Ayşe Turkay Yiğit: Ayşenin Heybesi - Gezdim Geldim; Bir Hindistan Masalı

Vakit yaklaşıyor, elimde tuzluk, hıyarım var diyene koştuğumdan mütevellit Hindistan’a gideceğim. Şaka bir yana Hindistan bende her zaman merak uyandıran bir ülke olmuştur. Çokça Hint filmi seyrettim ondan mıdır bilmem rengârenk kıyafetler, her cümlenin peşine dans etmeler falan sempatik gelmiştir bana. Tabii Hindistan gezimi bunlarla açıklayacak değilim demek isterdim ama bunlar işte, garip bir şekilde ilgimi çekiyor, hissel bir şey bu. Çok dinli, çok dilli olmasının da yeri var bu duygumda. “Heyecanlıyım,” diyorum bizimkilere. “Hindistan’a gitmek farklı, misal Almanya’ya gitmekle aynı değil, Doğu beni çekiyor, Asya beni çekiyor,” diyorum. Ne Selçuk’un ne Teoman’ın ilgisine çeken bir ülke değil Hindistan.

Teo soruyor: “Asya öyle mi, Çin mesela?”

“Cıks pek ilgimi çekmiyor,” diyorum.

Sırayla, “Japonya,” ve “Güney Kore,” diyor.

“Hıııımm yok be çocuum,” diyorum.

“Endonezya,” diyorlar, “Evet,” diyorum, “evet.” Neden bilmiyorum ama evet. Sonra Nepal misal.

Selçuk, “Annen gelişmiş ülke sevmiyor oğlum, az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülke seviyor anlaşılan,” diyor.

“Avrupa’da da ne bileyim; İspanya ve Portekiz ilgimi çekiyor,” diyorum.

“Amerika, anne,” diyor Teo.

“Ya elbet imkânım olsa Amerika’yı görmek isterim ama seçim yapacak olsam Güney Amerika daha cazip, Brezilya sokakları, ne bileyim Şili, Peru mesela.”

Teo ve Selçuk muhabbetin sonunda benim fakir ülke sevdiğim konusunda fikir birliğine varıyorlar. Olaya hiç böyle bakmamıştım. Bizimkilerin çıkarımı yüzümü gülümsetiyor.

Sadece hayallerimde olabileceğini düşündüğüm, filmlerini defalarca merakla izlediğim bir ülkeye: Hindistan’a gidiyorum. Rüya gibi geliyor. Biletleri aldığımız tarih Aralık, yolculuğumuz Mart’ta olacak. Bu süre içinde Hindistan’la ilgili gezi yazıları okuyorum, YouTube videoları seyrediyorum. Bir yandan heyecanlanıyor bir yandan endişeleniyorum. Okuduğum tüm yazılarda, seyrettiğim tüm videolarda kaostan bahsediyor çünkü. Bir de hijyen konusundan. Hijyen konusunda kendimi motive etmeye çalışıyorum. Kızım insanlar akın akın Hindistan’a gidiyor vardır bunda bir keramet diyorum. Sürpriz olmayacak senin için diyorum, kabul et ve akışına bırak.

Tüm bu motivasyonla gittiğim gezide, itiraf edeyim hijyen konusu yer yer zorladı beni. Yine de iyi kotardığımı düşünüyorum. Normal zamanda yo burada yemek yiyemeyiz dediğim yerlerde bir güzel yemek yiyorum kendime şaşarak. Çünkü alternatif yok çünkü burası Hindistan dostum. Kimse pislikten ölmüyor diyorum kendime. Genelleme yapmayı sevmem ama bunu söylemem lazım, hijyen anlayışları bizim gibi değil Hindistanlıların. En azından benim gezip gördüğüm altı şehir için bunu söyleyebilirim. Hele Jodhpur aman tanrım!  

Şehre indiğimiz o anı unutamıyorum. Minibüsümüz otelin önüne kadar giremediği için otele yakın bir yerde keşmekeşin ortasına iniyoruz mecburen ve meşhur tuktuklara (rikşa) binmeyi bekliyoruz. Yeri gelmişken söyleyeyim, Hindistan’da taksi niyetine mini bahçe traktörüne benzeyen araçlar kullanılıyor. Hindistan’da en sevdiğim şeylerden biri de bu tuktuklarla gezmek oldu.

Neyse efenim, tuktuk beklerken feleğim şaşıyor. Sokakta insan ve araç trafiğinin ortasındayız. Karşıda arkası dönük bir şekilde beton kabine işeyen bir adam var. Tüm sokak çöp yığını. Bir tarafta sokak tablacıları. Nefes alamıyorum. Neredeyse kusacak gibiyim. Diğer arkadaşlardan kimisi tezgâhtaki sebzelere bakıyor ne güzel diye, kimisi sokak lezzetlerine kimisi de insanlara bakarak seyre dalarken ben kafamı yukarı verip kolonya kokluyorum sürekli. Çevremdeki hiçbir şey bana normal gelmezken diğerleri neden bu kadar rahatlar, bu kokuyu duymuyorlar mı diyorum. Hayır sakin bir köşe falan da yok, kapana sıkışmış gibiyim.

