Ayşe Turkay Yiğit: Ayşenin Heybesi - Nasıl Orhanpamuksever Oldum?
Orhan Pamuk kitaplarından Benim Adım Kırmızı’yı okumuştum üniversite yıllarında. Aklımda yaratıcı bir zekânın ürünü olduğu, kitabı sevdiğim kalmış. Sonrası uzun bir boşluk. Çoluk çocuk derken hayatıma düzenli bir okur olarak devam edemedim. Çocuklar büyüyünce okumaya başladım. Artık o günden beridir kendime düzenli bir okur diyorum.
Konuya Orhan Pamuk özelinde devam edeyim. Zira yazıyı dağıtıp finalde pancar kotasına ya da 2002 Dünya Kupası’ndaki üçüncülüğümüze bile bağlayabilirim. Bana köşe verdiklerine pişman etmeyeyim. Akıllı akıllı konudan uzaklaşmadan yazımı tamamlayayım.
Sonra Yeni Hayat vakası olarak adlandırabileceğim şeyi yaşadım. Yeni Hayat kitabını, Orhanpamuksever bir arkadaşım ısrarla tavsiye etmiş ben de okumaya yeltenmiştim. Fakat okuyabilmem ne mümkün? Daha doğrusu okuyorum ama hiçbir şey anlamıyorum. Bu şöyle bir durum değil. Bazı kitapları okursunuz ve dili, üslubu ağır gelir size. Yeni Hayat’ı okurken yaşadığım şey ise hiçbir şey anlayamamak oldu. Okurken sinir bastı. Sanki Orhan Pamuk oturup düşünmüş; öyle bir kitap yazayım ki hiç anlaşılmasın demiş gibi. Ne kadar anlaşılmaz olursa o kadar iyi gibisinden yazmış, bende bir sinir harbi yaratmıştı. Kendimi salak gibi hissetmiştim okurken. Aynı duyguları bir de Vüs’at O. Bener’de yaşamıştım. Neyse ki okuduğum yorumlarda benimle aynı duyguları yaşayan insanların varlığını duyunca bir rahatlama geldi ve tek salak sen değilmişsin kızım dedim. Yüce Türk Milleti’nin genel özelliğidir bu; başka salaklar varsa salaklığımızdan gocunmayız.
Velhasıl efendim Orhan Pamuk benim için bitmiştir demiştim. Büyük konuşmayacaksın işte azizim. Gerçi sonrasında Kırmızı Saçlı Kadın kitabını okudum fazla kin gütmeyeyim diye.
Masumiyet Müzesi nereden çıktı derseniz, bir arkadaşın aldığı kitaplara göz atarken gördüm. Elimde de kitap yoktu, başlayayım şuna bakayım dedim. Sanırım Masumiyet Müzesi Orhan Pamuk kitapları içinde farklı bir yere sahip. Orhanpamuksever arkadaşımın “Orhan Pamuk’un bir tek Masumiyet Müzesi’ni okuyamadım,” dediğini hatırlıyorum. Bir başka arkadaşımın, “Orhan Pamuk’un tek güzel kitabıdır Masumiyet Müzesi,”, bir başkasının, “Vıcık vıcık bir aşk hikâyesi, bitiremedim ben,” dediklerini düşünerek elime aldım kitabı. Elimde gören başka bir arkadaşım, “Kolay gelsin, ben bitiremedim,” deyince, “Daha başlarındayım şimdilik iyi gidiyor,” dedim. Ben de meraklanmaya başlamıştım ne düşüneceğim diye. Kitabı ilk cümlesinden itibaren sevmeme rağmen hep temkinli gittim. Çünkü kitabı okumayı bırakan arkadaşlarımdan biri son 100 sayasında “yeter artık” deyip bırakmış.
Çok keyifli bir okuma süreci geçirdim 500 sayfa boyunca ve bir kez daha emanet kitap okumayı sevmediğime karar verdim. Çünkü altını çizmek istediğim çok yer oldu.
