Ayşe Turkay Yiğit: Ayşenin Heybesi - Yalnızlıklardan Yalnızlıklar Seçtim; Yüz Yıllık Yalnızlık

Uzun zamandır okumayı ötelediğim bir romandı Yüzyıllık Yalnızlık. Hazır dizisi çekilmişken, ortamlarda muhabbetten geri kalmayayım, o gün bugündür dedim ve bu kutlu yola girdim. Çünkü hiçbir şeyden geri kalmamam lazım. Kitap hakkında en çok duyduğum şey, karakterlerin çokluğuydu. Zaten ilk sayfada ailenin soyağacı verilmiş. E iyi tamam buradan takip ederim dedim de her sayfada girişteki soyacağına dönmek yorucu oldu benim için. Yine de yılmadım devam ettim. Zaten bir süre sonra soyacağının bir önemi kalmadı. Başka isim yokmuş gibi tüm aile iki ismin etrafında dönüp durdu çünkü. Kim kimin kaynı kim kimin görümcesi kim kimin bacısı karıştı gitti. Yine de iyi toparladım valla.

Şimdi bu bizim Buendia ailesi romanın başında yaşadıkları yerden göç edip yeni bir yaşam alanı inşa ediyorlar kendilerine. Hah diyorum tam benlik; otoriteyi reddederek yeni bir başlangıç yapıyorlar ama tahmin ettiğim gibi ilerlemiyor hikâye. Jose Arcadio Buendia ve karısı Ursula’nın iki oğlan bir kız çocukları oluyor. Oğlanlardan biri çingenelerle gidiyor. Ana yüreği dayanamayan Ursula, aramak üzere oğlunun peşinden gidiyor. Oğlanı ararken köyden uzaklaşıyor iyice. E bu kadar uzaklaştım şimdi bu yolun geri dönüşü var en iyisi dönmeyeyim ben diyor. Beş ay ortalarda görünmüyor. Kocası bu durumu sükunetle karşılıyor. Bizde olsa olay çoktan Müge Anlı’ya intikal etmişti.

Dur bakalım burada neler olacak. Ursula döndüğünde adam hoş geldin diyor. Başına bir şey mi geldi, yolunu mu şaşırdın, evliyalara mı karıştın sorsana neredeydin diye. Hiç mi merak etmez insan. Selçuk gittiği yerden geç gelse, oğlanlar gecikse falan hemen ararım 155’i.  Kültürel kodlardan sıyrılıp okuma yapmak çok zor arkadaş. Bakın keskin düşünce yapısına sahip değilimdir. Ya da ben öyle düşünüyorum etrafımdakiler ne der bilemiyorum. Kolay ikna edilirim. Yargılamaya değil anlamaya çalış kızım diyerek okumaya devam ediyorum.

Sonra uykusuzluk salgını başlıyor köyde. Bu arada köyün adı Macondo. İsim karışıklıklarının arasında uykusuzluk bölümleri iyi geldi bana. Bir süre sonra bütün eşyaların üzerine isimlerini yazarak durumu kurtarmaya çalışıyorlar. Kapının üstüne kapı yazıyorlar mesela. Bir levhaya da Tanrı vardır yazıyorlar. Roman bu kısımlarda beni epey yakalıyor. Bir süre sonra bu sorun çözülüyor. Köye daha doğrusu köyün bulunduğu bölgeye sulh yargıcı atanıyor. Ben notlarıma vali şeklinde yazdım daha anlaşılır olsun diye.

Evet, devletle karşılaşma, en sevdiğim. Bakalım nasıl çatışmalar okuyacağız derken evlerin maviye boyanmasına itiraz etmek dışında bu anlamda çatışmalara pek şahit olmuyoruz. Olsun bu da yeter bana diyerek devam ediyorum. Bizim bu Buendiaların küçük oğlan sen tut valinin dokuz yaşındaki kızına âşık ol, kara sevdaya tutul, aklından çıkarama iyi mi? Türkiye’de böyle bir roman yazılsaydı yazar linçlenirdi yahu düşüncesi çık aklımdan çık. Entelektüel kimliğine halel getirecek şeyleri çıkar aklından kızım. Ommm yargılamıyor anlamaya çalışıyoruz...

Ne yapayım, içimden geçenleri paylaşmazsam bunun üzerine nasıl konuşuruz, kendime yeni kapılar nasıl açarım? Aslında bu minvalde çok gidip geldim okurken. Hepsini yazmayayım şimdi. Koskoca romanda bunlara mı takıldın demesinler diye kapatıyorum bu konuyu. Kitap bitince dizisini seyrettim. Diziyle ilgili derin bir tahlil yapmam gerekirse ki umarım gerekmez... Kapitalist tahakküm anlatısı üzerinden Freudyen yaklaşım bağlamında köprüler kuran bir analiz çıkmaz benden. Mamafih inkisarı hayale uğramadım. Hülasa güzeldi.

Kitabı bitirdiğimde insanlar neler düşünmüş diye bir arama yaptım. Bunu hep yaparım. Bir kitabı okumak o kitabı okumakla bitmiyor bende.

Spotify’deki bir yorum çok ilginç geldi. Jose Arcadia ve Ursula’yı Âdem ve Havva gibi düşünmüş bir okur. Bu çıkarım bana oldukça yakın geldi açıkçası. Finalde birçok çıkarım yapılabilir ama ben bu Âdem ve Havva benzetmesini koydum cebime. Sizin cebinizde neler var bilemiyorum. Herkesin cebine kimse karışamaz diye sloganımızı atıp olaysız dağılalım lütfen...

01/03/2026
27