan önce 0 koy giriyorsun yasaklı wikipediaya. Bu arada İran’da Facebook, Twitter, YouTube yasak. Biz Wikipedi ile başladık yasaklara hayrolsun bakalım. Gerçi kısa süreli YouTube, Twitter yasaklamışlığımız var hamdolsun. Allah sonumuzu benzetmesin. Daldan dala atlıyorum ama bir gün İran’a benzeme fikri hiç uzak gelmiyor bana. İran, dönmemizin üzerinden birkaç gün geçmesine rağmen hala aklımızda, ruhumuzda kaldı o ayrı. Yine de İran’da yaşamak İran gibi olmak hiç istemem. Yaşasın çoğulcu demokratik Cumhuriyet, yaşasın halkların eşitliği diye sloganımı atıp bu konuyu şimdilik burada bırakayım. Canım isterse gene dönerim.
Mehmet, bizim Türkiye’den geldiğimizi anlayınca selam verdi. Türkiye’den gelenlere ayrı bir sevgi var. Gerçi herkese eşit derecede cömert ve sıcaklar da Türkiye deyince tebessümleri bir parça daha artıyor. Çok seviyoruz sizi diyorlar. Sohbet ettik ayaküstü, fotoğraf çektirdik. Fotoğrafları atabilmek için telefon numaralarımızı aldık. Yazd’dan Tahran’a geçeceğinden, asıl yaşadığı yerin Tebriz olduğundan bahsetti. “Hoda hafız,” deyip ayrıldık. Çok şükür iki üç kelime Farsça kaptık İran’da. Hoda hafız yani bay bay, hoşça kal, Allah’a emanet ol gibisinden bir kalıp.
Akşam Mehmet’ten mesaj geldi.
“Gözel gardaşlarım sizleri Tahran’da gezdirmek isterim, yürekten hizmetinizdeyim.”
Ponçik ya ne diyorsun... Şaşırmıştık hepimiz.
“Teşekkür ederiz teklifin için. Seni yormayalım. Tahran’da yol gösterecek bir arkadaş var ona ulaşacağız. Lüzum ederse seni ararız sağ olasın gardaş,” dedik.
Dedik ama Mehmet’de aklımız kalmadı değil yani. Mesajı şaşkınlık yaratmıştı bizde. Ertesi gün mesaj attık “biz geliyoruz seninleyiz” diye. İyi ki öyle demişiz. Tahran’da sınırlı zamanımızı onun sayesinde hem verimli hem keyifli geçirdik. Sanki yıllardır arkadaşmışız gibi hissettik.
Mehmet İran Azerisi olduğundan onunla anlaşmak zor olmadı. Derbent’te gezerken: “Tahran kıçımızın altında olacak,” dedi Mehmet. Anlamaya çalıştık, olmadı. Kıçımızın altında ne demek ola ki diye düşünüp bizdeki karşılığını söyledik.
“Mehmet, kıç bizde popo demek.”
“Ooo bilmiyordum,” dedi gülüştük.
Bacaklarını gösterdi. Ha dedik Tahran ayaklarımızın altında olacak. Şimdi düşününce çok mantıklı geliyor. Bir de bize bir şey öğretmeye gelmiyor. Tahran’ı kıçımızın altında görene kadar bu cümleyi kurduk değişik versiyonlarıyla. Velhasıl Tahran’ı kıçımızın altında görmek ayrı güzeldi. Kısıtlı zamanda ancak bu kadar yaşayabilirdik Tahran’ı daha fazlasını düşünemiyorum.
Derbent’te kahve içmek için oturduğumuz mekânda Türkiye’den geldiğimizi anlayınca masaya hemen Türkiye bayrağı getirdiler. (Derbent; iki dağ arasındaki dar geçit, bilmeyenler için hizmet).
İnsanların gösterdiği sevgi karşısında, zaman zaman kendimi-zi sorguladık, biz nasılız diye. Bulunduğumuz dört kentte de aynı duyguları yaşadık. Yazd’de Rıza Amca avluya her geldiğimizde elinde tepsiyle bize çay getiriyordu. Umarım anlatabiliyorumdur, çay getirip getirmemesi değil olay. İnsanların bakışlarıyla, vücut dilleriyle o güzelliği görebiliyorsunuz.
