Ayşe Turkay Yiğit: Ayşenin Heybesi - Merhaba
Köşeme eylül ayıyla merhaba demek isterdim ama bir eylül anısı ve birlikte görüşemediğimiz zamanlarda neler olduğunu anlattığım bir merhaba yazısı olacak bu. Bir süredir yazıyla mesafeliyiz çünkü. Uzaktan bakışıyoruz. Küslük yok aramızda. Sadece birbirimize biraz alan açtık diyeyim.
Bu yaz ikinci romanım çıktı: Merhumeyi Nasıl Bilirdiniz? Lando Yayınları’ndan...
İlki kadar heyecanlanmadım. Hem bir yıl beklediğim için biraz yorgundum hem de zamanlama olarak kendimi iyi hissetmediğim bir dönemdi. Belki adı duyulmamış biri için bir yıl çok bir süre sayılmaz ama yoruldum yine de. Kendimi iyi hissetmeme sebebimse Sennur Sezer 2026 Öykü Ödülleri’ne dosya göndermem ve jürinin yapay zekâ kuşkusuyla hiçbir öykü dosyasına ödül vermediğini açıklamasıyla kitabımın çıkışının aynı zamana denk gelmesiydi.
Evet dosyama güvendiğim için ödüle gönderdim fakat diğer dosyaları bilmediğim için iddialı bir söylemde bulunamam. Dosyama nasıl ödül vermezler noktasından hareket etmiyorum. İşin beni üzen kısmı yapay zekâ kuşkusu. Ben yazarken ve yazım bittiğinde yapay zekâdan öneri almak aklıma gelmez. Öykülerim kabul görüp yayımlandığında yapay zekâya “bak bakayım şu öyküye nasıl” diye sorduğum olmuştur. O da çok sonra ve öylesine.
Jüri açıklamasında % 30 ile % 80 arasında yapay zekâ tespit ettiklerini bu yüzden vicdan yaralayan bir karar vermek yerine ödül vermemeyi tercih ettiklerini söyledi. Bu oranın yapay zekâ marifetiyle tespit edildiği çok açık bence. Ben dosyamı jüriye gönderdim yapay zekâ uygulamalarına değil ki.
Tüm dosyaların yapay zekâ kuşkusuyla zan altında bırakıldığı açıklama sonrasında incelemek isteyene dosyamı gönderebileceğimi söyledim. Bu işin içinde olduklarını beyan eden birkaç X kullanıcısı teknik geri dönüşlerle yapay zekâ kuşkusuna rastlamadıklarını söylediler.
Evet ödüller tartışmaya açık bir alan. Konuyu uzatmak istemem. Ödül alan dosya kitaplaştırılacağı için bana cazip gelmişti, netice beni üzdü ama geçti elbette.
Gelelim ikinci kitaba. İlk kitabım çıktığında belki ilk ve sondur demiştim. Kendim dahil kimseye bir vaadim yoktu. Olursa olurdu, hayatımı buna adamamıştım. Belki de adamak gerek bilmiyorum. Yine de ikinciyi yazabilir miyim sorusu beynimde dolandı durdu. Çok geçmeden ikinciyi yazdım. Temmuz ayında gün yüzüne çıktı. Şimdi üçüncüyü yazabilecek miyim sorusu dolanıyor beynimde. Şimdilik üçüncü bir roman dosyam yok ama tamamlanmış bir öykü dosyam var.
İkinci kitabın sorumluluğu daha ağır. İlkinin üzerine çıkabilmesi en kötü ihtimalle seviyeyi düşürmemesi gerekiyor. Şimdilik beni mahcup eden bir dönüş olmadı. Umutluyum. Bakalım, zaman gösterecek.
Bu kadar dertleşmeden sonra gelelim yaz mevsimi boyunca yazıyla arama giren mesafeye. Uzun süredir yan masadan, yan şezlongdan, sokaktan, göklerden gelen seslerin oluşturduğu bir hikâyenin içinde yaşıyorum sanki. Sesleri yazıyla buluşturmak istemiyorum. Sebebini bilmiyorum. Arada bir şeyler yazsam da bilgisayarımı açmadan cep telefonundan yazıyorum. O da genelde kitaplar üzerine. Kısa kısa.
Şimdi bilgisayarımı açtım. Öncesinde epey motive ettim kendimi. Hadi raki dedim elindeki kitabı usulca sehpaya bırak ve tak eldivenlerini. Dur dedim önce bir şeyler atıştırayım. Hâlbuki akşam yemeğini yemiştim. Az emek az kalori hesabıyla hazırda rendelediğim kaşarın üstüne çörek otu serptim attım fırına. Biraz ılıdıktan sonra dürdüm yedim. Peynirli gözleme gibi oldu valla tavsiye ederim. Kalorisi az olup da yemesi keyifli olan bir yiyeceğin kıymeti biçilmez bence.
