Ayşe Turkay Yiğit: Ayşenin Heybesi - İşte Hikâyesi
Okumak için ilk tercihim roman olurdu düne kadar. Hatta ilk değil tek tercihim demem daha doğru olur. Çok sevdiğim Orhan Kemal’in Ekmek Kavgası kitabını roman zannederek almıştım. Onu bile okumadım uzun zaman. En iyisi roman demiyorum elbette. Ben roman okuruyum sadece. Artık bu fiili geçmiş zaman kipiyle kullanıyorum. Çünkü öykü okumaya başladım. Geçen sene okuma anlamında verimli bir yıl geçirdim. Okuduğum 65 metnin 10 tanesi öykü kitabıydı. Öykü kitaplarının tamamı, tanışıklığımın olmadığı günümüz yazarlarının sosyal medyada gördüğüm kitaplarıydı. Kimini çok sevdim kimini mesafeli sevdim. Niyetim öykü okumak değildi, çağdaşım yazarların ne yazdıklarını merak ediyordum. Çoğu da öykü kitabı yazdığı için bendeniz geçen yıl öykü okuru oldum.
Yazarken de okurken de girdiğim dünyada uzun süre ikamet etmeyi seviyorum. Yine geçmiş zaman kipine döneceğim çünkü artık dar alanlarda da okumak güzel geliyor. Sevdiğim şeyleri denemeyi sevdiğimden öykü yazmaya soyundum. Bir işi yapmadan iyi yapıp yapamayacağınızı bilemiyorsunuz. Yazdığım öykülerin dergilerde kabul almaya başlaması beni bu anlamda hem motive etti hem öykü üzerine daha çok düşünmemi sağladı.
Öykü yazmak zor iş. Bir söyleşide, öykü yazmayı düşünüyor musunuz diye sorulmuştu. “Zor geliyor,” dedim. “Dar bir alanda derdini ifade edebilmek bana uygun görünmüyor. Çünkü ben anlatmayı, dağılmayı, tekrar toparlanmayı seviyorum.”
Dün dünde kaldı cancağızım. Bendenizin yazma cüreti öyküye sirayet etti. Öykü normu nedir nelere öykü denir hala tam bilmiyorum. Ben sadece yazıyorum. Kısa metraj metin diyelim. Okurken de böyleyim. Metinle kurduğum bağ önceliğimdir. Ondan sonra türüyle ilgilenirim. İş bu sebeple yazdığım metinlere öykü değil diyeceklere adını sen koy ve bana da söyle ben de bileyim diyerek katkılarını rica edeceğim efenim.
Bunları yazmak daha önce Panzehir Dergi’de yayımlanan ilk öyküm Araba Sevda’sını düşünürken aklıma geldi. İlkler özeldir. Araba Sevdası ile ilgili metih veya zem ayırt etmeksizin görüşlerinize her vakit talip olduğumu beyan eder olurlarınıza sunarım.
*
ARABA SEVDASI
Hazırlanmaya ayak bileklerine kadar inen lacivert eteğini giyerek başladı. Eteğin üzerine giyeceği bluza karar verememişti henüz. Çoğu kahverengi ve gri tonlarındaydı. Hiçbiri gözüne hoş görünmüyordu. Yıllar var ki canlı renkte bir gömlek ya da bluz giymemişti. Bugünse, karanlık bir renk giymek istemiyordu.
Bütün dolabını döktü yatağının üzerine. Torununun bayramda aldığı çiçek desenli vişne çürüğü rengindeki bluzu aldı eline. Hiç giymemişti daha önce. Biraz fazla renkli gelmişti ona. Kocasının dik bakışlarına sabredip torununu kırmamak için, aldığı gün evde giymiş, torunu gittikten sonra bir daha o bluzu giymemişti. Bir süre bluzun çiçeklerine baktı. Minik çiçek desenleri üçlü gruplara ayrılmış, etrafları yaprak mı yoksa kuş mu olduğunu anlayamadığı desenlerle bezenmişti. Uzun süre desenlere bakınca, kuşun kanadında olduklarından emin oldu. Yüzlerce çiçek yüzlerce kuşun kanadında gökyüzünde süzülüyorlardı sanki. Vişne çürüğü renginde bir gökyüzünde. Giydi bluzu.
Sonra yılların alışkanlığıyla yaz kış eteğinin altına giydiği ten rengi külotlu çorabı eline aldı. Ayak bileklerinin birine geçirdi. Diğer bileğine geçirecekken durdu. Hava çok sıcaktı. O çorabı giymesine gerek yoktu aslında. Bir an düşündükten sonra fırlatıp attı odanın köşesine. Başörtüsünü taktı. Aynada kendine baktı.
İlk kez eteğinin altına külotlu çorap giymemişti. Tuhaf hissetti kendini. Odanın köşesinde tortop duran çorabına baktı. Bir yandan alıp giymek istiyor bir yandan ömür boyu o çorabı görmek istemiyordu. Kırk beş yılın ardından ilk kez kocası karışmadan, kendi iradesiyle giyiniyordu. Yine de uzun süre baktı çoraba. İnsan, alışkanlıklarından kolay vazgeçemiyordu demek ki. Hava çok sıcaktı. O çorabı şimdi çıkarmazsa hiçbir zaman çıkaramayacağını düşündü. Odanın köşesine attığı çoraba son kez baktı ve yatak odasından çıktı. Çantasını kontrol etti. Arabanın anahtarı, ruhsat, evin anahtarı, ıslak mendil, cüzdan, iğne, iplik, dua kitabı hepsi tamamdı. Çantayı omuzuna taktı. Son kez evin girişindeki aynada kendine baktı ve evden çıktı.