İran’daki ilk günlerimdeki benle döndüğümdeki ben aynı değil. İlk günlerdeki tedirginliğim kendimle alakalı bir durum. Güvende hissetmeme, tetikte olma hali vardı bende. Bununla ilgili bir şey yaşadığımdan değil, tamamen kendi güvensiz yapımla ilgili. Burada bile karanlıkta yürürken arkamda duyduğum ayak sesine karşı bir ürperti olur bende. Belki de çocukluğumda sürekli duyduğum “kimseye güvenme” lafının etkisi vardır bunda bilemiyorum. Günün her saatinde dışarıda bulunduğumuz sekiz günün sonunda şunu söyleyebilirim ki bu anlamda bir huzursuzluk hissetmedim, hissetmedik.
Tahran’da şoförle birlikte altı kişi olarak taksiye biniyorduk; kucakta yolcu almak yasak olmadığından ben kucakta gidiyordum. Bana kucağını açan dostlara selam olsun. Tahran’da metroya da binince tüm ulaşım araçlarını kullanmış olduk seyahatimiz boyunca. Metro öyle kalabalık ki inip binerken ekstra hareket etmene gerek yok, kitle seni götürüp getiriyor, araya kaynıyorsun. Diğer kentlere göre Tahran daha kalabalık, İstanbul’a benzettik biz.
Bu arada İran’da hiçbir yerde trafik kuralı yok. Tüm kavşaklara direkt dalabiliyorsun. Biz yolcu olarak gerilirken, şoförler o kadar rahat ki. Öyle ufak dokunmalarda, “Hey hemşerim noluyor!” diye arabadan inmiyorsun. El edip geçiyorsun. Zaten çoğu arabada ufak tefek darbeler var. Bilgisayar oyunu gibi trafik. Düşünürken yoruldum. Sakın ola İran’da araç kiralayayım demeyin, zaten taksi sudan ucuz. Binin taksiye on km yol gitseniz vereceğiniz 4-5 lira olur. Sokaklar taksi dolu. İşsizlik var İran’da, insanların çoğu taksicilik yapıyor.
Bu benim gördüğüm dördüncü ülke. Yeni geldiğim için mi bilemiyorum İran’ın yeri bende ayrı olacak gibi. Bunun neden böyle olduğunu sorgulayınca, galiba insanlarla ilişki kurduk, ondandır diye düşünüyorum. Kuru bina, taş, toprak görüp gelmedik. Zaten görsel anlamda, mimari açıdan beni çok etkileyen bir yapı oldu mu? Olmadı. Gördüğümüz birçok şeyi hissettiğimiz için etkilendik. Temas ne kadar önemli.
Tahran’da canlı müziğe bile gittik son gecemizde. Oynamak istediğimizi söyledik Selçuk’la. “Türkü söylesek,” dedik Derya’yla. “Kapattıracak mısınız burayı, yasak Allah belalarını vere,” dediler. Şiraz’da kaldığımız yerdeki arkadaş, “Dans etmek istiyorum,” demişti. Kızlı erkekli. “Türkiye’ye gel, tarihi turistik mekân çok,” demiştik. “Tarih görmek istemiyorum, dans etmek istiyorum,” demişti. Çoğu kez laik yaşamın ne kadar hayati önemde olduğunu düşündüm İran’da. Kadınlar özgür değil. Gülmek, şarkı söylemek, sevgiliyle el ele olmak, sarılmak yasak. Gerçi kadının özgür olmadığı yerde erkek de özgür değil o da sistemin kurbanı bana göre. Bu arada özellikle sarılmak yasak olunca oldukça zorlanan arkadaşlarımız oldu.
Derya daha önce İran’a gelen arkadaşından bazı isimler almıştı yardımcı olmaları açısından fakat aramaya gerek kalmamıştı. Nakşı Cihan meydanında gezerken biri Derya’ya, “Derya,” demesin mi? Tabii canım Derya’ya Derya diyecek Mahmut diyecek hali yok ya ama olay Ali’nin Derya’yı tanıması. Dünya küçük klişesinin tam zamanıydı. Çünkü Ali, Derya’nın fotosunu görmüş oradan tanıyor. Arkadaşlarım gelecek İran’a demiş arkadaşı. Ay olay çok girift hal aldı. Çıkıyorum buradan. Ali’yle çıkıyoruz. O gün Ali bizi gezdiriyor İsfahan sokaklarında.
Sokaklarında bol bol taze meyve suyu içiyoruz İran’ın. Nar, kavun, elma, havuç ne ararsan var taze taze sıkıp getiriyorlar. Öyle çok tarım arazisi de görmedik ama sanırım İran’ın kuzeyinden geliyordur tarım ürünleri. Yazd’dan Tahran’a giderken görmeye başladık ekili arazileri.
