Aylin Graves: Eylül

“Oğlum Necati,” diyor babam, “sene oldu 1980, sen hala Mersedes alamadın.” Gülüyor, karnını hoplatarak. Necati amcam ondan sadece beş yaş küçük ama babaları onlar daha çocukken ölünce, kardeşine bakma görevi de babama düşmüş. Bunu her konuştuklarında ikisi de arka ceplerindeki mendillere uzanıyorlar. Nedense o yaşlardan kalma tek bir fotoğrafları bile yok. Babamı çocuk haliyle ve bıyıksız düşünemiyorum.

Necati amcamın kızı Sevim yine evin içinde kırıtıyor; Alman Alman. Elinde parlak saçlı, uzun bacaklı bir Barbi. Çeşit çeşit kıyafetlerin birini çıkarıp diğerini giydiriyor bebeğe, bir gözü de bende. Bir de Almanca konuşuyor bebekle oynarken. “Kreşte öyle alıştı,” diyor Necati amcam, özür diler gibi bir sesle. Gelirken bana da bir oyuncak bebek getirmişler ama Sevim’inkinden değil. En büyük marifeti gözlerini açıp kapamak olan hantal bir şey. Ben Sevim kadar küçük müyüm ayrıca, insan paten veya walkman getirir. Yengem Arife de kucağında kendi bebeğiyle geziyor bir odadan ötekine. Ama onunki kanlı canlı, gerçek bebek. Sevim ikide bir kimse bakmazken çimdik atıp ağlatıveriyor bebeği. Yengem avaz avaz bağırıp, arkasından terlik fırlatıyor.

Gelecekleri gün annem patlıcan kızartıp üzerine de domates sosu dökmüştü. Mis gibi kokmuştu ev. “Üzerine sarımsaklı yoğurt da yap,” demişti babam. Öyle heyecanlıydı ki bir an akşama Fener’in maçı var sanmıştım. Az sonra mutfaktan havanın sesi, tak tak tak. Odama koşup amcamların geçen yaz getirdikleri kola tenekesine bakmıştım, bu seneki hediyelerin düşünü kurarak. Teneke her zamanki yerinde, gardırobun tepesindeydi. Benden başkasının dokunması yasak. Kırk yılın başı eve bir çocuk gelirse, altında durup seyretmesine izin veriyorum. O kıvrımlı yazılar, o pırıl pırıl kırmızı renk. Tadı bizdekiyle aynı mı diye soruyorlar görenler büyülenmiş gibi, aslında açmadığım için bilmiyorum ama, “Çok daha güzel, çok içtik biz geçen yaz, bir tek bu kaldı,” diyorum.

“Allah’ın cezası!” Terliğini fırlatıyor yengem yine. Sevim hoop yemek masasının altına. O sırada salona giren annem, “Bırak çocuğu Arife,” diyor elinde börek tabağıyla, “bırak da yaklaşsın, içi ısınsın kardeşine.” Keşke benim de olsa kardeşim, kıskanmaya bile razıyım. Yengem gelirken geçen kış Almanya’da çekilmiş birkaç fotoğraf getirmiş. Geniş bir salon, desenli duvar kâğıdı, karlı pencerenin önünde top top süslü Noel ağacı. “Necati Bremen Belediyesi’nde çalışıyor,” diyor babam övünerek herkese. Yalnızlarken, annem karşı çıkıyor, “Basbayağı çöpçü işte, sen de belediye başkanı olmuş gibi anlatıyorsun.” Kafam karışıyor, amcam çöpçüyse nasıl Mersedes alacak? Bizim mahalledeki çöpçüler maaşları az diye sürekli grev yapıyorlar, köşe başlarındaki çöp tepelerini kediler eşeliyor. Ama diyor içimden bir ses, evine Noel ağacı, kızına Barbi alabildiğine göre Mersedes de alabilir belki. Ben de büyüyünce Almanya’da çöpçü olmaya karar veriyorum.

