Ayşe Turkay Yiğit: Ayşenin Heybesi - Pir-i Lezzet
Bugün konu nasıl oraya geldi hatırlamıyorum ama bir arkadaş benzin kokusunu sevdiğinden bahsetti. Benim sevdiğim en marjinal koku hafif tezek kokusudur. Hani bir köyden geçersiniz ve girişte genelde bir koku karşılar ya sizi, o koku işte. Yoğun değildir. Yoğun olursa ben de sevmem canım o kadar değil. Şöyle kararında bir tezek kokusunun huzur veren bir yanı var benim için. Muhabbet kokular üzerinden olunca aklıma Saygın Ersin’in Pir-i Lezzet romanı geldi. Tatlar ve kokular Pir-i Lezzet romanının ana çatılarından biri çünkü. Hatta en güçlüsü diyebilirim. Kitap için bir arkadaşım oku emri verdiğinden alıp okumuştum yakın zamanda. Yazmayı düşünmüş sonra tembellik edip yazmamıştım. Koku muhabbeti üzerine aklıma gelmesi beni yazı için masaya oturttu.
Tat ve kokuların insan psikolojisine, biyolojisine etkisini, yıldız haritalarına göre yemeklere katılan baharat çeşitlerini, tat ve kokunun entrikalarda nasıl enstrüman olarak kullanıldığını okurken elbette bu iki detayın ana çatı olduğunu inkâr edemem. Orijinal bir konu ve şahane bir kurgusu var kitabın. Bir yandan insan ruhuyla ilgili derin cümlelerin altını çizerken bir yandan peki sonra ne olacak duygusu ensemden ayrılmadı. Örnek verecek olursam:
“İşte Aşçıbaşı, en pespaye utançların, insanın yaptıklarından ve beceremediklerinden değil de eylemeyerek yarım bıraktıklarından kaynaklandığını, hatta boş, yersiz, ya da beyhude ve hatta kötü amellerin bile kendilerince bir doğruluğunun ve gururunun olduğunu Itırlar Hanım’ının konağında böyle öğrenmişti.”
“Düşünmemek için kendiyle kavga etmenin, ruhundan kasveti, aklından hatıraları kovmaya çalışmanın beyhude bir çaba olduğunu fark etmişti. Oysa savaşmaktan vazgeçip, yaşadığı her şeyi acısıyla ve tatlısıyla, hülyasıyla ve kabusuyla düşünmeye başladığı andan itibaren, korktuğu şeyler ehlileşmeye başlamış, bir süre sonra da korku olmaktan çıkma yoluna girmişlerdi.”
Fakat benim kalbimi bıraktığım detay başka. Geleceğim efendim, oraya da geleceğim. Baştan alalım önce.
Roman, beş yaşındaki Cihan’ın kardeş katli fermanından kaçmasıyla başlıyor. Cihan’ın tat ve kokulara karşı doğuştan gelen efsanevi bir duyarlılığı var ve bu özelliği zamanla ileri boyutlara taşınıyor. Aşk, saray entrikaları, konak yaşamları, taht kavgaları, yıldız haritaları, tasavvuf gibi konulara tat ve koku eşlik ediyor roman boyunca. Ve finalde bir intikam romanı okuduğunuzu anlıyorsunuz.
Dileyen aşk, dileyen intikam dileyen de gastronomi romanı olarak okur. Hangi açıdan bakarsanız bakın dopdolu ve sıra dışı bir roman bence. April Yayınları tarafından basılan on birinci baskıyı okudum. İyi romanların sessiz sedasız yolunu bulması edebiyata inancımı güçlendiriyor. Sessiz sedasız diyorum çünkü hiçbir yerde reklamına rastlamadım. Hiçbir ‘bookstagram’ın elinde görmedim.
