Arzu Armağan Akkanatlı: Yok Bir Şey

Oğlunun ölümü, her zaman yaralı biri gibi inleyen dünyasında o ana kadar ödediği bedellerin çok fazlasıydı. Olan her şeyin üzerine çıkan acısına, pislik içindeki bir örtünün altına saklananları da çıkararak bakarken, gözleri keskin bir kılıca benzemişti. Ömründe çocuğundan başka mutlu bir kayıt yoktu. Boynundaki şişmiş damarından fışkıran öfkesi daha sonra dağa taşa sarılıp feryat eden ağızlardan anlatılacaktı.

Kulaklarında inlemeler, katır kişnemesi, cızırtılar... Bir yırtılmaya benzer, nefes aldırmayan ama öldürmeyen de yakıcı bir sancı.

Onun yavrusu; evlatların bir tanesi, okuduğu okulun birincisi, eve yakın halı sahanın gözde topçusu, karası göğe ulaşmış bir köyün çocuğuydu. Kaderi değiştirmek bir kulun elinden gelse, o olsa olsa oğlu olurdu. Kaçağa gitmeden yaşamanın yolunu bulsa bulsa o bulacaktı. Kapılarına yanaşıp ıslık çalanlara verdiği ucuz mazottan kazandığı parayla harçlığını çıkarmak için, hastasını kurtarmak için, okulda istenen defteri alabilmek için, şeker, sigara getirenlerin arasında, içine atarak yaşadığı çocukluğunun aslında bir çocukluk olduğunu fark edemeden sürdürdüğü kısacık hayatına halel gelmişti.

Evlendiğinde devletten aldığı kimliğe sonunda adı yazılırken, doğarken yazılmış kaderine ilk kez sahip çıkılmış, pembe renkli cüzdan itirazsız sunulmuştu. Vardı onların da bildikleri. Zarin, feryat demekti.

Çocuğuyla beraber yiten çocuklar ölümü de alıp gittiklerinde içi onlarla ölen katırlar kadar inatçı bir istekle doldu. Acısıyla giderek daha çok acılaştı. Onun öldüğünü anlamaya çalışarak geçirdiği zamanın karşısında nasıl çaresiz kaldığını bilenlerle yan yanaydı ancak tek başına olmayı seçti. Kimseyi yanına yaklaştırmadı. Hepsi için kavruldu, hepsine yandı. Elini oğlunun elinden başka ele değdirmeyecekti. Kimseye dokunmadı. Dokunulmak da istemedi. Kocası bir gece, “Sadece senin acın değil. Beni de onunla gömdün,” diyerek gitti.

Bilinmeyen, başka türlü bir körlük kapladı gözlerini. Başkalarının ölümü karşısında hissettiğine hiç benzemeyen bu bambaşka bitişle devam edebildiği kadar edecekti. Kederi, üzerine yaşlı, yorgun bir bina gibi yıkıldı. Ölülerin nereye gittiğini, inanacağı bir cevap alamayacağını bildiğinden kimseye sormadı. Kocası gideceği yeri söylemişti. Onu hiç merak etmedi.

Kirpiklerini buz tutturan soğuktan, yoksulluktan kurtulacağını hayal ettiği gecelerin yerini, bitmek bilmeyen kupkuru karanlıklar almıştı. Onurunun üşümesi başka bir şeye benzemiyordu. Çocuğunun yokluğu, kapıdan çıkarken el sallayan halinden büyük, onun ışığı sönmüş gözlerinden baktığı her yer puslu, soluk, ara sıra sadece beyazdı. Kaskatı bir şekil aldı kadın.

Susmasını isteyenler para teklif ettiler. Kabul edenlere ağzını açıp tek bir kelime etmedi.  Diyeceklerinin sadece birini gözaltına alanlara söyledi. Birden çok kez götürüp bıraktılar. Yutkunanların arasından çıkan sesini oğlu duysun, toprağına sarılsın, sarmalansın, kuvvetini hissetsin diye herkesten gür haykırdı. Hayatının son anında duyduğu korkunç patlama kulaklarından gitsin, emanet olarak sadece kendi sesi kalsın diye her gün başucunda yaktığı ağıda yenisini eklerdi. Diğer çocukların da onu dinlediğine inandırmıştı kendini. Oradaki bütün oğullara, kulaklarındaki sesi unutturmak istiyordu. Korktuklarında birbirlerine sarılacak zamanları olmadığından ayrı ayrı ama yan yanaydılar. Ne olduğunu anlayamadan ölmüş olduklarını dileyen kalbi bir an önce dursun istiyor, aklına getirdiği hiçbir şey azıcık rahatlatmıyordu.

