Ayşe Turkay Yiğit: Ayşenin Heybesi - Bir Yerde İyi Oldu
Ingvar Ambjornsen’in yazdığı Beyaz Zenciler romanını bitireli bir hafta oluyor. Bitirdiğimde bu kitabı yazarım dedim ama elim bir türlü gitmedi. Bu durumu tembelliğime bağlıyordum. Ama düşününce tembellik değil diyorum çünkü kitap rahatsız edici konulardan bahsediyor. Şimdi nasıl yazılır ki adet görür görmez spiral taktıran kızlar. Beslenme çantalarında haşlanmış yumurta olması gereken yaşta madde kullanan gençler.
Ingvar Ambjornsen yazmış ve okuru mesafeli bir yere koymuş. Bu sebeple soğukkanlılıkla okudum. Gerçi bizim oğlanlar aklıma gelince tüylerim şaha kalkıp tövbeee evlerden ırak! diye ünlediğim de oldu. Dağınık başladım toparlayarak gideyim. Sonra yine dağıtırım nasılsa. Keşke pazar yazısının konusu Beyaz Zenciler olacak diye kendime söz vermeseydim. Kendime pek söz vermem aslında. Bu durumu umuma duyurduğum için yazma zarureti hasıl oldu. Kitaplarla ilgili yazmayı severim. Bu kitap biraz riskli bir konu olduğu için rahat yazamayacağımdan endişeliyim sadece.
Beyaz Zenciler, madde kullanan gençlerin on üç on dört yaşlarından başlayıp otuzlu yaşlarına kadar devam eden -ya da edemeyen çünkü bazıları ölüyor- hayatlarını konu almış. Okurken karakterlerin yaşını düşününce nasıl olur bunlar daha çocuk ama koca adam ve kadın gibiler diye bir tezatın içine düşer gibi oldum. Hemen aklıma beyaz perdedeki çocuk karakterler geldi.
Ömer Kavur’ un Yusuf ile Kenan filmindeki çocuklar da büyümüş küçük çocuklar. Yaşamları da kitaptaki karakterlerle benzer. Nadine Labaki’nin Kefernahum filmindeki Zain de çocuk. Evet Zain’in hikayesi farklı. Çocuk olmaları hasebiyle aklıma geldiler. Bilhassa Kefernahum’u elim yüreğimde seyretmiştim. Dedim ya Beyaz Zenciler’de yazarın mesafesinden dolayı soğukkanlıydım.
Ambjornsen, uyumsuz karakterlerin yazarı olarak tanımlanıyor. Esrar serbest bırakılsın türünden açıklamaları olmuş. Kendisi de bir kullanıcı olan yazar bu kitabı yazma sebebini şu sözlerle açıklamış:
“Beni Beyaz Zenciler ve Son Tilki Avı’nı yazmaya iten 70’li yıllarda yayımlanan kitaplar oldu. Bu kitaplar blöf doluydu. Uyuşturucu cehennemlerini anlatan uyduruk anı defterleri filan. Her şeyin bombok çevreler olarak anlatıldığı bu kitaplar beni çok öfkelendiriyordu. İnsan yer yerde insandır. İnsan, bilmediği şeyleri yazmaya çalışmamalı. Ben bunları hem bildiğim hem takıntım olduğu için yazdım.”
Yazarın bu sözleri neden söylediğini anlayarak itiraz etmiyorum. Buna karşın Raskolnikov’u yazmak için adam mı öldürmek lazım diyenler de olacaktır. Buna her insan katil olmanın eşiğine gelmiştir ya da bunu düşünmüştür diyerek kısa bir cevap veririm. Uzatırlarsa ki kesin uzatırlar haklısınız derim. Bu pilav çok su kaldırır çünkü. Ben Kafamda Bir Tuhaflık’ı okuduğumda Orhan Pamuk fildişi kulesinde otururken gecekonduları, kentsel dönüşümü nasıl bu kadar içeriden yazmış diye hayranlık duymuştum. Gerçi o kitap için de gecekondu mahallesinde bir tane çöp konteyneri yok, adam gecekonduyu bilmiyor nasıl yazsın diyenler olmuştu. Bu durumu Pamuk’un zanaatkar yanına bağlıyorum.