Saraydaki bölümlere ve meslek gruplarına verilen adları okumak çok keyifliydi. Matbah-ı Azam saraydaki en büyük mutfak, Bab-ı Hümayun, saray kapısı gibi. Meslek gruplarına dair bir örnek veremeyeceğim çünkü altını çizmeden okudum çoğunlukla. Ben çizerek okumayı severim. Çizilmemiş kitap sevmem ama okurken yanımda kalem yoksa da okumayayım demem. Çoğunlukla kurşun kalem taşırım ama nadiren de olsa olmuyor yanımda. Türlü türlü okuma biçimleri işte.
Hikâyenin nasıl başladığını yazdım ama nasıl devam ettiğini yazmayacağım. Olay odaklı yazmayı severim aslında ama okura haksızlık gibi geldiğinden pek yazmam, spoiler uyarısı olması lazım. Saramago’nun Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş ve Hesse’nin Siddhartha romanları olay örgüsü odaklı yazdığım yazılar. Köşe yazılarımda geriye giderek bulabilirsiniz.
Beni vuran kısmına Cihan’ın Haseki Sultan’a söylediği şu sözlerle anlatmaya başlayayım.
“Aşçıbaşı sordu: “Bugünden sonra bu sarayda çocukların katledilmesine engel olacağına ve sebebi ne olursa olsun hiçbir çocuğun fermanını vermeyeceğine yemin eder misin?””
Bir romanda Osmanlı’daki kardeş katlinden bahsedilmesi beni çok heyecanlandırdı. Kardeş katli meselesi yıllardır kafamda uğraştığım ve devletin bekasıyla ilişkilendiremediğim bir meseledir. Bu düşüncemi şu satırlarda görünce kalbimi bıraktım işte.
“Haseki Sultan birçok padişahtan daha uzun ve daha keskin bir iktidara sahip oldu. Hatta evladı küçük yaşta tahta çıkınca Padişah Naibi sıfatıyla tam on dört sene yönetti Devlet-i Aliye’yi. Şerbet-i İktidar’ı ile içtiği yeminler hep aklındaydı, hiçbirini bozmadı. Hatta Hünkar’ı ikna edip “kardeş katli” kanununu bile iptal ettirdi. Hükümranlığı sırasında tek bir çocuğun bile kanına girilmedi. Ta ki bir gün, otuz beş sene sonra bir gün, Haseki Sultan hırsına yenilip bir çocuğun, yedi yaşındaki torununun, katline ferman verinceye kadar...”
Olay gelip insan nefsine, iktidar hırsına dayanıyor bence. Bunu birkaç kez ortamlarda dillendirince sadece Osmanlı’da yoktu o dönem tüm imparatorlukta vardı dediler. Ben Osmanlı’da vardı Bizans’ta yoktu demiyorum ki. Onlarda olup olmadığı bilgisi bende yok zaten. Diğerlerinde olması fikrimi değiştirmiyor.
Günümüzde böyle bir kuralın yürürlükte olması uluslararası yasalara göre mümkün değil. Fakat meşrulaştırılmak istenilen cinayetler için hala ülkenin bekası ifadesi kullanılıyor. İlginçtir ki halkta karşılık da buluyor. On yaşındaki Cemile’nin cenazesi günlerce dondurucuda beklerken de on iki yaşındaki Ceylan mayınlı alanda can verirken de on altı yaşındaki Berkin polisin attığı gaz kapsülünün hedefi haline gelirken de on sekiz yaşındaki Ali İsmail sokak arasında dövüldüğünde de hep devletin bekası vardı.
Politik detayların olduğu romanlara zaafım var sanırım. Belki yazarın böyle bir niyeti hiç yok ama zihnim öyle işlediği için yazılanı politik okuyor da olabilirim. Siz de okuyun beraber düşünelim zira okunmayı hak eden bir roman.
Son sözleri Ah Muhsin Ünlü’ye bırakıyorum.
“bu sözlerimi cennet ehline aynen ilet sevgilim:
devletin bekasının da allah belasını versin
malboranın da!”