Aslında üçüncü şehrimiz burası. Öncesinde Delhi ve Jaisalmer var. Jodhpur demişken buradan devam edeyim. Akşam, şehirde turlamaya çıkıyoruz. Hindistan’da ilk kez sokaklara karışıyoruz. Öncesinde kendimi Hindistan’da hissedememiştim. Çünkü Delhi’de her yere minibüsle gitmiştik. Jaisalmer’de kale gezisi ve çöl turu dışında böyle bir ortamla karşılaşmıştım. Çöl turu ayrı güzeldi. Deveye binebilecek miyim diye endişeleniyordum ki endişemde haklı çıktım. Deveye bindim, deve ayağa kalkmadan hayır yapamayacağım diyerek indim. Korkuyorum işte, sebebi ne bilmiyorum. Ayşe en fazla yere düşersin deyip gözü kararttım. Bendeki göz karartması aksiyon açısından o şekil işte, deveye binmek. Deve kalkışa geçiyor. Deve ayağa kalkmıyor da ben arşa çıkıyorum sanki.  

Arkadaş kum zeminde gideceğiz diye düşünürken taşlık yerlerden gidiyoruz. Rodeo yapar gibi hissediyorum. Kervanımız çöle varıyor. Gün batımını seyredeceğiz. Çöl çok güzel, kendimi zamansızlıkta hissediyorum. Herkes bir tarafa dağılıyor ve fotoğraf çekip kendi dünyasına çekiliyor. Yağda kızartılan bir yemek hazırlıyorlar, ismi pakora. Yanında sihirli cips dedikleri, görüntüsü aynı makarna olan fakat yağa atınca cips görüntüsü alan bir şey. Ben yemek ne zaman olacak ne zaman döneceğiz diye düşünürken, bakıyorum kimsenin acelesi yok. Sonradan öğreneceğim üzere Hindistan’da acele etmek, acelesi olmak gibi kavramlar yok.

Araya çöl turunu kattım, halbuki Jodhpur’daydık değil mi? Bir oradan bir buradan, idare edin, gezgin bloğu değil malum benim yazılar: Ortaya karışık.

Jodhpur sokaklarından devam. Sokaklar çok kalabalık çok hareketli. İncik boncuk sâri satılıyor. Yerlerde dilenciler var. Çocuklar, sakatlar peşimizden dolanıp para istiyorlar. Sakın para vermeyin peşinizi bırakmazlar diye okuyorum tüm yazılarda ve daha önce giden arkadaşlar da aynısını söylüyorlar. Hem o kadar içinde olup hem kimseye temas etmemeye çalışmak ruhumu parçalıyor sanki. Aynı göğün altında bu kadar farklı yaşamlar, bu işte bir yanlışlık olmalı duygusu uyandırıyor bende. Onların da öbür dünyada rahat edeceğini düşündüklerini söylüyor arkadaş ama ben ilahi adalet kavramına değil beşerî adalet kavramına saplanmışım o anda. Ruh gibi dolanıyorum çarşıda, sanki müze geziyorum. İnsan müzesi. Delice.

Sonra yemek yiyecek bir yer ararken, lanet olsun böyle düzenin ve ikiyüzlülüğümüzün diyorum içimden. Tek kalabilsem hönküreceğim. Rahat koltuklarımızda menülerimizden ne yiyeceğimize karar veriyoruz. İçim ikiye bölünmüş durumda. “Niye bu kadar etkilendin?” diyorlar, siz neden etkilenmediniz diyesim geliyor ama sadece, “Dünyada bir insan açsa bunda benim de payım var,” diyebiliyorum. Aslında bu herkes için geçerli. “Sen nasıl sorumlu olabilirsin ki?” diyenlere cevap veremiyorum. Herkesin dünyayı algılama biçimi farklı. Benim boynum çok çabuk bükülür. Neyse bu daha uzar, umarım hislerimi anlatabilmişimdir. Zaten çarşı içinde içi ezilen ben, rahat koltuğumda önüme gelen yemekleri bir güzel yedim sonsuz ikiyüzlülüğüm içinde rahat olun.

Yemekler de oldukça güzeldi Hindistan’da. Favorim vejetaryen büryani oldu. İçinde ne var sormayın bilmiyorum ama güzeldi. Bir de chana masala (chickpea) isminde baharatlı nohut yemeği vardı oldukça lezzetliydi. Eminim daha bir sürü lezzeti vardır. Yediğim yemek yanında mekân da benim için önemli olduğundan bazı yerlerde yerken zorlandım acıkası.

