Ayşe Turkay Yiğit: Ayşenin Heybesi - İstanbul Hatırası

Bugün bir anıyla köşede bekliyorum.

*

Hülya’yla toplamda dört cümleyi geçmeyen konuşmamız sonucunda İstanbul’a gitmeye karar veriyoruz. Öyle ince eleyip sık dokuruz karar vermek için. Bir iki cümleyle olmaz, beş cümle falan kurmak lazım. Niyetimiz ortak arkadaşlarımızla buluşmak, gezmek, İstanbul havasını koklamak. Yolculuğumuz gece olacak, sabah gezi başlayacak. Beni aldı bir telaş, Hülya’yla yaptığımız son gezimizden sonra, “Uyku konforumu dikkate alacağım bir dahaki sefere,” demiş fakat yine düşünmemiştim. Cuma gününe iznimi ayarladım, perşembe akşamına biletlerimizi aldık. Yola çıkacağımız günün sabahında ya uykusuz kalırsam korkusu baş gösterdi bütün gün. Ortak arkadaşlarımızla buluşma heyecanı yerini uykusuzluk heyecanına bıraktı. ‘Heyecanlı mısın’ diye mesaj atan arkadaşıma ‘evet ama neden bir sor, uykusuzluktan korkuyorum, çocukluğuma inmek lazım, aç, uykusuz kalma korkum var hep’ dedim. Neyse ki yolculukta fazla uyumamama rağmen başarılı bir performans gösterdiğimi sanıyorum. Açlık konusuna değinmeyeceğim, arkadaş tavsiyesine uyup yanıma fındık fıstık almalıymışım.

Perşembe akşam bindik otobüse. Ben çok üşüyen bir insanım, aslında üşüyen demeyeyim de mevcut sıcaklık koşullarında normal reaksiyon gösteren diyelim. Gerçi Selçuk bana, “Sıcaklığın milim değişmesinde hemen reaksiyon gösteriyor vücudun, emin ol, ay çok daraldım dediğin havayla donuyorum dediğin hava arasında pek fark yok,” der sık sık. “Kombiyi bir derece artırıyorum, ananıza iyi bakın çocuklar, hemen tepki verecek,” deyip dalga geçer. Neyse işte bu geziden çıkardığım sonuçlardan biri, Hülya üşümüyor. Zira dönüş seyahatimizde klima son ayarda açılmış, araç derin dondurucu gibi soğuk, ben nereme ne sarsam telaşında iken Hülya, “Oh mis gibi valla,” diye diye keyif içinde tamamladı seyahati. Mola yerinde de bana, “Tatlım kan değerlerine baktırsan, bu kadar çok üşümeye göre,” diyor. İtiraz ediyorum hâkim bey, ben üşüyorum çünkü hava soğuk.

İlk etap seyahatimiz sona eriyor; Harem Otogarı’na varıyoruz. Üsküdar’a yürüyüş, oradan da otobüsle Kuzguncuk. Seyahatimizin başından sonuna nerede çayhane görsem orada durasım geliyor. Hülya dizginliyor beni. İstanbul’u çok bilmiyorum, yıllar evvel bir düğün için geldiğimde gezmiştim biraz. Kuzguncuk’a bayılıyorum. Mahalle havasında. İstanbul’da gezdiğimiz üç gün boyunca nereyi görsem bayılıyorum. Balat’ın arka sokaklarında kaybolmayı seviyorum misal. Balatlılar öyle düşünmüyor ama. Kapı önünde çay içen kadınlara, “Merhaba,” diyorum, “çok güzel semtiniz.” Biz bilmiyorduk güzel olduğunu, böyle sizin gibi her gün birileri gezmeye gelince anladık ki güzelmiş. Pierre Loti Tepesi’ni seviyorum. Tepeye çıkarken mezarlığın ortasından gidiyoruz, eski mezar taşlarının estetiği ne kadar güzelmiş diyorum. Aralarındaki mermer mezar taşları bozuyor bütün güzelliği. Estetik algımız yok diye düşünüyorum İstanbul’da gezdiğimiz birçok noktada. İnsanlar mermer mezar taşı yaptırmak isteyebilirler ama burayla ilgilenen resmi makamlar yok mu? Hayır olmaz bu şekilde diyemiyorlar mı, yoksa demiyorlar mı merak ediyorum. Aile mezarlığı alıp etrafını çevirenler, hatta üstünü bile kapatanlar var. Neden diye soruyorum kendi kendime… “Mezar satın alma da bir sektör olmuş, Pierre Loti’ye güç yetmez, çok pahalı,” diyorlar. Nasıl bir ruh halidir anlayamıyorum.

Vapurdaki canlı müzik yapan gençlere bayılıyorum. Hepsine para vermek istiyorum. Hülya, “Sakin ol, her yerde var,” diyor. İstiklal’de canlı müzik yapan bir grup gencin söylediği Kürtçe türkü yüreğime işliyor. Keşke videoya çekseydim ve bulsaydım türküyü. Türküye dair hatırladığım tek şey içinde “gule” kelimesinin bolca geçtiği ve gözlerimden süzülen bir damla yaş.