Soluk yeşil renkli eski model arabaya doğru ilerledi. İlk alındığında nasıl güzeldi yeşili. Parlak, göz alıcı. Ya da ona öyle gelmişti. Yıllar içinde hep o arabayı kullandığını hayal etmiş rüyalarına bile girmişti. Kadastro memuriyetinden emekli kocası, arabasına dokundurtmazdı hiç. Onun arabasıydı çünkü. Kendine ait hiçbir şeyi olmamıştı kırk beş yılda. Oysa, köyünden, memura varan ilk genç kız olarak ne umutlarla çıkmıştı.
Anahtarı şoför kapısının kilidine soktu, çevirdi. Yanında direksiyon hocası olmadan ilk kez binecekti arabaya. Onun arabasına. Dünyanın kapısını açar gibi hissediyordu kapıyı açarken. Kocası yoktu, direksiyon hocası yoktu. Sadece kendisi vardı. Açtığı gibi kapattı arabanın kapısını. Kapının kapanırken çıkardığı sesi dinlemek istiyordu. Ne çok laf işitmişti kocasından, arabasının kapısını sert kapattığı için. Değişik şiddette birkaç kez açtı kapattı kapıyı. Açtı, kapattı. Öküz müsün diyen bir ses yoktu etrafta. Birkaç açma kapama eyleminden sonra bileklerine kadar inen lacivert eteğini toplayarak usulca oturdu koltuğa. Koltuğa oturduğu gibi usulca kapatmadı arabanın kapısını, olabildiğince sert kapattı. Şehir mezarlığında vedalaşmamıştı ölen kocasından. Veda zamanı şimdi gelmişti. Geçmişin kapısını kapatmıştı sert bir şekilde.
Aynaları kontrol etti. Başörtüsünü düzeltti. Duasını okudu ve kontağı çevirdi. Debriyajdan ayağını usulca çekerken aynı ahenkle gaz pedalına bastı. Arabanın ilk hareketine yüzündeki huzurlu tebessüm eşlik etti. Yıllarca, rüyasında araba kullandığını görmüştü. “Biliyorum araba kullanmayı,” derdi eşe dosta, rüyamda çok sürdüm. İkinci vitese aldı arabayı. Kısa süre içinde de üçüncü vitese. Yeniden doğmuş gibiydi. Ana yola çıkıp vitesi bir an önce dörde atmak istiyordu. Ana yol kavşağında kırmızı ışık vardı. Hızını düşürdü. Debriyaja bastı, vitesi boşa aldı ve usulca durdurdu arabayı. O ise, hiç durmak istemiyordu. Bir an önce kırmızı ışık yeşile dönsün ve yola çıksın istiyordu. Aslında acelesi yoktu, bir yere yetişmek zorunda değildi. Oysa kırk beş yıldır acelesi varmış gibi gitmişti her yere. Ne kadar çabuk dönse de eve, nerede kaldın sözünü işitirdi hep. Çarşıya, pazara, düğüne, cenazeye nereye giderse gitsin hep geç dönerdi kocasına göre.
Yarı açık camdan gelen esinti, sadece yüzüne vurmuyor, ruhuna şifa gibi geliyordu. Ana yolda, dördüncü viteste kilometreleri ardında bırakırken sanki geçmişini de arkasında bırakıyor gibiydi. Kırk beş koca yıl geçmişti aynı yastıkta. Aynı yastıkta ama bir kez bile sarılmadan. Sarılmak nasıl bir şeydi acaba? Atmış üç yaşında bir kadının düşüneceği şey miydi bu? Bilmiyordu. Bilmediği çok şey vardı.
Mezarlığa dönen kavşağa geldi ama durmadan geçti. Biraz daha sürmek istiyordu arabayı ve trafik lambaları da ana yola çıktığından beri onu anlarcasına yeşil yanıyordu. Yine de çok gitmeden iki kavşak sonra döndü. Ana yolda hissettiği hızlı sürme arzusu kaybolmuştu. İki yanı yer yer meşe ve dişbudak ağaçlarıyla kaplı yolda daha düşük hızda salına salına ilerledi. Annesi öleli yirmi, babası öleli yirmi dört yıl olmuştu ve bu yıllar içerisinde hiçbir bayramda onların mezarını ziyaret edemediği gibi onlar hayattayken de ellerini öpmeye gidememişti. Mezarlığa yaklaştıkça arife günü kalabalıklığı gittikçe artıyordu. Araç kalabalığına daha fazla girmek istemedi. İlk boşlukta sağa çekti ve durdu. Başörtüsünü düzeltti. Çantasını bir kez daha kontrol edip özellikle dua kitabının çantasında olup olmadığını yokladı. İndi arabadan. Arabanın dört bir tarafına göz gezdirip, durduğu yeri iyice yokladı. Kapıyı kilitledi ve yürümeye başladı. Vişne çürüğü rengindeki çiçekli bluzuyla yolda yürürken ki görüntüsü, ölmeye yüz tutan bitkilerin son bir yaşam arzusuyla çiçeğe durdukları gibi duruyordu.
* 08.10.2024 Panzehir Dergi