Daha evvel giden arkadaşlardan bir sürü bilgi aldık. Gerçi kafam her defasında karışıyordu tanrılar konusunda. Vişnu, Şiva, Brahma ana tanrılarının yanında Şiva’yla Parvati’nin oğlu Ganeşa kaldı aklımda. Bu tanrıların her biri evrende bir konuda görevli. Uzmanlaşma var bir nevi. Bir de her tanrının aracı olarak kullandığı bir hayvan var. Hindu dinindeki her olguyu, İslamiyet’teki ortalama karşılığı nedir diyerek ancak kafamda oturtabiliyordum. Her yer tapınak. Hindu dini baskın din olmuş Hindistan’da. Genel gözlemim insanlar çok inançlı. Bu arada meditasyonumuzu da yapıp aydınlanmamızı aldık çok şükür.

Varanasi şehrinde aarti törenine katılıp Hindu hacısı da olduk hamdolsun. Varanasi’yle ilgili okuma yapmıştım gitmeden önce. Özellikle kremasyon’la ilgili. Varanasi, Hindular için kutsal bir şehir, Ganj nehri kıyısında, bir nevi hac yeri gibi diyebiliriz. Oraya gitmek aarti törenine katılmak, orada yakılmak onlar için çok önemli. Orada yakılınca reenkarne olmayıp ruhun sonsuz özgürlüğe kavuşacağına inanıyorlar. Okumalarımda şehrin dev bir morg gibi olduğu benzetmesi vardı ama ben öyle bir kasvet hissetmedim. Oldukça hareketli ve renkli bir şehir. Hinduların cenazeleri ve dinsel ritüelleri de renkli.

Gün içinde Ganj nehri üzerinde gezinti yaptık. Öyle yazıldığı gibi kokan bir nehir değil. Ben hiç koku almadım. Sonra kremasyon yapılan yerlere geldik. Yani ölülerin yakılması. Öyle dibinde değildik ama her şey görüş açımızdaydı. Fotoğraf çekmek pek iyi karşılanmıyor öyle olmasa da çekmek istemezdim. Mahrem kalsın bazı şeyler. Gitmeden önce ne hissederim diye merak ettiğim bir durumdu. Yoğun olarak şunu hissettim bunu hissettim diyemeyeceğim. Sadece acayip midem bulandı, içim kalktı. Ölüme farklı bir gözle bakar mıyım acaba diye düşünüyordum. Düşüncelerimde değişiklik olmadı. Hala ölümden korkuyorum ve eğer ki reenkarne olma durumu varsa ben bir daha dünyaya gelmeyi isterim şahsen ne diyeyim. Bir de gömülmek bana biraz ürkütücü gelmiştir hep. Kremasyon gördükten sonra gömülmek istiyorum arkadaş, karıncalar yesin beni, toprakla birleşeyim.

İnsanlar arasında gözlemlediğim boş vermişlik havası vardı ki doğru bir gözlem mi bilemiyorum. Bunda Hindu dininin etkisi vardır diye düşünmeden edemiyorum. Başka türlü bir yaşam var diye hiç sormuyorlar mı kendilerine. Hele ki iletişim çağında herkesin elinde akıllı telefonlar varken. Bu işte bir yanlışlık var duygusu oluyor muydu gençlerde mesela. Gelir adaletsizliğiyle ilgili, yaşam tarzlarıyla ilgili. Bir hindu ailesiyle, üniversitede okuyan bir hindu genciyle, ne bileyim işte orada yaşayan biriyle konuşmak neler düşündüğünü bilmek isterdim. Her ne kadar izole bir ortamda gezimizi yapmasak da halkla çok iç içe olduğumuz söylenemez. Duygusal anlamda söylüyorum tabii, fiziksel olarak hep iç içeydik.

Esnaf o kadar ısrarcı ki bir süre sokakta yanında yürüyor seni dükkânına götürebilmek için. Hiç cevap vermeyin yoksa peşinizi bırakmaz uyarısı alıyoruz ama bir süre sonra kendimi, “Go please,” derken buluyorum. Bu arada İngilizce şart yahu. Bunu bininci kere teyit ediyorum. Ömrüm İngilizcenin şart olduğunu teyit etmekle geçip gidecek ona yanıyorum.

Neyse aslında daha çok mağaza seyrine dalabilecekken ya bırakmazlarsa diye birçok şeyin fiyatını soramıyorum. Hele Jaipur şehrinde caddede yürürken göz ucuyla baktığım bir ürün için anında içeri davet ediliyorum. Görmezlikten gelsem de fayda yok, ikna etmek isteyen esnafla bir süre beraber yürüyoruz ay çok komik düşününce, gülme kızım diyorum gülersen bırakmaz. Birçok mağazaya after, later falan dediydim, adamlar neye baktığımı bile unutmamışlar arkadaş dönüşte yakalıyorlar beni. Ben unutuyorum neye baktığımı adam unutmuyor, “You said later,” diyor. La havle, gülesim geliyor ama tutuyorum kendimi.