Neyse arkadaşlarla buluşmamızdan bahsedeyim biraz. Reel hayatta birbirini tanımayan dokuz kişi bir araya geliyoruz. Hepsi için bir fikrim var ama yan yana gelmemişiz hiç. Sosyal medyada insanların kendi kimliklerini bir şekilde yansıttıklarını düşünüyorum. Elbette gerçek hayatta maskeyle dolaşan insanlar olduğu gibi orada da maskeli insanlar var. Gerçek hayatın bir izdüşümü diye düşünüyorum sosyal medya mecrasını. Ben yorum okumayı severim.  İnsanların paylaşımlara verdiği tepkilerden kişiliklerine dair fikir edinirim. Biz buluştuk, hiç yabancılık çekmedik. Her birimiz farklı farklı karakterlerdeydik, gerçek insanlardık. Tüm günümüzü bir ağaç gölgesinde hiç sıkılmadan sohbet muhabbetle geçirdik. Sosyal medya kötü değil, biz onu kötü yapıyoruz, kötülük nasıl her yerdeyse orada da var. Birbirimizi bir yerlere koymadan, hiçbir beklenti olmadan, sosyal medyada tanıdığımız hallerimize çok yakın, sürprizsiz bularak, acaba nasıl anlaşılırım telaşına kapılmadan keyifli, samimi bir koca gün geçirdik. Ruhuma iyi geldi bu buluşma. Yalnız, ne yiyeceğimize karar verme süreci uzayınca açlığım beni ben olmaktan çıkardığı zaman onlara farklı bir yüzümü göstermiş olabilirim ama sakin durmaya çalıştım kimseye çatmadım. Neden? Ağır başlı yapım bunu gerektiriyordu.

İstanbul’da Hülya’nın sanatçı bir arkadaşında kaldık. Ben evine girer girmez, “Ayyy fotoğraf çekeceğim,” deyip eve müze muamelesi yapınca, Hülya’nın benimle yola çıktığına hafiften pişman olduğunu hissetmedim değil. Çünkü ben foto çekerken, arkadaşına açıklama yapıyordu. İdare et falan demiş olabilir, emin değilim, soramadım. Orada İstanbul’un dışında gizli bir bahçede hissettim kendimi. Daha evvel tanışmıştık arkadaşıyla ama fazla zaman geçirmemiştik birlikte. Şimdiyse huzur, güven dolu iki gece geçirdim, güzel yürekli arkadaşının yanında ki artık benim de arkadaşım bence.

Diğer iki gün ortalama on sekiz kilometre falan yürüdük sokaklarda. Eve giderken belimin ağrıdığını söyledim. Hülyacığımın sorduğu, “Ah tatlım belinde rahatsızlık falan mı var; bel fıtığı misal?” sorusuna, “Yoo,” diye cevap verdikten on dakika sonra, zira hep söylemişimdir çoğunlukla algım geç açılır, “Ben sağlıklı bir iskelet sistemine sahibim. Sağlıklı her insanın on sekiz kilometreden sonra beli, bacağı; bir yerleri ağrır,” deyivermişim. Hülya’nın kahkahalarından cesaret alıp ileri bile gitmişim: “Asıl sende bir anormallik var, biyonik kadın,” diyerek. Hülya acıkmıyor, yorulmuyordu çünkü. Gerçi, dönüş yolunda gecenin bir yarısı mola verdiğimizde, (uyuduğu için uyandırmamıştım) uyanıp aşağıya inince ilk söylediği, “Hani tost yiyecektik,” olmuştu; takdir sizin hâkim bey.

Beşiktaş, Dolmabahçe, İstiklal, Taksim, Gezi Parkı derken sona geldik gezide. Cumartesi annelerinin toplandığı mekânı görmek ki etrafı çevriliydi, simgesel anlamda önemliydi benim için. Tek sordukları evladım/babam/çocuğum nerede diyen cumartesi annelerinin varlığı birçok şeyi düşünmek için yeterli olması gerekirken neden diye sordum kendime.

Pazar akşam otobüse bindik. Uykusuz geçen bir yolculuğun sonunda vardık Sinop’a. O gün müdür izin verdi dinlenmem için. Son hatırladığım gündüz saat iki buçuğa doğru kafamı yastığa koyduğum. Bizimkiler yemek hazırlayıp yemişler, kalkarım diye bana ayırmışlar ama benden ses çıkmamış. Aklımda kalan, “Uyuyacağım,” dediğim ve sonra sabah işte. Selçuk diyor ki: “Sanki Avustralya’dan otobüsle geldin. On sekiz saat uyuyunca tabii.”

Döndükten sonra sosyal medya hesabından bir mesaj aldım. Siz şu gün şu dinlenme tesisinde miydiniz diye. Düşündüm, evet dedim. Ben sizi gördüm sanırım diye ekledi. Gözlemeciye aç kurtlar gibi bakan uykusuzluktan şakulü kaymış birini gördüyseniz evet o benim dedim. Uzun süredir severek takipleştiğim bir arkadaştı. Aynı zamanda İstanbul’daymışız. Hatta bazı yerlerden benzer vakitlerde geçmişiz. O Ankara’ya biz Sinop’a dönüyormuşuz mola yerinde. Hoş bir tesadüf olmuş.

Velhasıl İstanbul güzeldi, İstanbul Hülya’yla güzeldi. Tanıştığım gülen gözlerle, güzel kalpli insanlarla güzeldi. Balattaki kadınlarla, vapurdaki şarkılarla, İstiklal’de çalgıcılarla güzeldi. Heybemi güzel anılarla doldurmanın huzuruyla uyudum belki de on sekiz saat. Yok yok uykucuyum işte başka açıklaması yok.

01/02/2026
44