Madde kullanımı tüm bunlardan başka bir konu. Ayrıca insanın kendinden yola çıkarak yazdığı kurmaca metinleri çok severim. Bu romanda oto kurmaca yok sanıyorum. Uyuşturucu madde kullanımı ile ilgili bir bağ var. Oto kurmacalar bizde pek rağbet görmüyor. Hayal gücü küçümseniyor. Güzel bir dille yazıldıysa oto kurmacanın tadı başkadır be. Geçen sene okuduğum Verocina Raimo’nun Yalan Dolan’ı en sevdiğim romanlar arasındadır misal. Hector Abad Faciolince’nin Nisyan’ı da öyledir. Nisyan’ı Banu Yıldıran Genç’in Yan Yana Durduğumuz Zamanlar kitabından bulmuştum.
Arada kitaptan da bahsedeyim değil mi? Beyaz Zenciler; Erling, Charly ve Rita adlı üç ana karakter üzerinden madde kullanan gençlerin aile, aşk, okul, iş ve sosyal yaşamlarını maddenin bedenlerine etkisini anlatan bir roman.
Norveççeden Türkçeye, yolu İngilizce ve Fransızcadan dolaştırmadan çevrilen ilk yetişkin romanı olduğundan bahsediyor çevirmen Banu Gürsalar Syvertsen. Hazır konu buradayken çeviriye dair altını çizdiğim yerlerden bahsedeyim. Ricat duygusundan bahseden Allah selamet versin, bundan iyisi can sağlığı diyen bir Norveçli hayal edemedim ve gülümseyerek altını çizdim.
Geleneksel dil çevirisi dışında roman çok iyi çevrilmiş gibi geldi. Yazar sade yazmış çevirmen temiz çevirmiş diye düşündüm. Bu arada Norveç kültüründe gravöl yani mezar birası denen bir gelenek varmış. Ölünün ardından içmek ve eğlenmek Vikinglerden kalma bir cenaze ritüeliymiş. Bana mantıklı geldi.
“Anasına ilk veda ettiği günkü kadar giyinikti”, “büyük kentler, hiç uykuya yatmayan 24 saat nabız gibi atan kentler” ve bunlara benzer ifadeleri pek sevdim. Cümlelere kelimeleri takıp takıştırmamış sade bir küpe yahut yüzük takmış. Yazarın sadeliğini övmek için cümleyi süsleyen ben. Yazının kalan bölümünü okumak istemezseniz anlarım... Yok yahu okuyun...
Erling, sıkışık köprü trafiğinde insanların nereye gittiklerini düşünürken şöyle der: “Sorular. Kâinat sorularla doluydu. Her birimiz dıştan ya da kendi içimizden gelecek çözümleri bekleyen birer muamma! Görünmez perilerden, kendi yarattığımız tanrılardan haber umuyorduk. Bekleme süresi boyunca da tekne boyuyor, içiyor veya borsa spekülasyonlarına girişiyor, çocuk yapıyor, faturaları ödüyor ya da ödemeyip bırakıyorduk. Sayılı yıllar diye düşündüm.”
Karakterler, içlerine girdikleri topluluğa karşı olan bireyler olarak tanımlamıyorlar kendilerini. Onlardan biri olmaya karşı çıkıyorlar. İdeal düzen gibi bir dertleri yok. İdeal toplum nedir bilmiyorum. Bu sorudan çıkabileceğimi sanmıyorum. Cevap bulamayınca geleneksel yanım devreye giriyor. Fazla düşünmeyeceksin aga!
Kitabı okurken en çok annelik yanım devreye giriyor. Karakterler henüz ergenliğe adım atmış gençler olmasa daha vizyoner bir okuma yapabilecektim gibi geliyor. Çünkü tespitler muazzam. Misal şu konuşmaya ne diyebilirim ki:
“Şu zamane kızları analarına hiç benzemiyorlar. Ne iyi! Geleceğin çocukları saçma sapan titizliklerden, analar ise uzun zamandır silinmeyen camların vicdanlarını rahatsız etmesi nedeniyle geçirdikleri bunalımlardan kurtulmuş olacaklar.”
Konuşmayı sansürledim. Çünkü başı şöyleydi:
“KIZLAR BU ARADA ortalığa “çekidüzen vermişlerdi”. Bütün yaptıkları iki mum yakıp, kafayı iyice dumanlamaktan başka bir şey değildi.”
Okumamın üzerinden bir hafta geçmesine rağmen zihnimden teşyi edemediğim bu kitabı sepetime neden eklediğimi, kimden görüp duyduğumu hatırlamıyordum. Sonra Mehmet Akif Ertaş önerisiyle eklediğim çıktı ortaya.