“Oğlum Necati,” diyor babam akşam azıcık rakı içince, “hatırlar mısın valide okuldan gelince bizi nasıl karşılardı?” Ben bile ezberledim, amcam nasıl unutsun. “Hatırlamaz mıyım abi, ne günlerdi. Hayır, insan hiç mi yorulmaz da her Allah’ın günü pişilerle, katmerlerle, buharı tüten çaylarla karşılar parmak kadar çocukları büyük adammış gibi?” Kadehlerini tokuşturup bana televizyonun sesini açtırıyorlar. Bu saat olduğunda Sevim büyük koltuğa uzanmış oluyor. Yanakları kırmızı, ağzı açık, uyumakla uyanıklık arası. Televizyonda Müzeyyen Senar söylüyor, babamla amcam, “Hadi, anacığımıza,” diyorlar. Yengemle annem, odada gezinen sigara dumanının ardından göz göze geliyorlar. Aniden, “Anne,” diyorum, “babamı Fatsa’ya sürerler mi?” Masada bir sessizlik oluyor. Sevim meğer uyumamış, yattığı yerden ayağa fırlıyor, “Sürmek miii? Ha ha ha... Amcam eşek mi ki araba mı ki sürsünler?” Arsız kahkahalar atıyor. Yengem, “Kıız...” diye uzanıp etini büküyor. Annemin yüzünde bir fırtına, “Ne saçmalıyorsun sen! Ne Fatsa’sı ne sürülmesi! Nereden öğreniyorsun bunları!” Koyu yeşil gözleri kocaman olmuş. E geçen gün söylüyordunuz ya, Turgut amcayı sürmüşler uzak bir yere. Suzan teyze de ağlayıp duruyormuş, çocukların okulu olmasa ben de giderdim diye demek istiyorum ama susuyorum. Çünkü bunlar sır. Büyüklerin bir sürü sırrı var. Hiç çekinmeden yüksek sesle konuşurlar çocukların yanında, sonra da duyduğumuza şaşırırlar. Haberlerde hep Fatsa geçiyor. Babam ekrana bakmadan dinliyor haberleri, radyo dinler gibi. Dün yakan top oynarken Beyza’yı vurdum, o da “İnşallah babanı Fatsa’ya sürerler,” diye bağırdı. İkimizin babası da memur, kafaları kızdı mı istedikleri yere sürerler. Daha yeni sürmüşler bir sürü insanı. “O sürülenler sağcı mıydı, solcu mu?” deyiveriyorum kendimi tutamayıp. Annemin gözleri yine açılıyor. “Ne dedim daha şimdi ben sana! Çocuklar bunları konuşmaz. Sakın kimsenin yanında söyleme!” Babama bakıyorum, bir şey olmamış gibi kara bıyıklarıyla çorba içiyor. Necati amcam fısıldar gibi, “Abla,” diyor. Annem derin bir soluk alıp veriyor. Sonra yumuşamış bir sesle, “Tamam, hadi çorbanı iç soğutmadan.”

Ben daha bir sürü sır biliyorum. Annemin çocuk düşürdüğünü biliyorum mesela, iki gün işe gitmeyip evde yattı, bana, “Nezle oldum,” dedi ama ben gerçeği anneannem komşu kadınla konuşurken duydum. Önce anlayamadım ne demek çocuk düşürmek, hangi çocuk düşmüş. Sonra büyükler bu konuyu alçak sesle konuşup dururken bulmacanın parçalarını yan yana koyup çözdüm. Yengemin amcamdan iki yaş büyük olduğunu da biliyorum, yangından mal kaçırır gibi evlenmişler fakat bunun nedenini tam bilmiyorum. Babam hafta ortasında durup dururken termosifonu yaktığında da odun yerine kitap yakacağını biliyorum ama hiç sesimi çıkarmıyorum. Sonra üst komşumuz Hamiyet teyzenin oğlu Behzat’ın fakültede vurulduğunu da biliyorum. Her gün ellerinde kitapları, üstünde yeşil kabanıyla durağa gider gelirdi, parmaklarının arasında hep bir sigara. O geçerken sokaktaki kızlar birbirini dürterdi. Günlerce apartman Hamiyet Teyze’nin ağıtlarıyla inledi, geceleri yatakta bile onu dinledik. Annem, “Zavallı kadın, zavallı kadın...” dedi durdu.

“Abi, eylül başında bitiyor bizim izin. Arife’nin memlekete de gitmek lazım. Biz yavaştan toparlanalım.”

