Ayşe Turkay Yiğit: Ayşenin Heybesi - Bir Hamnet Vakası veya Shakespeare İşte Anacım
2025 okumalarımdan biri de Hamnet romanıydı. Filmi seyretmedim. Film popüler olunca notlarıma bakayım dedim. Maggie O’Farrel, Hamnet romanını Shakespeare’in küçük yaşta ölen oğluyla ilgili kısıtlı bilgilere dayanarak yazmış. Kendisi bunu “naçizane tahminlerimin bir ürünüdür” şeklinde ifade etmiş. Tarihi bir olaydan yola çıkarak ortaya çıkan kurmacaları seviyorum. Hamlet oyunun ortaya çıkışını anlatıyor roman. İlk bölüm mişli geçmiş zamanla ilerlediği için masalsı bir anlatımı var. Son sayfayı trajedinin nasıl sanata dönüştüğü, sanatın nasıl dayanma gücü verdiği duygularıyla kapattım.
Bazen bir eserin değeri ondan alınan edebi hazla ölçülmemeli fikrini benimseyenler var. Ben bu edebi haz konusunu önemsiyorum açıkçası. Gerçi bu epey öznel bir durum. Kitapta bu haz duygusu zayıf kaldı bende. Dolayısıyla bu detayı bir kenara bırakarak, başka düşüncelere köprü olması amacıyla kitabın bende bıraktıklarını anlatmayı deneyeceğim.
Kitabın sonlarına doğu önüme Devrim Pınar’ın instagram postu düştü. Devrim Pınar şöyle demiş: “Shakespeare, nar gibi dalda kızarıp kendi kendine olgunlaşmadı. Seyirci gördü. Yönetmenle, oyuncuyla çalıştı. Alkışlandı. Yuhalandı. Deneyimledi. Ve Kraliçe Elizabeth başta olmak üzere ülkesi tarafından desteklendi. 400 küsur senedir de destekleniyor. Bu şansı kendi oyun yazarlarımıza veriyor muyuz?”
Yerli edebiyat okuyamayanları biliyorum. Çok anlayamıyorum ama anlamak zorunda değilim her şeyi. İyi edebiyat çıkmıyor artık bizden cümlesine mesafeliyim biraz. Ne zaman, bir süre yabancı dilde kurmaca okusam kendi dilimden metinleri özlüyorum. Hep söylerim; bağrıma bastığım romanlar çoğunlukla kendi dilimden olanlar. Anadili vatanıdır insanın. Bu yazıyı yazdığım 21 Şubat’ın Dünya Anadili Günü olması da manidar oldu benim için.
Sıkı bir tiyatro takipçisi değilim. Meselenin bu boyutundan da haberim yoktu. Yerli yazarların görünürlüğü boyutu yani. Devrim Pınar’ın bu minvalde postlarını görünce aklıma son seyrettiğim yerli oyunu çok sevdiğim ve oyun çıkışında yerli metinlerle daha çok bağ kurduğumu yazdığım aklıma geldi.
Seyrettiğim oyun Berkay Ateş’in yazıp oynadığı Uykusuz Bir Rüya, Salim’i. Berkay Ateş’i Karanlık Gece filminden hatırlıyorum. Çok güzel bir filmdi bu arada, tavsiye ederim. Onun dışında kendisiyle ilgili bir fikrim yoktu. Hatta tiyatro oyununu kendisinin yazdığını oyun sonunda google sorgusuyla öğrendim. Bundan sonra berkayateşsever diye anabilirsiniz beni, zira oyunu çok beğendim. Bilinç akışıyla yazılmış bir roman gibiydi oyunu. Arada oyundan koparsanız bir daha içine giremeyebilirsiniz. Çok sahici, çok bizden geldi bana. Tek başına bir sürü rolü oynamış. Performansına da bayıldım. Keşke özel tiyatrolar maddi olarak daha ulaşılabilir olsa. İçinde büyük emek var bu yüzden daha ucuz olsun diyemiyorum ama başka türlü çözüm yollarıyla daha ulaşılabilir hale gelse diyebiliyorum.
Kitaba dönecek olursam romanda Shakespeare adı hiç geçmiyor. Agnes’in kocası, eldivencinin oğlu, Hamnet’in babası diye geçiyor ama biz o olduğunu bilerek okuyoruz. Latince öğretmeniyken babasının eldivenlerini pazarlamak bahanesiyle Londra’ya gidiyor. Bir tiyatronun kostüm işini aldığı zaman eşine yazdığı mektuptan onun artık başka birine dönüşmeye başladığını anlıyoruz. Anlıyoruz, okuyoruz derken niye çoğul kullandım bilmiyorum. Ben ve paşa gönlüm ortak düşünceye sahibiz belki de ondan böyle yazıyorum.
Kendi ülkesinde oyunlar çıkarıyor, yuhalanıyor, alkışlanıyor sonrasında dünyada bir Shakespeare oluyor. Baktığımız zaman o da kendi ülkesinin yerlisi. Elbette yerli iş iyi iş anlamına gelmiyor anladınız siz onu. Uzatmayayım çünkü layıkı veçhile ciddi yazı yazmakta zorlanıyorum. Mutlu pazarlar dileyip kapatayım mevzuyu...
