Ayşe Turkay Yiğit: Ayşenin Heybesi - Yalan Dolan Demeyin, Benden Dinleyin

Ne zamandır yazmayı düşündüğüm bir romandan bahsedeceğim bugün: Veronica Raimo’nun Yalan Dolan’ı “bir aileden bir yazar çıkarsa, o aile bitmiş demektir” girişiyle başlayan kurgu ile otobiyografinin iç içe geçtiği bir roman. Bunu son bölümde geçen “Anılarımızın çoğu biz farkına varmadan terk eder belleğimizi; geri kalanları biz yeniden doldururuz, çevreye saçarız, şevkle abartırız, kapı kapı dolaşan seyyar satıcılar gibi methederiz, hikâyemize kulak verecek birini ararız” ve “hikâye muğlak bir kavram” cümleleriyle kendi söylüyor aslında.

Oto-kurmaca okumayı seviyorum. Tabii iyi yazıldığı sürece diye belirtmeme gerek yok sanırım. Yalan Dolan’ı da çok sevdim. Bu tarz anlatılarda olan keskin dil çok yok romanda. Mizahi bir tarafı da var. Bunda yaşadıklarının tesiri çoktur ama olanı gülümseterek anlatmak da ayrı bir yetenek bence.

Bizde nedense biraz küçümsenir oto-kurmaca. Yazarın hayal gücü yok denir misal. Sanki yazma eyleminin en önemli bileşeni hayal gücüymüş gibi. Ayrıca oto-kurmaca hayal gücü olmadan yazılamaz gibi geliyor bana. Hayal gücü kendisini illa duvardan geçen ejderhalar, üstümüzden girip altımızdan çıkan yılanlarla gösterecek değil. Kültürel kodlarımız da oto-kurmaca yazmaya pek uygun sayılmaz. Bunun da etken olduğunu düşünüyorum bu fikirlerde. Yabancılar bu işi daha iyi yapıyorlar. Bizde ayıptır özel hayatın anlatılması.

Tam bu noktada Banu Yıldıran Genç’in Yan Yana Durduğumuz Zamanlar kitabından bir söz aklıma geldi ve kitapta altını çizdiğim bölümü ararken onun da Yalan Dolan’la ilgili yazdığını fark ettim. Fark ettim diyorum çünkü Yan Yana Durduğumuz Zamanlar’da çok kitap var. Hepsi aklımda değil. Çoğu için okuma iştahı duysam da iki tanesini not alıp sipariş vermiştim. Onun da yazması hoşuma gitti. Not aldığım iki kitabı da söyleyeyim bari. Biri Hector Abad Faciolince’nin Nisyan’ı diğeri Aziz Gökdemir’in Yangından Sonra’sı. Her iki kitabı da sevdim. Nisyan da biyografik bir roman bu arada.

Banu Yıldıran Genç’in kitaplarla kurduğu bağı anlatmasını seviyorum. Başkalarının yazdığı çoğu kitap yazısında sıkıcı, kuru bir dil var. Kitapla bağ kurdun mu kurmadın mı hangi duygunla temas etti sevdin mi sevmedin mi belli değil. Özellikle akademik bir dil kurma çabası var. Çoğunlukla anlayamıyorum bu tür yazıları. Ben diğer türlü anlatımı daha çok seviyorum.

Neyse oto-kurmaca diyorduk. Konuyu altın piyasasına ya da bir ayda iki beden incelmeye kadar götürmeden geri döneyim. Zira yazıya başladığım gibi devam edememekte bir ekol olabilirim. Yan Yana Durduğumuz Zamanlar sayfa 247:

Oto-kurmaca yazanlara, kişisel hayatlarını anı, deneme gibi türlere alet edenlere çok yöneltilen bir başka soru da her şeyleriyle bu denli ortada olmalarının onları rahatsız edip etmediği. Bu soruyu bırakın edebiyatı sosyal medya kullanımımla ilgili de çok duydum ben. Sanırım hayatının anlatısını böyle kurmayı tercih etmeyenlerin göremediği bir şey var. Biz ne kadar istersek o kadarımızla ortadayız. Hiçbir şey gizlemeyecek denli açık yürekli olduğumuzu düşünmeniz de yöntemimizin başarısı. Geri Döndüğüm Yerler’in sunuşunda Javier Cercas’ın romanında geçen bir söze yer vermiştim. “Ama kendinden fazlaca söz etmek, gizlenmenin en iyi yoludur.

Bu satırlarda benden çok şey var. Ben de yazmaya anılarımdan ve yaşadıklarımdan başlamıştım. Bir de yazının geneli alıntının alıntısının alıntısı şeklinde ilerleyecek gibi. İtalik italik içinde. Devam edelim bakalım.