“Yahu ne işiniz var her sene her sene Çankırı’nın köyünde, oturun işte şurada.”

Yengem atılıyor, “Aa, olur mu abi, annemler üzülür.”

Amcam, “Beklerler abi, hem size de çok yük olduk iki haftadır.”

“Yok canım, ne yükü,” diyor annem, sesi bayramda şekerlikten tek çikolata alan misafire bir tane daha alsaydınız der gibi.

Sevim yaygarayı koparıyor: “Ben köye gitmeeem!”

Yengem tokadı basıyor. Oh çekiyorum içimden, sen git tezek kokulu köye. İnşallah Barbi’yi de burada unutursun.

Ağustosun son günü amcamlar arabayı yüklüyor. Merdivenden aşağı bavullar, çantalar, çuvallar indiriyorlar. Bagaj kapağı kapansın diye iyice zorlamak gerekiyor. Komşular da iniyor onları yolcu etmeye, sokakta bir kalabalık, bir gırgır, bir şamata. Gitme zamanı gelince babam, boğazına bir şey takılmış gibi bir sesle, “Oğlum Necati, bak seksen bir yazında Mersedes’le geleceksin ona göre,” diyor. Amcam zorla yapışıp elini öpüyor, “Allah’ın izniyle abi.” Sonra sarılıyorlar birbirlerine, amcam yine mendiline uzanıyor. Nihayet araba hareket ettiğinde annem bir kap su boca ediyor arkalarından, “Hadi sağlıcakla!” Babam gözleri kızarık bakıyor uzaklaşan arabanın ardından. Yengem pencereden uzun süre el sallıyor. Sevim arka cama avucunu yapıştırmış bizlere bakıyor. Araba uzaklaştıkça o da, o varken ne yapsam kurtulamadığım tuhaf sıkıntı da gitgide bulanıklaşıyor.

Komşular hep beraber apartmana girip merdivenlerden çıkıyoruz. Her kapıda aynı sözler, “İyi akşamlar, görüşürüz.” Üçüncü kata varıp kapıyı açtığımızda, evde hala parlak kâğıtlı Alman çikolatası, patlıcan kızartma ve bebek bezi kokusu. Annem camları açıyor, “Yarın temizliğe Nezaket Hanım’ı çağırırım,” diyor. Akşam yemeğini amcamlardan önce olduğu gibi mutfaktaki küçük masada yiyoruz. “Misafir gitti, köfte bitti,” diyor babam tabağındaki bamyaya bakıp yüzünü şakadan ekşiterek. Yine karnı hopluyor. Annem de gülüyor, “Ee, dün yediğin hurmalar...” Bu sözün devamını biliyorum, babama bakıp kıkırdıyorum. Bana göz kırpıyor. Yemekten sonra sigarasını yakıp oturma odasına gidiyor. Haberleri seyredecek. Yine birileri bir yerlerde yakalanmış, birileri bir yerlerde vurulmuş, birileri bir yerlere sürülmüş olacak. Annem tabakları mutfak tezgâhına alıp musluğu açıyor. Birden aklıma kola tenekesi düşüyor. Sevim giderayak bir hainlik yapmış olmasın? Odama koşuyorum... Oh, yerinde duruyor. Hantal bebeği kenara itip kendimi yatağıma atıyorum. Sonunda yine tek başıma uyuyabileceğim. Pencere açık, gökyüzü gece mavisi bir tablo. Üzerinde yıldızlar, ışık kümeleri, tabak gibi bir ay. Almanya’ya gitmekten de çöpçü olmaktan da o an vazgeçiyorum. Hem zaten Eylül geldi, okullar açılacak. Allah’ım, ne olur yine Okan’la aynı sınıfta olalım. Tatilden önce elimi tutup, “Gözlerin çok güzel” demişti, bu da benim sırrım. Bir anda içim sıcacık, içim kıpır kıpır. Mutfaktan şakır şakır su sesi geliyor, babam haberleri dinlerken öksürüyor. Ben eylülün gelişine sevinirken, üzerimizden geçen bir bulut, ayın o ışıklı yüzünü hızla çekilen bir perde gibi örtüveriyor.

05/11/2026
7