“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum” cümlesiyle başlayan kitap “Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım” cümlesiyle bitiyor. Başlangıç, bitiş cümleleri ayrı güzel, zekice kurgulanmış. Romanı Füsun’a saplantılı bir şekilde âşık olan Kemal’in ağzından okuyoruz. Birinci tekil şahısla yazılmış. Orhan Pamuk’un dili ustaca kullandığı cümlelerinde bazen nüktedan bir hava seziyorsunuz. 1975 yılında başlayan hikâye, o yılların İstanbul sosyetesinde/cemiyetinde/burjuvasında (hangi kelime tam olarak karşılar bilemiyorum ama Orhan Pamuk burjuvayı kullanmış çoğunlukla) evlilik öncesi cinselliğin, modernleşme iddiasında olan kesim tarafından nasıl karşılandığını sıkça dile getirmiş. Bu dile getirişler sırasında tırnak içinde cinsellik konusunda “sonuna kadar gitmek” ifadesini kullanması hınzırca geldi bana ve gülümsedim. Kadınların bekaretine artık önem verilmiyormuş gibi görünüp aslında öyle olmadığını, yurt dışında “sonuna kadar” giden kadınların Türkiye’de gitmediğini, evlilik öncesi beraber yaşamaya öcü gibi bakılmadığı (tabii evlenmezlerse kadın gene yüz üstü bırakılmış oluyor), cinsellik konusunda Avrupalı olma iddiasına rağmen “sonuna kadar” gitmeyen kadınların partnerleri tarafından iffetli konumunda görülebileceği gibi gibi bir sürü detay var. Cinsellik konusunda ezberimize yerleşmiş birçok klişeyi modern/batılı olma iddiasında olan insanların dünyasından okuyor, iç sesimizle dış sesimizin çatışmasını kitabın sonuna kadar hissediyorsunuz.
Tamamen cinsellik üzerine kurulu bir kitap değil Masumiyet Müzesi. Son derece psikolojik tahlillerin yer aldığı aile içi ilişkileri de okuyorsunuz. Evet romanın baş karakteri Kemal, saplantılı bir şekilde Füsun’a âşık ve roman bu düzlem üzerine kurulmuş olsa da o yılların İstanbul panoramasını da çiziyor aynı zamanda. Film endüstrisinin o yıllardaki işleyiş şekli, sansür uygulamaları, İstiklal Marşı’yla biten tv yayınları, burjuvanın tüketim alışkanlıkları derken tam bir nostalji rüzgârına kapılıyorsunuz satır aralarında.
Orhan Pamuk romanı yazmadan önce müze fikrine sahipmiş. Aynı zamanda bir aşk romanı yazmayı tasarlıyormuş. Nesneleri toplamasını ise şöyle açıklıyor: “Bir vitrinde gördüğüm eski bir tuzluğu, bir sigara ağızlığını, eski bir taksiden çıkmış taksimetreyi ya da bir kolonya şişesini bu eşyalardan bir koleksiyon yapmak için değil, bu eşyaları okuduğunuz romanın bir parçası yapacağım için alırdım.” “Dünya, romanıma ve müzeme konacak eşya kaynıyordu. Ama heyecanım bir koleksiyoncunun, dizi yapan bir biriktiricinin heyecanı değil, bu eşyayı bir romanın ve bir müzenin parçası yapmayı tasarlayan, bu hayalle başı dönen bir romancı-sanatçının heyecanıydı.”
Nesneleri toplayarak bir romanın parçası yapma fikri bana da çok heyecan verici geldi açıkçası. Kendi hayatında yer alan nesneleri de romanın bir parçası yapmış Orhan Pamuk. Sonra bu nesnelerden müze açmak, yani romanı yaşayan bir kimliğe büründürmek, çok uçuk kaçık ve heyecan verici değil mi?
