Ayşe Turkay Yiğit: Ayşenin Heybesi - Edebi Kişiliğime Kara Çalmayan O Kitap
2025 yılında bana yoldaşlık eden metinlerden biriydi Kara Kitap. Oldukça keyifli bir yolculuk geçirdik kendisiyle. Beni hiç üzmedi dersem yalan olur. İlk sayfalarda karşılaştığım başıbozuk cümleler biraz huzursuz etti fakat sayfalar ilerledikçe bütünün içinde önemsiz kaldı.
Kitabı Nuh Hoca hediye etmişti. Tesadüf ki aynı hafta ben de almıştım Kara Kitap’ı. Bir anda K.K. enflasyonu yaşandı evde, ben de halka arz yoluyla dengeledim olayı. Kemal Derviş gibiyim maşallah.
Tutunamayanlar’dan sonra ilk kez aynı duyguları hissettim bir roman için. İlkin şaşkınlık duygusu oldu. Nasıl olur dedim ben bu hisleri bir yerlerden hatırlıyorum. İlk göz ağrıma ihanet ediyormuşum gibi geldi. Biliyorum saçma bir his ama tam olarak böyle oldu. Yıllardır tahtında tek başına oturan Disconnectus Erectus’un yanına usul usul yanaştı Kara Kitap.
Kısa sürede anladım ki iki metinde ortak yanlar varmış. Turgut, Selim’i ararken, Galip, Celal’i aramış. İkisi de arayışlarında kendinden önce yazılan metinlerin üzerinden atlamış. On yıl önceki notlarıma baktım Tutunamayanlar için neler yazmışım diye. Özetle şöyle yazmışım:
“Sizi alıp götüren bir konu, heyecan yaratacak bir olay örgüsü yok sayılır ama kelimelerin akışına öyle kapılıp gidiyorsunuz ki, bu kitabın konusu ne sonraki bölümde ne olacak hissiyatına girmiyorsunuz. Ben zaten kitaplarda sıkı kurgu arayan bir insan değilim...
... Sanki Oğuz ATAY, edebiyatından günlük rutine kadar bütün kuralların canı cehenneme demek istemiş gibi...
... Kitap tek bir kişinin ağzından yazılmamış ama hani Ahmet’in gözünden yazılıp sonra Mehmet’in dilinden de olaya bakılmamış. Yazarlar iç içe geçmiş vaziyette, bir bakıyorsunuz Turgut Özben anlatıyor, bir bakıyorsunuz hop Süleyman Kargı’ya ya da Selim Işık’a geçmiş. Sarmal bir durum gibi. Hatta bazen bunu anlatan hangisiydi diyebiliyorsunuz.
... Bana göre mizah/ironi ağırlıklı başlayan kitap, mizah derken altı dolu bir mizahtan bahsediyorum tabii, herkes herkesi farklı tanır, tanımak diye bir şey yoktur, içsel yolculuklar, dönüşümler, hayat rutinine ayak uyduramama, hayat rutinine ayak uyduramayanlara ayak uyduramama, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı şeklinde ilerleyen psikolojik bir romana dönüşüyor...”
Tutunamayanlar için neyi neden yazdığımı bu süreçteki okumalarım arttıkça daha iyi anlıyorum. Dikkat ettiyseniz Kara Kitap diye başladım ama şimdiye kadar Tutunamayanlar üzerinden gittim. Eski sevgiliye yapılan açıklama misali.
İki romanın da arayış romanı olması değil beni içine çeken. Bu arayışı nasıl anlattıkları. Galip’in kendisini terk eden karısını ve amca oğlunu aramasıyla başlıyor roman. Bu arayışta birçok metnin üzerine basıyor Orhan Pamuk. Zaten ona göre bütün hayat bir hikâyenin etrafında dolanmaktadır ki bunu da yer yer romanın içerisinde okura veriyor.
Sayfa 45 ve sayfa 316’daki şu cümleler gibi: “... insanın artık hiçbir zaman hikâyenin aslı hangisidir, hayatın aslı hangisidir anlayamayacağını anlattım... hikâyenin aslı ve aslının hikayesi...”
Yazarken uyguladığı yöntemlerin nedenlerine de kurgunun içinde yer vermiş Pamuk. Tarihin arka sokaklarında dolaşıp öteki tarih kavramıyla okurun aklına soru işareti bırakırken sayfa 85’de “Tarihi sırların olduğunu sezdir; ama ne yazık ki onları yazamıyorsun” der. Sırlara meraklıysanız rahat rahat Kara Kitap okuyabilirsiniz.
Mevlâna’dan, Şeyh Galip’ten sıkça bahsederken onların da yücelttiği Ferîdüddin Attâr’ı unutmaz ve sayfa 223’te “... bütün cinayetler, bütün kitaplar gibi taklittir” der.