Oto-kurmacaya bilhassa erkekler cenahından gelen küçümseyici dilin sebepleri üzerine düşündüm biraz. Oto-kurmaca yazarı eğer bir erkekse genelde böyle reaksiyonlar gösterilmiyor. Zaten bir kadın yazıyorsa vay haline. Kendini açmak, karanlık noktaları gün ışığına çıkarmak (istedikleri oranda) zor iş. Belki de bu zoru başardıkları içindir. Kendilerinin hiçbir zaman yapamayacakları bir işi başkası hele ki bir kadın yapıyorsa hele hele kadınlık halleriyle yapıyorsa ya hayal gücü eksiktir ya da kadınsal hezeyanlar yaşıyordur. İyi yazmış olamaz. Belki de kendilerine rastlamaktan çekiniyorlar bilemedim.

Okurken benim kriterim yok. İyi yazılmış olması yeter. İyi yazma olayı da öznel bir durum tabii. Genel olarak fantastik ve bilim kurgu türünü sevmiyorum diyebilirim. Böyle diyorum ama Nazlı Eray’ın fantastik öğeler barındıran Sis Kelebekleri’ni sevmiştim. Sıkıldığım bazı konular oluyor elbette. Mesela eve dönüş konuları çok işleniyor ama ne diyebilirim ki yazarın hikâyesi eve dönüşse. Böyle diyorum da en son okuduğum eve dönüş hikâyesini; Fatma Nur Kaptanoğlu’nun Babam Ev ve Yumurta Kabukları’nı çok sevdim.

Dönelim Yalan Dolan’a. “Bir aileden bir yazar çıkarsa, o aile bitmiş demektir” girişiyle başlayan romandaki aileden iki yazar çıkmış. Veronica ve ağabeyi. Yeri gelmiş hikâyeler bölüşülmüş yeri gelmiş araklanmış. Beni neresinin kurgu neresinin otobiyografi olduğu ilgilendirmiyor. Sahici bir dille yazılmış olması, insan bunları yaşamadan yazamaz hissi doğuruyor sadece. Yazmakla ilgili benzer duygu yaşadığım çok satırı oldu romanın. Yazmak küçüklüğünden beri tutku olmamış ve bunun aksini söylemiş mesela. Ben de yazmaya başladığım ilk zamanlarda bunun eksiklik olduğunu, benden olmayacağını düşünmüştüm. Çünkü yazar hikâyelerinde yazarlığın bir gençlik hatta çocukluk tutkusu olduğunu okuyordum. Benim geçmişimde böyle bir tutku yoktu. Ya da derinlere gömülü bir tutku olmuş ve ben bunu fark edememiş olabilirim. Ha şimdi benden oldu diye söylemiyorum benim hikâyem de böyle diye söylüyorum. Herkesin hikâyesi farklı ve hayat hiçbir koşulda tek çizgide ilerlemiyor.

Çocuklarını aradığında ulaşamayan, evhamda ekol olan annenin neredeyse federalleri devreye sokarak ortalığı sürekli ayağa kaldırmasını, özellikle, hijyen takıntılı olan babanın elinde alkolle gezmesini, ailenin gözbebeği dahi ağabeyi alaycı bir dille Veronica’dan dinliyoruz roman boyunca. Benzer aile ve gelenek yapısını birçok yerde görmek ilginç geliyor bana. Kitaba daha çok bağlıyor bu durum beni. En dikkatimi çeken benzerlik regl dönemindeki kadınlara kurur diye çiçek sulatmadıkları oldu. Bizim de hamur yoğurulmaz, turşu kurulmaz gibi uzayan bir listemiz var bu hallerde.

Metin çok güzel aktı. Güldüm, ben de ben de dedim, düşündüm. Woody Allen’ın trajedi zaman=komedi denkleminde yerini alan olaylar silsilesinde Veronica’nın yalanlarının perde arkasını daha doğrusu itirafnamesini okudum bir nevi. Okumadığım duygu yok diye düşünürken ben deşifre edilmesi gereken daha birçok duygunun varlığıyla yüzleşip bir defa daha hayran kaldım edebiyatın bu özelliğine.

Medusa Yayınları’ndan Eren Cendey çevirisi ile çıkan Yalan Dolan’ı okuyun derim. Pişman olmazsınız.

Bir de romanı okurken aklıma Deniz Dülgeroğlu’nun Merdiven Altı Terapi podcast serisi geldi. Hepsini tamamlamadım ama baştan başlayarak epey bölümünü dinlemiştim zamanında. Özellikle “Kararlarım Sürekli Değişiyor. Karaktersiz Bir Yavşak mıyım?” bölümü favorim. Onu da tavsiye ederim yeri gelmişken. Podcastin de hayatını, dönüşümlerini, virajlarını anlatıyor Deniz Dülgeroğlu ve ben hikâyelerinin farkında olup bunu yazan ve anlatan insanları seviyorum. Hayat, hikâyelerimizdir.

17/05/2026
30