Orhan Pamuk’un 2012 yılında Masumiyet Müzesi açılışında müzelere bakışıyla ilgili yazdığı yazı da beni etkiledi açıkçası. Kişisel hikâyelerin topluluk hikâyelerinden daha zengin daha derin olduğunu ifade etmiş. Müze gezmekle, müzelerin yapısıyla ilgili yazıda olduğu gibi romanda da doyurucu, üzerine düşünülesi detaylar var.
Kitabın sonunda pek çok okurun merak ettiğini ben de merak ettim: başkahraman Kemal, Orhan Pamuk mu diye. Gerçi direkt olmasa da elbette Kemal’de Orhan Pamuk’un izleri vardır diye düşündüm. Orhan Pamuk da şöyle cevaplamış bu soruyu:
“Orhan, sen Kemal misin? Sorusuna olumlu bir cevap verebilmeyi çok istedim. Belki de bu yüzden şu cevabı geliştirdim: ‘Evet ben de çocukluğumu ve ilk gençliğimi 1950-90 yılları arasında romanda anlattığım Nişantaşılı burjuvalar arasında geçirdim. Kemal’in ailesi, dostları benim aileme, yakın çevreme; gittiği yaşadığı yerler de benim gittiğim, bulunduğum yerlere çok benzer. Sonra ama hem ben hem Kemal, yaşadığımız sınıftan çevrelerden dışarı itildik. Bir anlamda sınıfımızın dışına düştük. Kemal, Füsun’a olan aşkı yüzünden; ben, edebiyat sevgim ve siyasi durumlar yüzünden. İkimiz de pişman değiliz.’”
Masumiyet Müzesi’ni okuduğuma hiç pişman olmadım ve ardından Orhapamuksever olarak anılmak istedim. Sonra Cevdet Bey ve Oğulları’nı okudum. Kuşak romanlarını severim. Ayrıca çok iyi bir ilk roman bence. Kafamda Bir Tuhaflık’ı okudum. Burjuva dünyasından gelen bir insanın gecekonduyu, kentsel dönüşümü böyle içinden çıkmış gibi yazmasından etkilendim. Bozacı Mevlüt’ün evlilik hikâyesini unutmam. Çok sevdim bu kitabını da. Yeni Hayat’ı tekrar okudum yani gerçekten okudum bu kez. İtiraf edeyim benim için ilk sıralarda değil. Benim için bomba en son okuduğum Kara Kitap oldu. Bayıldım. Her yerde Kara Kitap okumanın zorluğundan, öncesinde çok metin okumak, bilmek gerektiğinden bahsediliyor. Hep erteledim bu sebeple. Elbette öncesinde okumalarınız özellikle tarihsel metinlere aşinalığınız varsa kitapla daha çok bağ kurarsınız.
Yine de şunu söyleyebilirim; size kendini, hâkim, savcı ve Kara Kitap okumadan önce şunları okumanız gerekirci diye tanıtan biri olursa itibar etmeyin. Okuma keyfim bu anlamda hiç bozulmadı. Bu tezden gidersek zaten birçok kitabı okumamamız gerekir. Misal bende yeri ayrı olan Tutunamayanlar. Yıllar önce okumuş ‘keşke öncesinde daha fazla okusaydım daha fazla şey bilseydim de her satırında Tutunamayanlar’ın içine girebilseydim’ diye yazmıştım. Çünkü o halimle bile müthiş bir etki yaratmıştı bende. Kara Kitap, yıllar sonra ilk kez tanıdık hislerle buluşturdu beni.
Sadece ilk bölümdeki dil yanlışlarından biraz irrite oldum. Okudukça kitabın genel yapısının içinde çok küçük göründü başlardaki dil yanlışlar. Neyse Kara Kitap’ı ayrıca yazarım. Buradan girersem bende laf bitmez. Nihayetinde Benim Adım Kırmızı, Yeni Hayat, Kırmızı Saçlı Kadın, Masumiyet Müzesi, Kafamda Bir Tuhaflık, Kara Kitap romanlarını okumuş bir okur olarak Orhan Pamuk’u tutuyorum. Benimki edebiyat sevgisi, holiganlığa karşıyım. Dövüşmen kuzum.