Eserlerden alacağımız haz hepsinde farklıdır. Hatta taklitler öndedir. Bunu da ressamlar yarışması bölümünde diğer resme ayna tutan resmin birinci gelmesiyle söyler. Biliyorum yazınca karışık oldu ama emin olun okurken kafanız o kadar karışmayacak.
Okurken sadece Kara Kitap’ı okumadım. Okumadığım zamanlarda kitapla ilgili inceleme, söyleşi, sohbet, gıybet ne varsa dinlemeye çalıştım. Bir süre K.K.’yla yaşadım yani. Ben böyle bir okur çeşidiyim. Hatta kitabı iki kez rüyamda gördüm. Kitabı çok seven arkadaşım Alparslan, “Bu kadarı fazla ama,” dedi. Kitabı ondan daha çok sevmem hoşuna gitmedi zaar. Aynı anda birden fazla kitap okuyanları da hiç anlamam. Nasıl konsantre oluyorsunuz arkadaş?
Kara Kitap hakkında okuduğum yazılardan biri de Selman Dinler’in Parşömen’deki yazısıydı. Okuduğum yazıların çoğunluğu kibar bir dille ifade etmem gerekirse hınç dolu iken Selman Dinler’in yazısı ironi taşıyordu. İnce ince gömmüş Kara Kitap’ı. Daha doğrusu fikrini bu şekilde ifade etmiş. Ay bir de içinde arketip geçmeyen bir kitap yazısı bulmak şahane bir şey. Bu tarz yazıların yeri ayrı tabii fakat bizim gibi sıradan okurları da düşünmek lazım. Kitabı kanonik, karakterleri arketipsel olarak irdelemeyen bir yazı olsa da okusam.
Dediğim gibi birçok bağlantı kurmuş kendinden önceki metinlerle. Bazılarını anladım bazılarını anlamadım. Bağlantı kurduğu metinleri okumuş değilim ama okuma zevkimden bir şey eksiltmedi bu durum. Çünkü ne demek istediğine odaklanmaya çalıştım. Ha okusaydım ballı lokma tatlısı olurdu o başka. Olsun. O neydi bu neydi derken bir sürü kapı açmış oldu Kara Kitap.
Efenim matruşka bebeklere benzettim metni. Kaldırdıkça altından başka bir bebek çıkıyor ama baktığında hepsi aynı. Galip’in Celal’i arama yolculuğunu kendini arayış yolculuğu olarak okuyoruz ilerleyen sayfalarda ve hangisi Galip hangisi Celal karışıyor bir yerde. Birbirine geçmiş hikayelerin hepsinin benzediğini görüyoruz sonlara doğru. Roman okurken şifre çözmeyi sevmem genellikle ama bunda biraz kurcalayarak ilerledim. Zaten metin bunu istiyor biraz da. Hem şifrelerle uğraşmak hem metnin ritminden uzaklaşmamak mümkün.
Kara Kitap, her bölümü ayrı konuşulmayı gerektiren, okunup bittikten sonra köşeye konulamayacak bir roman ve Yeni Hayat’ın giriş cümlesi şimdi daha anlamlı geliyor: “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.”
Lafı dolandırmayayım öyle büyük laflar etmek niyetinde değilim, kafa zehir bu Orhan Pamuk’da. Sadece bağlantıyı göstermek açısından yazdım. Zira Yeni Hayat en az sevdiğim Orhan Pamuk kitabı olabilir. Çünkü Masumiyet Müzesi, Cevdet Bey ve Oğulları, Kafamda Bir Tuhaflık daha önce geliyor benim için.
Orhan Pamuk’un sevmeyeni çok. Ay “merhaba poğaçacı” dedi diye demediklerini bırakmadılar adama. İtiraf edeyim ben de çok güldüm. Sonra biraz düşününce garip gelmedi. Ne deseydi yani “merhaba şırdancı” mı deseydi? Biraz düşününce herkese hak veren bir yapım var. Dik duruşlu olamadım bir türlü. Omurgam esnek yaratılmış sanırım.
Anlatmalara doyamıyorum Kara Kitap’ı, Orhan Pamuk’u. Anlatmak deyince aklıma geldi. Şu sıralar öykü yazmaya merak sardım. Bir arkadaşım diyor ki sen anlatmayı seviyorsun, senin işin roman, öykü değil diyor. Of onu da yapasım var be. Neyse sonraki haftanın yazı konusunu buldum. Bu yazıyı bitireyim önce.
Şimdi rica edeceğim nöbetçi vatansever edebiyat savcıları elinde standart dokümanlarla devreye girmesin. Orhan Pamuk okumamak bir tercih, kitaplarını sevmemek okur görüşüdür tüm bunları anlarım ama gerisini anlayamayacağım için birbirimizi üzmeyelim.