Sonra oturdum işte. Yazmak bana iyi geliyor çünkü yine öyle olsun istiyorum.
O gün izinliydim ve sahile gittim. Deniz pırıl pırıldı. Tatilciler gitmiş, ortalık sakin. Tek tük insan var. Rahat rahat kitabımı okur arada denizime girerim diye düşünürken uzun süre ders programıyla ilgili sorunlarını aynı iştahla anlatan birini dinlemek zorunda kaldım. Kafam şişti denize kaçtım.
Daldım çıktım, muhabbet devam ediyor. Buradan okul idarecilerine sesleniyorum, sizin huzursuzluğunuz benim eylül keyfimi bile etkiliyor. Kelebek etkisini siz düşünün. Sonra kızların yanına müteahhit olduğunu söyleyen bir dayı geldi. Ders programı mevzu birinin konuşmacı diğerinin dinleyici olduğu iki kadın arasında geçiyordu. Dayı gelince konu değişti ama heyecan aynı maşallah. Başladı eylül güzellemeleri.
İki satır okuyamıyorum. Okumayı geçtim rahat rahat güneşlenemiyorum. Tekrar denize girdim. Çıktığımda Levent’teki gökdelen sayısının dünyadaki gökdelen sayısına oranı falan konuşuluyordu. Araya girip pi’yi kaç aldınız diyecektim. Onun yerine tekrar denize dalmayı tercih ettim. Çıktığımda bu kez müteahhitlerin genelde Boyabatlı olduğu, Sinopluların tembel olduğu, diş bakımının altı ayda bir yapılması gerektiği, sigarasız bir yaşamın hayat kalitesini yükselttiği gibi geniş bir skalaya yayılmıştı muhabbet. Dayı zamanında çok sigara içmiş sonra bırakmış anlayacağınız.
Onlar konuştukça ben denize dalıyorum. Son dalışımda bir aydınlanma yaşadım. Bu yaz hiç bu kadar çok denize girmemiştim sanırım. Bana bu fırsatı veren okul idarecilerine, çocuk bakım emekçilerine, Boyabatlı müteahhitlere, Levent’e gökdelen diken belediyelere, diş hekimleri nezdinde tüm sağlık emekçilerine teşekkürü borç bilirim. Yoksa kitaba gömülüp daha az denize girecektim.
Neyse dedim bugün böyle geçti. Daha iznim var. Hava da iyi olacak gibi. Ertesi gün çayım, kahvaltılıklarım ve kitabımla sahilin yolunu tuttum yine. Aman tanrım vardığımda yine aynı dayı vardı sahilde. Neyse ki konuşabileceği kimse yoktu.
“Günaydın,” dedi. “Günaydın,” dedim. Dayının muhabbet girişimi ihtimaline karşı çayımı doldurup geniş kenarlıklı şapkamın altında böreğime gömüldüm. Neyse ki dayı sahilden gidiyor.
Erken karar vermişim. Baktım dayı süpürge faraş almış geliyor. Etrafı süpürmeye başladı. Etraf da her zamankinden daha temiz.
Bir yandan sohbet açmak için kendi kendine gibi görünen ama cevap bekleyen cümleler kuruyor: “Nasıl insanlar bunlar anlamıyorum. Japonya’da olsa bak bakayım atabiliyor musun izmaritini yere. Hemen kameralar görüntüler, basarlar cezayı.”
İyice yaklaşıyor, etrafımı bir güzel süpürüyor. Neredeyse kaldır ayaklarını diyecek. Dayı tamam izmaritleri süpür de sessiz süpür ya. Ben anlatacağın her şeyi iki gün önce dinledim zaten. Baktı benden ses yok etrafta daha kalabalıklaşmamış. Dayı yüz yıldır konuşmamış da konuşacak birini arıyor gibi.
“Buralı mısınız?”
“Değilim.”
“Nereden geldiniz?”
“Bir yerden geldim.”
“Misafirsiniz yani.”
Dayı git Allah’ını seversen Levent’teki gökdelen sayıları ile ilgilenmiyorum. Biliyorum diş bakımımızı da altı ayda bir yaptırmamız gerekiyor.
Kesik ve net cevaplarımla iletişime açık olmadığımı belli ediyorum ama olmuyor; dayıları bilirsiniz. Son sorusuna, “Müsaade ederseniz yalnız kalmak istiyorum,” diye cevap verdim. Allah’tan o sırada yeni bir av düştü sahile ve onun yanına doğru ilerledi süpürge ve faraşı ile. Sahildeki beton zemin bizim evden temiz oldu vallahi. Dayı bu kez torunu oynarken sigara yakan yeni dayıyı, “Aferin torununun yanında yak sigarayı,” diyerek zorbalamaya başladı. Dayılar niye böyle ya?
Yine de bilgisayarın başına oturup köşeme merhaba dememi sağlayan dayıya teşekkürü borç bilirim.
MERHABA...