Geceler en zoruydu. Kıvrıldığı yerde oğlunu rüyasında görmek için kapadığı gözlerini ansızın açmak... Derin, karanlık, neresinde olduğunu bilmediğin saatlerden birinde iki memesinin arasını acıtan yangıyla uyanmak... Bir daha hiç yatmadığı yatağın kenarına ilişir, üzerine hiç örtmediği battaniyeyi kafasının altına yastık yapar, sadece evinde susardı. Daracık penceresinden izlediği ay, kana bulanmış görünürdü gözüne. Nefesi yetmez olunca, avlunun zifiri karanlığına çıkardı. Kapıya başını vururken yüreğinden ufak ufak parçalar dökülürdü. Düşecek gibi olduğunda arkasından tutup kucaklayan evladının şefkatli kolları kendisine değil ölüme uzanmıştı.

Çocukken kırmızıyı severdi. Çocuğu, kırmızıyı severdi. Kanın kırmızı olduğunu akıllarına getirmedikleri günlerdi, birbirlerini çok severlerdi.

Yürürken ayrı hırs kaplardı gövdesini. Güneş doğarken, güneş batarken, taşların arasından bir çiçek boynunu uzatınca.

Köylerine, defalarca buyurgan birileri geldi gitti.  Böcek basar gibi ikiyüzlü insanlar bastı yanlarını yörelerini. Yardım istendiğinde duymazdan gelenlerin sınırın sıfır noktasına yığıldıkları gibi geldiler.

“Senin dilini koparırım,” dedi sürekli gelenlerden biri.

“Tehdit mi ediyor bu karı bizi?” diye sordu dişlerinin arasından diğeri.

Kocaman bir duvara benzer sözleri manasızca yükseldi. Emrederek devam ettiklerini dudaklarından okudu. Alma istekleri bitmemişti. Zarin’in ayaklarına baktılar. Oğlunu toprağa koyduğundan beri ayakkabısıyla toprağa bastığını gören olmamıştı. Yüzlerindeki tiksinir ifadeyi gizleme gereği duymadan kendi aralarında konuştular.

Kolayca susturmaya alıştıkları insanlardan biri olmadığının farkındaydılar. Ölülerinin olduğu topraklara bir daha adım atmalarını istemediğini söyledi onlara. Ceza verecekleri biri ya da birileri olmadığını biliyordu. Yaşamaya devam edeceği dünyayla yaşıt kederini korumak için, kalma gayretini borçlu olduğu çocuğunun anısına zarar vermelerini istemiyordu.

“İyi olmuş,” dedi sırtlana benzeyen. Yanındaki kadınlar da duydu.

Hava kar toplarken, kılık değiştirecek gibiydi.  Çocuklarının doğum günleri farklı, öldükleri gün aynı olan kadınların hepsi neredeyse Zarin’in akranıydı.

“Önümüz bayramdı,” dedi Zarin. Yanındaki kadınlar da duydu. Birinin ağzından feryat koptu. Bir diğeri olduğu yere çöktü, öbürü yığıldı.

Gözleri keskin bir kılıca benzedi kadının.

Onları öldüreceğini biliyordu.

Üzerinden dökülen abaya benzer hırkasının cebinden çıkardığı silahı yüzlerinin rengi aniden kirece dönen, yan yana durmuş üç adama yöneltti. Dünyanın ayağa kalkması gereken bir katliama sessiz kalanların bugünden itibaren kıyameti koparacaklarını biliyordu.

Silahındaki bütün mermileri, uyuştuklarından olsa gerek, kımıldamamış üç adama kendi hesabına göre eşit taksim etti. Kırmızı, uzun zamandır sevmediği kadar güzel görünüyordu.

Dudaklarının kıpırdadığını görenlerin neredeyse hepsi donup kalmıştı. Ne söylediğini bir kişi hariç kimse anlamadı. O da İfadesinde, doğru duyduğundan emin olduğunu söyleyecek ve kayıtlara böyle geçecekti:

Zarin, “Yok bir şey,” dedi.

 

08/11/2025
244