Ayşe Turkay Yiğit: Ayşenin Heybesi - Kimlikten Öte Köy Yok
Kimlik ve edebiyat ilişkisine dair düşünmeye başladığımda evrensel yazınlardan ziyade bireysel yazılarım aklıma geldi ilkin. Evet bu yazının öznesi olmak niyetiyle başlamıyorum yazmaya fakat Amerikalı radikal feminist Carol Hanisch’in 1970 tarihli makalesinde yer alan “kişisel olan politiktir” ifadesinden ilham alarak bireysel deneyimlerimle başlamak istiyorum. Bireysel olan aynı zamanda toplumsaldır da.
Beni bu yazının başına oturtan saik bu feminist söylem olsa da kendime feminist bir kimlik tanımlamadığım gibi metinlerimi de feminist pencereden yazmıyorum. Yazılarımda feminizme denk düşen yerler olabilir elbet. Yazarken bunu planlamıyorum. Akademik yazılar yazmadığınız sürece ürettiğiniz metinler okuyanın kendi zihin dünyasında sizin hiç hesaplamadığınız bir ideolojiye, bir duyguya, bir düşünceye denk gelebilir. Yazının daha doğrusu edebiyatın gücü de burada başlıyor bence. Her metin okuyucunun zihninde tekrar yazılıyor. Okuyucu kendi kimliği üzerinden metni tekrar yorumluyor. Bu okumalar kimi zaman kimliğini güçlendirme olarak okura geri dönüyor kimi zaman da kimliğin çatıştığı başka düşünce biçimlerine kapı aralıyor.
Hepimiz irademiz dışında yazılan etiketlerle dünyaya geliyoruz. Doğuştan tanımlanan kimliklerimize zamanla yenileri eklenerek devam ediyor bu süreç. Gerek doğuştan gelen gerek sonradan edinilen kimliklerle girdiğiniz çatışma, sanat üretiminizi doğuruyor. Ben de böyle başladığını düşünüyorum yazma sürecimin. Kimliklerim üzerinden girdiğim çatışmalarla yazıyor belki de sonradan onunla da çatışmaya gireceğim yeni bir kimlik inşasına başlıyordum. Sanıyorum çoğu yazar eserlerinde bu çatışmalardan yola çıkıyor. Oğuz Atay’ın toplumsal hayatın getirdiği kimliklerle çatışma hali olmasaydı Tutunamayanlar gibi bir metin, Turgut Özben gibi bir karakter ortaya çıkabilir miydi? Evet Turgut Özben kişisel bir çatışma yaşıyor gibi görünse de bunu toplumsal olandan ayrı düşünmek çok zor. Bu durum aynı zamanda kurulduğu ilk yıllardan itibaren ülkeye giydirilmeye çalışılan modern kimliğin gelenekle çatışma halidir.
Benim için her yazı yeni bir anlama çabası gibi ve henüz yazının sonuna gelmeden edebiyatın bir çatışma halinin ürünü olduğunu kavramaya başlıyorum. Sonradan reddetme hakkımı saklı tutarak edebiyatın uzlaşmayı sevmediğini söyleyebilirim. Neden böyle söylüyorum, çünkü insan okudukça, yazdıkça, zihnini sonsuz bir yeniden inşa çalışmasının içine sokuyor. Şu kısa yazıda bile yazmaya başlayan insanla yazının sonlarına gelen insanın aynı insan olmadığı söyleyebilirim. Edebi metinleri okumak kadar onların ortaya çıkış biçimlerini düşünmek de bahsettiğim yeniden inşa çalışmasının bir parçası olsa gerek. Edinilen her yeni kimlik yeni çatışmalarla bambaşka metinlerin ortaya çıkmasına sebep olacak gibi duruyor.
Kendi cephemden işler böyle fakat üzerine düşündüğüm başka bir nokta da toplum tarafından makbul görünmeyen kimliklerin kendini görünür kılma çabası olarak edebiyata sığınması. Ya da bu kimliklerden bağımsız bir yazarın bunu dert edinmesi. Bu kimliklerin yeniden inşadan önce görünür olmaları gerekiyor ve bu yazı kendi başlığını kendi yaratıyor. Kimlikten öte köy yok. Az önce yarattığım edebiyatın bir çatışma hali olduğu tezime bir de kimliğin görünür olma çabasını ekliyorum. Gerçi makbul görünmeyen kimliklerin görünür olma çabasını direkt edebiyatla ilişkilendirmek de haksızlık olur. Hukuksal ya da toplumsal olarak tanınması gereken kimliklerin görünür olmasına bir araçtır edebiyat. Örneğin şu dönemde aile tanımına girmeniz için anne baba ve çocuk denklemini tamamlamanız gerekiyor. Asgari bir toplumsal uzlaşı olmadan direkt politikayla tanımlanan yeni kimliklerle toplum uzun yıllar doku uyuşmazlığı yaşıyor. Bunu sanat üretimleri ile desteklememiz gerektiğini düşünüyorum. Tabii altını çizdiğimi, sanatın ve edebiyatın politikayı desteklemesi gerektiği noktasından söylemiyorum. Öyle olursa sanatı manipülasyon aracı gibi görmüş oluruz ki tarihte elbette bunun da örnekleri vardır. Ancak bu yazının konusu bu tarz eserler değil. Öğrenmek için yeterince akademik yazı var. İhtiyacımız olanın anlamak olduğunu düşünüyor ve bunu yapabilecek en güçlü aracın sanat olduğuna inanıyorum. Bir toplum sanat üretmediği sürece, devlet sanatı desteklemediği, sansürlediği sürece toplumsal dönüşüm çok zor. Bunları iddialı bir noktadan söylemiyorum asla. İnsan zihni edebi metinlerle ne kadar çok karşılaşırsa iddialı ve net olması da o kadar güçleşiyor. Çünkü her zaman karşınıza öteki bir kimlik çıkıyor. Edebiyat öteki kimlikler-imiz-i görünür kılıyor. Bazen ortaya çıkanı kabullenmekte zorlansak da iyi ki ve daima edebiyat diyerek bu ciddi yazıyı bitiriyorum.