Romanda sıkı kurgu arayanlar için değil bu kitap. Durum ve duygular üzerinden giden bir hayat kesiti diyebilirim. Hadi artık bir olay olsun diye bekleyen bir okur umduğunu bulamaz. Benim önceliğim kurgu değildir hep derim. Ha kurgu da iyiyse ne ala!
Erling ve Charly yazar ve şair olmak isteyen karakterler. Charly bir yerde şöyle diyor: “Yazar olmayı düşleyen bir ayyaş ile ayyaş bir yazar arasında büyük fark vardır. Benim olmak istediğim bu sonuncusu.” Şahsıma yapacağınız cinsiyetçi eleştirisini göze alarak bu cümleyi söyleyebilecek bir kadın karakter ya da gerçek karakter düşünemiyorum.
“Her köşeden üzerinde dededen kalma bir ceket ve cebinde şiirler karalanmış kâğıt parçaları taşıyan şair adayları çıkıyor. Onlardan iğreniyorum. Tek bildikleri car car çene çalmak, bir boktan anlamayan yayınevi danışmanları ve gözleri paradan başka bir şey görmeyen kapitalist yayıncılara giydirmek! Bu oğlanların istediği şair olmak, yazar olmak ama bunun için gerekli olan yolda ilerlemeye üşeniyorlar! Çok hem de çok çalışmak gerek! Bir de yetenek tabii…”
“Oğlanlar mı dedin?”
“Oğlanlar elbet! Kızlar öyle yapmıyor.”
Bu diyaloğu okuyunca aklıma sosyal medyama yazdığım şu cümleler geldi. “Leyla Erbil’in Tuhaf Bir Kadın Kitabını okuyorum gaza geldim. Erkek şairler kapatılsın diye slogan atmak istiyorum.”
Bunun üzerine bir kadın arkadaş Nazım Hikmet’i nereye koyacağız? Hayretler içerisindeyim bunu yazmanıza şeklinde uzayan bir sürü şey yazmıştı. Biraz rahatlasak aslında birbirimizi daha iyi anlayacağız sanki. Ya da kimsenin ne anladığına herkes karışamaz diye slogan atıp kendimi yereyim de size gerek kalmasın.
Konu buradayken buradan devam edeyim. Charly, şiirleri kötü olan Erling’e “Düzyazıyı denesene. Nice kötü şairlerden düzyazı ustaları çıkmıştır,” der. Aklıma Nazım’ın Orhan Kemal’e “sen şiiri bırak düz yazıya geç” demesi geldi. Kitabın sonunda Charly’nin şiir kitabı çıkar. Erling onun kadar heyecanlanır bu duruma.
Kitapta cinsellik de var haliyle fakat erotizm yok. Cinsel anlamda gizli saklı olmayan bir çevrede cinsel açlık da olmuyor. Fakat meseleye ne açıdan bakıp bakmayacağımız bize kalıyor. Yazarın dilini bu anlamda sevdim. Ele aldığı meseleye kendi de mesafeli yaklaşan yazar övgü ya da yergiye düşmeden yazmış. Mesaj kaygısı yok.
Uyuşturucu deyince aklıma krize girip annesini döven flaş TV karakterleri gelirdi sadece. Ha bu bilgiler iyi mi oldu derseniz Şoray Uzun’a kocasını övdükten sonra ölümü için “bir yerde iyi oldu” diyen teyzenin cevabını veririm.
Vallahi zor oldu bunları yazmak. Pek yazılmayan sır perdesi konular çünkü. Yine de bu satırlara kadar iyi geldim sanki. Edebiyatın gerek zihinsel köprülerini gerek diğer edebi ürünlere olan köprülerini çok seviyorum. Altını çizdiğim daha çok yer var. Hepsine yazarsam çok uzar gerek de yok. Pek de sevmem. Sadece boomer biri olarak bu konuyla ilgili bir alıntı bırakayım ve mutlu pazarlar dileyeyim yolu buraya kadar düşenlere...
“İhtiyarları mutlu etmek çok kolay. Ne de olsa katı ahlakçı kurallara göre yetişmişler, ışıkları kapatıp sevişmişler.”
İnsan her yerde insan demiş ya yazar ben de Norveç’de de olsan Türkiye’de de olsan ihtiyar her yerde ihtiyar diyerek bitmeyen son sözümü söyleyeyim...