Okuduğum yazılarda herkes, Hindistan’daki insanların rehavetinden yavaşlığından bahsetmiş, daha önce dediğim gibi; teyit ediyorum arkadaşlar, on gün boyunca acelesi olan hiçbir Hintli’ye rastlamadım. Kimsenin acelesi yok. Ay bana ters bu işler ben canı tez bir insanım.

Bir de kafalarına göre takılma durumu var sanırım. Misal, bir yere oturmuş kahve istiyorsunuz, sipariş alıyormuş gibi yapıp fake atıyorlar ve kafalarına göre getiriyorlar kahveyi. Tavsiyem, black cafe deyin direkt. Gerçi onu da denedim ama şekerini atıp, karıştırıp getirdiler bir yerde. Akışına bırakın en iyisi, evet evet, Hindistan’da her şeyi akışına bırakmak en iyisi, yoksa yıpranırsınız. Dedim ya, biraz daha içlerine karışıp, bunları sormak ruh hallerini anlamak isterdim. Yolculuk boyunca bu his yakamı bırakmadı. Hep sormak istedim, neden, nasıl diye.

Yeni Delhi meydanında gezerken Hindistan’ın modern yüzüyle karşılaşıyoruz son gün. Kıyafetler kot tişört çoğunlukla. Geleneksel kıyafet olan sariler, punjabiler neredeyse hiç yok gibi. Ama orda da bir alt caddeye geçtiğiniz zaman şehrin eski yüzüyle karşılaşmanız an meselesi.

Hindistan’ın bir vuruculuğu, kendine çeken bir çarpıcılığı olmadı benim için. Hala sindirme ve kafama oturtma kıvamındayım. Zaten Hindistan bir anda değil zamanla sevdirirmiş kendini. Koskoca ülke, karmakarışık. Bu karmaşıklığın içinde bir de holi festivaline katıldık tam oldu. Baharı karşılama bayramlarıymış. Buraya gelmeden önce bilmiyordum.

Pushkar kentinde girdik “holi”ye. Bir gün öncesinden sokaklarda şenlik ateşleri yakılıyor. Bunun için tezekler ve otlar satılıyor her yerde. Maalesef bu ateşlerin yandığı zamana denk düşemedik, sonradan küllerini gördük hep. Aynı akşam müzikler çalıyor her yerde. Ertesi gün herkes rengarenk boyalar alıyor ve birbirini boyuyor. Pushkar’da hep hippiler vardı cıvıl cıvıl. Kimi happy holi diyerek nazikçe yanağınıza boya sürüyor, kimi hunharca fırlatıyor boyaları. Şehrin veletlerinde su balonları vardı minik, birini böğrüme yedim, fena acıtıyor, bir de boya çamura dönüyor haliyle. Boya fışkırtmak için tabancalar varmış, ekipten bir arkadaş tam teçhizat gitme niyetinde holiye her türlü savaş zırhını kuşanacak belli. Dostum istersen sen önden öncü birlik olarak ilerle, gelenleri püskürt, biz arkadan yardıralım boyaları diyorum. Tabii ki boya dışında bir şey almıyorum. Boya bombardımanının arasında ekip ikiye bölünüyor. Gün sonunda donumuza kadar boyanıyoruz. Facebookta fotoğraflarımı gören bir arkadaş “bulunduğu yere üç günde bu kadar uyum sağlayan birini görmedim, bence siz oralısınız, dönmeyin buraya” yazıyor, çok gülüyorum. Hindistan böyle dostum, uymak zorundasın ona, yoksa o seni kendine uydurur, bunu hiçbirimiz istemeyiz değil mi, neydi sloganımız, akışına bırak.

Trafik acayip, herkes birbirine korna çalıyor. Tam bir kaos. Eyvah birbirine girdi araçlar dediğiniz anda sıyrılıp, iki saniye sonrasında aynı durumu tekrar yaşıyorsunuz. Şoförleri her defasında takdir ediyorum içimden. Hayır sadece araç ve insan trafiği de yok ki hayvanlar da devrede imdaat tam bir arap saçı. Ve ilginç olan şu ki kimse sinirli değil. Nasıl olur diye sormak istiyorum yine birçok şeyde olduğu gibi.

Tek kelimeyle Hindistan’ı anlatsam “kaos” olurdu. Tek kelimeyle yetinmeyip yazıyı okuyanlara mutlu pazarlar dilerim.

Ya ben şimdi Hindistan’a mı gittim geldim? Ne iyi etmişim.

29/03/2026
27