Zamanda yolculuk gibiydi İran. Hayali bir şey değil, gerçek. Hala hicri takvim var orda. Yıl 1397 aylardan Bahman’dı gittiğimizde. Yılbaşı mart ayında nevrozla birlikte başlıyor. Doğa uyanırken giriyorsunuz yeni yıla. Dünyaya kafa tutar gibi, 1397’yi yaşıyorlar. Bu anlamda “vay be” diyorsun, evrenselliği kabul etmiyorum diyorlar yani. Çok güçlü bir duygu olsa gerek. Gerçi küresel güçlere kafa tutarken halkına da kendi gücünü gösteriyor yönetim. Kendimi başkalarına ezdirmem ama ben ezebilirim durumu var. Karakola götürülen ayakları zincirli iki kişinin görüntüsü hala aklımda. Kim bilir ne suç işlemişlerdi. Kendi kültürünü, dilini, tarihini yaşayarak aynı zamanda Dünyalı olmak hayali bir rüya mı yoksa? Denge imkânsız mı yaşarken gibi bir sürü soru dolanıyorum kafamda.
Toparlasam iyi olacak yoksa kaybolup gideceğim yazının içinde. Çok güzel bir ekip olduk İran’da. Heybemizi bir sürü duygu, düşünce, anıyla doldurduk. Hem kendi içimizde geliştirdiğimiz ilişkilerle hem kendimizi farklı ortamlarda deneyimleyişimizle tazelendik, sorguladık, sevdik, bolca da güldük. Birlikte gülebilmek kıymetli bir duygu.
Ekibimizin en küçük gezgini Timuçin de uyumlu bir şekilde gezdi. Sorarak, inceleyerek, nasıl gezileceğini öğrenerek, elinde haritası yerleri işaretleyerek, gece gündüz gezmelere benden daha fazla uyum sağlayarak, kazanacağını öğrendiği parayla gaza gelip pi sayısının 50 hanesini birkaç saat içinde ezberleyerek doldurdu heybesini. Gece yatmak için bizi değil Derya’yla Hülya’yı tercih ederek, İngilizcede bazen beni düzelterek, Derya’nın kahkahalarını yassak hemşerim diye uyararak ve daha bir sürü şeyle tamamladı seyahatini.
Selçuk’la beni bazen sinir etse de Derya ve Hülya’nın sınırsız sevgisi, ilgisi vardı hep. Hülya için iki la havle yeterliydi sakinlemesi için. Derya’nın kahkahası ekibin hep üzerindeydi. Kahkahasını bıraktı hem İran’a hem bizim hafızlarımıza. Hülya, ulu bilgemiz, bilgi aşığı kadın. Derya ve ben hiç turist gibi değilken İranlıların ilgisi onun ve Selçuk’un üzerindeydi. Çünkü Selçuk Alman Hansa Hülya Fransız Nataliye benziyordu. Biz yurdum insanı.
Selçuk tarih bilgisini konuştururken Hülya’nın, “Allah’ım çocuk ilim irfan yuvası. Selçuk nereye ben oraya, sizinle gelmem siz hiçbir şey bilmiyorsunuz o çok şey biliyor,” demesi gözümüzün önünde... Selçuk, ekibin güven duvarı, ayaklı tarih ansiklopedisi, ortak kasası, İran’ın en hızlı taksi çağıran insanı. (Bir de benim kocam, bunu da eklemem lazım, Selçuk’u benle değil Derya ya da Hülya’yla eş sanıyorlar yaptıkları tahminlerde, silik miyim la ben). Hülya’nın “yürürdük aslında” bakışları arasında Selçuk’un çağırdığı taksiler gözümün önünde, birbirimizin dalgınlıklarıyla dalga geçip sonra bolca sarıldığımız zamanlar da.
Terslikler de oldu ama işlerimiz hep yolunda devam etti. Hep iyilerle karşılaştık. Genelleme sevmem ama belki iyiliğin saf halinin coğrafyasındaydık kim bilir. Taksi çalışmayıp bavulları indirdiğimiz, çalışınca tekrar bindirdiğimiz sonra tekrar indirip başka taksiye bindirdiğimiz zamanlar oldu ama o trene hep yetiştik. Uçağımız gökyüzünde bir saat döndü, İstanbul yerine Antalya anonsu yapıldı ama o havaalanına indik hep.
Yıl 1397 aylardan Bahman’dı ve biz İran’daydık. Dostlarla, dostluklarla Hoda hafız İran hoda hafız...
